İzmir, Türkiye’nin “SAF” üretim merkezi oluyor…

Abone Ol

Pandemi ile birlikte tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ajandalarında, “Sürdürülebilirlik” vizyonunu destekleyen “Döngüsel Ekonomi” kavramının geniş yer tuttuğunu gözlemliyoruz.

Gezegenimizin sınırlı kaynaklarının optimum verimlilikte kullanılması hedefi, çok uluslu şirketlerin stratejik planlarında “Ana İş Hedefi” olarak yer alıyor. 
Bu noktada havayolu şirketleri ile dev petrol şirketlerinin, yenilenebilir enerji kaynaklarına şaşırtıcı büyüklükte yatırım kararları açıkladıklarını da izliyoruz. 
Bu kaynaklardan biri olan ve kısa-orta vadede küresel havacılık sektöründe karbon kökenli yakıtların ağırlıklarının azaltılmasında tüm ezberleri değiştirmesi beklenen Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı (Sustainable Aviation Fuel -SAF) üretimi olacak. 

TÜPRAŞ’IN HEDEFLERİ BÜYÜK

Petrol kaynaklı jet yakıtların performansını sunma potansiyeline sahip olan SAF, karbon ayak izini azaltması ile havayollarına uçuştan kaynaklanan sera gazı (GHG) emisyonlarını azaltmak için sağlam bir zemin oluşturuyor.
Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş (TÜPRAŞ) Stratejik Dönüşüm Planı’na uygun olarak, 2030 yılına kadar Jet Yakıtı satışlarında SAF’ın payını yüzde 10’a çıkaracak. 
2030 yılında 400 bin ton biyoyakıt ham maddesi işlemeyi öngören şirket, 2035 sonrası dönemde ise SAF üretim kapasitesini 3 katına çıkararak bu alanda da Türkiye’nin en büyük tedarikçisi olmayı planlıyor. TÜPRAŞ’ın bu dev yatırım için seçtiği stratejik partneri ise dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden Honeywell oldu.
TÜPRAŞ bu hedefleri kapsamında 2026’ya kadar İzmir Rafinerisi’nde 230 milyon dolarlık dev bir dönüşüm yatırımını sürdürüyor.

SOCAR 40 BİN TON SAF ÜRETECEK

Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) çatısı altındaki STAR Rafinerisi de uzun yıllardır SAF üretimine ilişkin projelerini sürdürüyor. 
Aliağa’da 2018 yılında devreye alınan rafineri, Türkiye’nin en yeni, en yüksek teknolojiye ve ürün işleme elastikiyetine sahip rafinerisi olma özelliği taşıyor. 11 milyon ton / yıl petrol işleme kapasitesine sahip olan STAR’ın rafinaj ürünleri arasında jet yakıtı 1 milyon 600 bin ton ile çok önemli bir yer tutuyor. 
SOCAR Türkiye Ar-Ge ve İnovasyon A.Ş tarafından geliştirilen teknoloji ile deniz suyunda büyüyebilen mikro yosunlar biyoyakıta dönüştürülecek. 
Şirketin İtalyan Technip Energies (T.EN) ile yaptığı anlaşma kapsamında yıllık 40 bin ton SAF üretilecek. 
Sürdürülebilir enerji yolunda fosil yakıtların yerine kullanılabilecek önemli adaylardan biri olan biyoyakıtlar, yüksek operasyonel maliyetleri aşağı çekerek verimliliği artırıyor, sürdürülebilirliğe katkı sağlıyor. Bu doğrultuda SOCAR Türkiye, deniz suyundaki mikro yosunların biyokütlesini, hasatlama ve susuzlaştırma olmaksızın düşük sıcaklıklarda ve basınçlarda doğrudan ve sürekli olarak biyoyakıtlara ve biyokimyasallara dönüştürerek düşük işletme maliyetine sahip öncü bir teknoloji geliştiriyor.
STAR Rafinerisi’nin, Türkiye’de pazarın yüzde 25’ini elinde bulunduran bir şirket olarak ülkedeki SAF üretiminde oyun kuruculardan birisi olması elbette şaşırtıcı değil.
Ezcümle…
Dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri, katma değeri yüksek kimyasallarda birbiri ile kıyasıya yarışıyor.
Bunlardan biri de SAF üretimi. 
Şöyle kafamızı seçim hayhuyundan, gündelik siyasi tartışmalardan bir kaldırsak, çevrimize alıcı gözle baksak… 
Neleri ıskaladığımız çok daha iyi anlaşılıyor… 

