İstanbul’ dan kimi tutuyorsun?

Abone Ol

Futbola aşık olma yıllarında, bütün çocuklara sorulanbir sorudur: Hangi takımı tutuyorsun? Yanıt genellikle ezelden beri üç büyükler olarak adlandırılan üç İstanbul takımından biridir çünkü futbolla tanışmasının akabinde gözünü sadece bu üç forma rengine açan bir çocuk, takım seçimi konusunda ya baba, ya amca veya dayı, varsa biraz da ağabey kurbanıdır. Hoş bu sonuncusu için biraz ihtiyatlı konuşmalı zira bazen çocuk kafasıyla birbirlerine sudan sebeple kızan kardeşler, sırf öteki ile aynı safta yer almamak adına kardeşin tuttuğu takımın dışında kalanlardan birine yönelir. Şimdi bu anlatımla durduk yerde bir de cinsiyetçilik yapar duruma düşmeyelim ama bizim ülkede ilgi alanı bakımından futbol genellikle erkeklerin iflah olmaz bir hastalığı olduğu için böyle bir giriş yaptım. Elbette ki karşılıksız sevgi yüklü bir anne veya ablanın tuttuğu takım da etkilenme yönüyle önemlidir takım seçiminde. Canım bize ne, kim kimi tutarsa tutsun diyebilirsiniz ama benim ezelden beri sahip olduğum bir derdim var ki o da futbol sevgisi, takım taraftarlığı, aidiyet ve yaşam yeri dörtgeni arasında dolaşmakta olduğundandır bu hassasiyetim. Bu ne biçim dert mi? Valla haklısınız aslında, haysiyetsiz bir savaş türü olarak masum çocukların açlığa mahkum edildiği dünyamızda bunca dert varken benimkisi gerçek anlamda bir dert sayılmaz ama biraz dikkatli bakınca işin ucu yavaş yavaş gizli yönlendirmelerle bilinçaltının teslim altına alınmasına dek varıyorda, işte ondandır benim endişem. Doğruyu söylemek gerekirse aidiyet duygusunun bir yerde doğup büyümenin olduğu kadar, ekmeğini o yerde çıkarma doğrultusunda o yere bağlanmayı da ifade ettiği şüphe götürmez. Hele ki aidiyetin yaşama tutunma anlamında verilebilecek en güzel örneklerden biri olduğunu düşünürsek, bunun sosyalleşmeden tutun haz almaya dek aklınıza ne geliyorsa içine sığan bambaşka bir dünya olduğu hiç tartışma götürmüyor. Bakın peşin söyleyeyim, benim İstanbul ile hiç derdim yok. Herkesi olduğu gibi okul yıllarımda beni de büyüleyen sihirli bir şehirdir kendileri. Sokağından caddesine, yedi tepesinden Boğaz kıyılarına dek insanın başını döndürmesi bir yana, işin içine tarih de katıldığında dünyanın en güzeli olduğu konusunda cümle âlemin birleşmiş olduğu bir şehir hakkında kalkıp da söz söylemek düşer mi bana? Ben nasıl ailemin geçmişi itibariyle iki asırdan fazla süredir yaşadığı, benim de doğup büyüyüp aşığı olduğum güzel İzmir’ime söz söyletmezsem, eh oralılar da- ne kadar kaldıysa artık - aynı mantıktadır herhalde. Şimdi buraya kadar aidiyet üzerinden yaptığımız izahatları takiben gelelim işin en can alıcı kısmı olan takım taraftarlığına. İzmir’de doğan büyüyen veya gerek ekmek gerekse yaşam biçimi nedeniyle tercihlemiş olsun İzmir ‘de yaşayan birine “hangi takımı tutuyorsun” sorusuna karşı verilen yanıt Altay-Göztepe-Karşıyaka Altınordu-İzmirspor veya Bucaspor’ dan herhangi biri olmaya görsün.

