İklim ve savaş (3)

Abone Ol

Yeryüzünün dengeleri yaşamı şekillendirmeye devam ediyor. Tüm siyasi, ticari ve beşeri ilişkileri doğrudan yönlendiren iklim, insan gruplarını oradan oraya sürüklüyor, coğrafya üzerinde siyasi haritaları değiştiriyor. Değişmeye ve yenilenmeye devam edecek. 

Değişen iklim, yaşamın ta kendisini, hayatta kalma arzusuna göre, yeni bir yer, yeni bir yol bulma arayışını tetiklemeye devam ediyor. Bu anlayış, sıradan kimseler, toplumları oluşturan bireyler açıcısından farklı, erki, gücü, varlığı elinde bulunduranlar açısından farklı algılanıyor.
Yazı dizisinin önceki bölümlerinde, henüz atlattığımız NATO krizinin perde arkasında yatan asıl gerçekten, kuzey kutbunda eriyen buz kütleleri nedeniyle açığa çıkan topraklar ve madenlerden bahsetmiştik. Rusya, bölgesinde önemli ve güçlü bir devlet olarak, topraklarını korumak, hatta bunu sağlamak için genişletmek tasası ile Ukrayna savaşına girmişti. Avrupa ve Amerika’nın kuzey kutbunda açığa çıkmaya devam eden yeni arazilerde ve altındaki madenlerde hak iddiasına karşı, Rusya bu bölgede otorite olmayı sürdürmek uğruna başlattığı savaşlara devam ediyor. 

Rusya’nın diğer kaygısının coğrafyasına sığmakta güçlük çeken, Hindistan ve Çin halkları baskısından da bahsetmiştik. Onlar da kendi coğrafyalarını genişletmek, yeni alanlara, yeni madenlere ulaşmak kaygısındalar. Diğer bir köşede ise, madenleri ve kaynakları Avrupa tarafından sömürüldükçe fakirleşen, yoksullaşan Afrika var. 

Dünya Gıda Örgütü verilerine göre açlık ve içilebilir sağlıklı, temiz su kaynaklarından yoksunluk bakımından toplu ölümlerin ve kitlesel göçlerin eşiğindeki Afrika’dan mülteci akınları devam ediyor. Orta Doğu da benzer kıtlıklar nedeniyle sarsılmaya devam ediyor. Anadolu coğrafyası çok daha varlıklı ve bereketli olması dışında aynı zamanda umuda yolculuğun rotası üzerinde bulunuyor. Ülkemizde sıklıkla dile getirilen, sığınmacı ve mülteci krizinin bir başka gerekçesi aslında iklim krizi ile daralan gıda ve su kaynaklarıdır. Ülkemizin bu konularda tedbirlerini artırması şarttır. 
Değişen iklim karşısında yaşamın kalitesi ve devamlılığı için iklim krizine karşı alınan önlemlerin yeterli olacağı düşünülemez. Kirlilik, ağaçsız alanlar, ekim dikim, tarımsal politikalar ve su yönetimi hakkında çok daha fazla çaba sarf etmemiz gerekmekte. Gelişen teknolojilerden de bu anlamda çok daha fazla faydalanabilmeli, teknolojileri geliştirebilmeli, teknik insan kaynağı oluşturabilmeli ve bu amaca hizmet edebilecek eğitim politikaları gütmeliyiz. Tüm bu dikkat edilmesi gereken konular dışına “sürdürülebilirlik” adıyla öne sürülen tanıma dikkat etmek şart. 

Sürdürülebilirlik kaygısına dayalı olarak, Birleşmiş Milletler çatısı altında birçok yasal düzenleme yapıldı. Bunların gerçek amacı veya hizmet ettiği alanları incelemek gerekiyor. Yasal düzenlemeler çatısı altında bulunduğumuz dünya devletleri gibi ülkemiz içinde yasal zemini oluşturmuş olabilir. Yine de uygulama anlamında birçoğu işlevsellikten çok uzak. Doğru, uygulanabilir, anlaşılabilir ve makul olmaları incelenmiyor. Ayrıca denetlenmiyor da. Sermaye ve erk sahipleri yeni bir dünya düzeni kurgulamak peşinde hiç şüphesiz. 

Bu çağda ülkelerin, devletlerin ikinci plana düşmesi içten bile değil. Artık dünyamızı çok büyük şirketler yönetiyor olacak. İnsan yaşamı, sağlığı, coğrafyanın kullanımı, suyun yönetimi ve ekosistemi ilgilendiren daha birçok unsur, o şirketlerin göreceli seçiciliği veya avantajına göre yönetilecek. Yeni milenyumun, yani milattan sonraki 3.cü bin yılda yenidünya düzeni nasıl kurgulanacak? Küremizin yeni yaşam serüveninde bizleri ve bizden sonraki nesilleri neler bekliyor ise, o oyun bu günlerde kurgulanıyor.