İşaret beklerken hayatı kaçırmak

Abone Ol

Yakın ilişkilerde çoğu zaman “doğru zamanı” beklediğimizi sanıyoruz. Oysa beklediğimiz şey bir işaret değil; cesaretin kendisi.
Beklemek: İlişkilerin sessiz alışkanlığı

Yakın ilişkilerde en sık yaptığımız şeylerden biri beklemek. Bir mesaj gelsin diye beklemek. Bir cümle kurulsun diye beklemek. Bir adım atılsın, bir pişmanlık dile gelsin, bir “anladım” duyulsun diye beklemek. Ve çoğu zaman buna “doğru zamanı kollamak” diyoruz. Oysa dürüst olalım: Bu, çoğu zaman cesaretsizliktir. Beklemek güvenli görünür. Çünkü risk almaz. Ama aynı zamanda hiçbir şeyi dönüştürmez.Beklemek, ilişkiyi korumaz; yalnızca erteler.

İşaret diye beklediğimiz şey ne?

İlişkilerde işaret beklemek, evrenden neon tabelalı bir onay istemeye benzer. Sanki biri yukarıdan bakıp “Evet, şimdi konuşabilirsin”, “Evet, şimdi gitme”, “Evet, şimdi sev” diyecekmiş gibi… Ama gerçek şu ki hayat böyle çalışmıyor. İlişkiler hiç böyle çalışmıyor. Rainier Wylde’ın dediği gibi, işaretler genellikle kötü giyinmiş ve yanlış zamanda gelir. Yakın ilişkilerde de böyledir bu. İşaretler net olmaz; çoğu zaman rahatsız edicidir. Gece uyutmayan düşünceler olarak gelir. Söylemeye utandığımız bir kırgınlık olarak belirir. Ya da “Aslında bu ilişkide daha fazlasını istiyorum” cümlesini içimizde taşıdığımız o huzursuzlukla kendini hissettirir. Ama biz bu sinyalleri ciddiye almak yerine onları küçültürüz.
“Abartıyorum.” “Geçer.” “Şimdi sırası değil.” Ve böylece kapı çalınmıştır ama biz gözümüzü dürbünden çekmeyiz. İşaret gelmedi sanırız; oysa geleni reddediyoruzdur.

Netlik beklemek, hayatı askıya almak

Yakın ilişkilerdeki en büyük yanılgılardan biri şudur: Netlik gelirse harekete geçeceğimizi düşünürüz. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Netlik, eylemin sonucudur. Konuşmadan anlaşılmaz. Sormadan bilinmez. Risk almadan derinlik oluşmaz. Sevgi bile, cesaretle temas edilmediğinde yüzeyde kalır. Bir ilişkide mutsuzluk hissetmek bir arıza değildir. Aksine, bir sinyaldir. “Dis-ease”, yani rahat edememe hâli… Bedensel hastalıklarda olduğu gibi, duygusal ilişkilerde de rahatsızlık dikkate alınması gereken bir çağrıdır. Ama biz çoğu zaman bu çağrıyı bastırırız. Çünkü konuşmak kaybetme ihtimalini doğurur. Netleşmek ayrılık riskini taşır. Dürüst olmak karşı tarafın hoşuna gitmeyebilir. Rahatsızlık, ilişkinin değil; suskunluğun yan etkisidir.

Kader mi, kararsızlık mı?

Birçok insan ilişkilerde kader kavramının arkasına saklanır. “Olması gerekiyorsa olur.” “Kısmet değilmiş.” “Demek ki doğru kişi değil.” Oysa bazen mesele kader değildir; karar almamaktır. Hayatımızı, özellikle de duygusal hayatımızı, görünmez bir güce devrederiz. Sorumluluğu üzerimizden alır, pasif bir bekleyişe sığınırız. Ama yakın ilişkiler pasifliği affetmez. Sevgi de bağ da açıklık da hareket ister.Kader dediğimiz şey bazen cesaret edemediklerimizin toplamıdır.

Konuşmak kurtarmaz ama özgürleştirir

Yanlış cümleler kurabiliriz. Yanlış zamanda konuşabiliriz. Kekeleriz, geri adım atarız, pişman oluruz. Bunların hiçbiri ilişkiyi bozan şeyler değildir. Aksine, ilişkiyi gerçek yapan şeylerdir. Hiç yanlış yapmadan sürdürülen ilişkiler değil; yanlışlara rağmen konuşabilen ilişkiler derinleşir. Beklemenin bir başka görünmez bedeli daha vardır: Kişinin kendisiyle bağının zayıflaması. Sürekli karşı tarafın ne yapacağını bekleyen biri, zamanla kendi iç sesini kaybeder. “Ben ne istiyorum?” sorusu yerini “O ne yapacak?” beklentisine bırakır. Ve evet, her konuşma ilişkiyi kurtarmaz. Her cesaret mutlu sonla bitmez. Ama bazen bir adım, ilişkinin devamını değil, bitişini netleştirir. Bu bir kayıp değil, bir gerçektir. Çünkü belirsizlik yorar; gerçek ise acıtsa da özgürleştirir. Belki de artık daha fazla işarete ihtiyacımız yoktur. Belki de ihtiyacımız olan tek şey, gelenleri reddetmeyi bırakmaktır.