RAFİNERİ, PETROL VE HAVACILIK ŞİRKETLERİNİN ORTAK “SAF” AŞKI

Başta halka açık hisse yapısına havacılık şirketlerinin SAF ile ilgili Ar-Ge çalışmalarında hızla yol aldıkları, ilgili kamu otoriteleri ile ortak çalışmalar yaptıkları görülüyor.
İşte onlardan birkaçı: 
Fransız petrol devi Total, Fransa’daki iki rafinerisinde SAF üretmeye başladı. Total, uçakların 2025 yılına kadar yüzde 2 ve 2030 yılına kadar yüzde 5 oranında SAF yakıtı kullanmasını öngören yeni Fransız mevzuatına hazır konumda olmak istiyor. 
ABD’li petrol devi Chevron, biyokütle kaynaklarından yakıtlar ve SAF için yeni uzun zaman önce yatırım planlarını başlattı. 
İngiltere ve Hollanda ortaklığındaki petrol devi Shell, SAF üretimini ve kullanılabilirliğini artırmak için, dünyanın gıda devi Neste ile anlaşma imzaladı.
İspanyol petrol ve enerji devi Repsol SA, ilk aşamada İspanya iç pazarının ihtiyacını karşılamak amacıyla SAF üretimine başladı. 
Ve havacılık şirketleri… 
Dünya üzerinde ölçeği ne olursa olsun tüm havacılık şirketlerinin gündeminde SAF önemli bir yer tutuyor. 
Türk Hava Yolları da bu şirketler arasında. 
Dünyanın en büyük beşinci dış hat yolcu taşıyıcısı olan THY, İstanbul-Stockholm uçuşlarında haftada bir kez (SAF) kullanımına başladı. 
Stockholm Havalimanı’nın bu noktada dikkat çekici olduğunu söylememiz gerekiyor. 
“Karbon Nötr”  kapsamında en iddialı hedefleri koyan İskandinav ülkeleri, havalimanlarına inecek yolcu uçaklarının depolarında belirli oranlarda SAF kullanılması zorunluluğunu çoktan başlattı. 
Rafinerileri olan petrol şirketleri ile havacılık şirketlerini buluşturan en önemli ortak paydanın artık SAF olduğunu söylemek rahatlıkla mümkün. 

+++++

SİYASETTE MUMLA ARANAN KELİME: “NEZAKET”

Özdemir Asaf, nezaket sözcüğünü “yuvarlağın köşeleri” olarak tanımlıyor. 
İnsan kendini güvende değil, tehdit altında hissettiği zaman kabalığı bir kurtuluş yolu sayarmış. Bunun Türkçe'si şu: Eğer kendinize güveniniz yoksa, sizden beklenen nezaket kurallarına uyma ihtimali artık yok olmaya başlıyor.
Türkiye yıllardır seçim gündeminden kafasını kaldıramıyor. Aylarca süren kampanya sonrasında 14 ve 28 Mayıs seçimlerinde sandık başına gidenler, şimdilerde yedi ay sonra yapılacak yerel seçimlere hazırlanıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, arkasında siyasi nezaket kurallarını tarumar eden diyaloglarıyla hafızalarımızda yerini alacak. 
    Siyasette nezaket, önce krallarla başvekilleri arasında kurallaştırılmış. 
Birlikte devlet yönetmenin ciddiyeti içinde bu ilişkinin hangi esaslara bağlanacağı düşünülmüş ve kuralları öngörülmüş. 
Demokrasinin ilk belgesi olarak dünya sahnesinde yerini alan Magna Carta (M.S 1215) ile birlikte halkın hakları gibi, krala karşı başvekilinin hakları da önem kazanmış. Bu hakların yanı sıra sorumlulukları da belirlenmiş. 
Fransız Devrimi’nde de bu ilişkinin taşıdığı değerlere büyük önem verilmiş. Kraliyette yaşanan olayların getirdiği düzgün ve saygılı tavırların sürdürülmesi için özel anlayışlar gündeme getirilmiş. 
Bizde ise Padişah ile Sadrazam arasındaki ilişki hiddeti ve tavır şiddeti daima şaşırtıcı bir davranış türü olmuş. Sadrazam, Padişaha karşı saygısını korumayı meslek terbiyesi saymış ve bu terbiye mukabil saygı ile itibar görmüş. 
Cumhuriyet döneminde ise Atatürk ile başlayan Cumhurbaşkanı geçmişinde, Başbakanlar daima siyasi nezaketlerini koruyan üsluplarıyla dikkat çektiler. 
Bugünün Türkiyesi’nde ise siyasi nezaket ile dobra dobra konuşma arasında bir karşıtlık varmış gibi düşünülür. Tam aksine, önemli olan dobra dobra konuşma ahlakını ve adabını bir siyasi nezaket üslubu içinde sunmaktır.
Şimdi tartışılan husus budur. 
Bugünün siyasetçileri, gelecekte üslupları ile anımsanacaklarını unutmamalı. Gelişmiş toplumlarda nezaket, kültürlerin en önemli parçalarından biri olarak algılanır ve uygulanır. Bizde sanki bir an evvel kurtulmak istenen zaruretmiş gibi değerlendiriliyor. 
Doğrusunu söylemek gerekirse, nezaketi, nerdeyse iki yüzlülük gibi algılayan bir siyaset kültüründen geliyoruz. Yahut kabalığı kabadayılık ve dobracılık ciddiyeti sanan bir siyasi tahlil zaafımız var... 
Pek yakında başlayacak ve yine aylarca sürecek gürültüden geriye, yine aklımızda tanıdık cümleler kalmasın istiyorum. 
Lütfen, birazcık nezaket…