SERT BİR TOKAT GİBİ

İşte o anda, insanın yüzüne ruhunukırıp döken ve bence saçmalığın zirvesindeki şu soru sert bir tokat gibi çarpıyor:

İstanbul’dan kimi tutuyorsun?

Ve ne kadar üzüntü verici ki, hadi böyle bir soruya ne yanıt vereceğini bilen gerçek taraftarı bir kenara bırakalım, diğerleri için hiç akla gelmiyor soru sahibine şu soruyu sormak: “Efendim ben neden İstanbul’dan bir takım tutmak zorundayım?” Oldu olacak her kentten birer takım daha tutalım, kime ne zararı var değil mi? Sormak isterim size. Liverpool’da yaşayan ve kendisine sorulduğu vakit gururla “Ben Liverpool ‘u tutuyorum” diyen birine “Londra’dan kimi tutuyorsun” derseniz, hazretin yüzünde beliren garip bir ifade ile suratınıza bakması hakkında ne düşünmeliyiz acaba? Her şey bir yana, hani ya aşkın kutsallığı, nerede sevdaya bağlılık, nerede değerleri korumak, hani erdem? Neden öteden beri aile yahut çevre baskısıyla herkes ister bu alanda ister başka alanda böyle anlamsız seçimlere şartlanmış durumda bu ülkede? Büyük diye adlandırılanı tutup onunla özdeşleşmek yoluyla yaşamdaki yenilgilerini telafi etmeye çalışınca veya aynı yolla belki de sınıf atladığını zannederek sahte mutluluğa müptela olunca düzelecek mi dersiniz vaziyet? Diyelim yanıtı İzmir’den Altay, İstanbul’dan Fenerbahçe’yi tutuyorum diye verdiniz. İkisi karşılaştığında atılan hangi golde sevinip hangisinde karalar bağlayacaksınız acaba? Hangi oyuncuya sevgi gösterip hangisine kızıp söyleneceksiniz? Hangisi için yüreğiniz tam manasıyla bir yangın yerine dönecek? Birinin şampiyon olup diğerinin de küme düştüğünü düşünün bakalım; bu durumda kalbinizin yarısını nasıl sevinçle gökyüzüne gönderip, diğer yarısını da nasıl yerin dibine gömeceksiniz tarifsiz acılarla? Takımınız İstanbul deplasmanına gittiğinde, siz orada olun veya olmayın, İstanbul’dan tuttuğunuz ilave takım taraftarlarınca yedi sülalenize küfür edilmesi sizi mutlu edecek mi? Aidiyeti kendi gerekçeleri dahilinde tamamen o takımlar üzerinden kabul edenlere ve olması gerektiği gibi adam gibi tek bir takım tutanlara sözüm yok zira insan seçimlerinden ötürü hiç bir biçimde suçlanamaz. Hatta bir adım daha atıp, Love Story filminin ölümsüz final repliği üzerinden söylemek gerekirse : Aşk odur ki, sonradan hiçbir şeye üzüldüğünü söyleyemez insan..Buraya dek anlatmaya çalıştıklarımı lütfen yanlış anlamayınız efendim. Üzülürüm. Niyetim ne İstanbul takımlarını zemmetmek, ne de sizi sadece kentimizintakımlarını tutmaya zorlamak. Niyetim sadece bu örnekleme üzerinden basit bir beyin fırtınasıyla sizleri hayattaki seçimlerinizle ilgili olarakgeniş düşünmeye sevk etmek. İnandığınız bütün değerlere saygım var fakat bir yandan inandığınız değerleri kullanılıp kazanç elde edenler, diğer taraftansizin için hiçbir şey üretmedikleri halde bir de sırtınıza binip yol almaya çalışıyorlarsa sanırım orada durup biraz düşünmeli. Bana kalırsa önce biraz olsun kendi değerlerimize sıkıca sahip çıkmayı öğrenipbirlik ve beraberlik içinde nice başarılar üretelim, sonra isterseniz hep beraber toplanır gideriz İstanbul ‘a. Gezmeye elbet, oraya ve oranın takımlarına benzemeye değil.