+++++

ASKERİ SANAT ESERİ: 30 AĞUSTOS 1922

Bu topraklarında yaşamanın bir maliyeti var. 
Yaklaşık bin yıldır Anadolu’yu yurt edinen Türklerin, yaşama ve direnme mücadelesinde çok kan aktı, çok şehitler verildi. 
Bu mücadelelerde 26 Ağustos 1071 ve 26 Ağustos 1922 iki önemli gün olarak dünya tarih sahnesinde müstesna bir yere sahip. Son yıllarda milli bayramlarımızın anlamını azaltma yönünde tuhaf çabalara da tanık olsak da, tarih bilgisi ve bilincine sahip olanlar için bir şey değişmiyor. 
Ancak, merkezinde Cumhuriyet devrimi olan bayramların etkisini azaltmak için başka başka tarihi olaylar gündeme getirilerek dikkatler dağıtılıyor. 
Sözgelimi yıllarca 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı gölgede bırakmak “Kutlu Doğum Haftası” adı altında devlet destekli etkinlikler düzenlendi. Çocuk bayramında bıyıklı gençler TBMM kürsüsüne çıkarılarak, gülünç ve acıklı mesajlar verdirildi. Hicri takvim nedeniyle her yıl 12 gün önce kutlanması gereken bu hafta nedendir bilinmez (!) hep 23 Nisan haftasında kutlanır oldu. Daha sonra ise bunun bir FETÖ projesi olduğu kafalara dank edince 23 Nisan’a alternatif Kut’ul Amare Zaferi ikame edildi. 

ALTERNATİF DEĞİLLER

Keza 19 Mayıs'ın anlamını azaltmak için 29 Mayıs İstanbul'un Fethi törenleri öne çıkarıldı. Çeşitli bahanelerle milli bayramlardaki etkinlikleri azaltılırken, alternatif etkinliklere kamu gücüyle trilyonlar akıtıldı. 
Benzer bir durum 26 Ağustos Büyük Taarruz’un yıldönümü ve 30 Ağustos Zafer Bayramı için de geçerli…Sayın Cumhurbaşkanının oğlunun yönettiği bir vakfa Cumhurbaşkanlığı resmi bütçesinden sponsor olunarak Malazgirt Zaferi kutlandı. Sultan Alparslan’ın askeri dehasıyla kazanılan bu büyük zaferin kutlanmasına elbette sözüm yok. Hatta sadece Malazgirt ilçesinde değil, tüm yurt sathında kutlanılmalı Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi… 
Ancak Malazgirt’in bir başlangıç, Büyük Taarruz’un bir sonuç olduğu unutulmamalı. 
Mustafa Kemal’in askeri dehasıyla bizzat sevk ve idare ettiği bu büyük zaferde, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Garp (Batı) Cephesi Komutanı olarak görev yapan İsmet İnönü’nün de önemli payları bulunuyor. 

İNÖNÜ’NÜN BAKIŞI… 

İsmet Paşa, ölümünden sadece iki ay önce, 29 Ekim 1973 günü katıldığı bir televizyon programında “bir askeri sanat eseri” olarak yorumluyor Büyük Taarruz’u…
Ve bakın nasıl anlatıyor o büyük zaferi: “Yunan Ordusu ile meydan muharebesi verilecek. Kesin netice alınacak. Bu ordu ile siper muharebesi yapacağız. Siper muharebesi, Birinci Cihan Harbi’nin çıkardığı bir muharebe usulüdür. Bunda kesin netice, yani bir ordunun ötekini mahvetmesi neticesi hiçbir yerde alınmamıştır. Büyük askeri yazarlar, büyük kumandanlar siper muharebesi devrinde galip gelen ordunun öteki orduyu bir daha muharebe edemeyecek hale getirmesi için nasıl hareket etmesi, nasıl vurması lazım geldiğini, seferlerin nihayetine kadar aramakla meşgul olmuşlardır. Ve bulunmamıştır. Bu bulunmamış tılsımı biz Anadolu’da, burayı istila eden orduya karşı her suretle eksik ikmal ve yenileme imkânlarına rağmen sağlayacağız... Bu meydan muharebesi neticesinde bir ordu mahvedilmiştir. Böyle bir misal yoktur. Bütün Cihan Harbi’nde, iki cihan harbinde böyle bir misal yoktur. Bu eser, bu kadar ciddi, bu kadar nadir bir askeri sanat eseridir.”
Bu büyük zaferimizin hatıraları bugün Afyonkarahisar ilimizde iliklere kadar hissediliyor. Tüm okurlarımın, özellikle de gençlerimizin Afyonkarahisar’daki Zafer Müzesi’ni gezmelerini öneririm.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin planlandığı ve taarruz emrinin verildiği bu bina, tarihimizin en büyük zaferlerinden biri olan 30 Ağustos’un anlamını ve güzelliğini ziyaretçilerine anlatıyor.  
Büyük Zafer’imizin 101’inci yılı kutlu olsun. 

+++++

HAFTANIN SÖZÜ 

“İnsanlar ölümlü Tanrılar, Tanrılar ölümsüz insanlardır.”
Hermes

+++++