İzmir’in beyazperdedeki serüveni

Dr. Emel Akbaş’ın Yakın Kitabevi Yayınları’ından çıkan “Türk Sinemasında İzmir” kitabı milli mücadele yıllarından 2000’li yıllara uzanan bir sinema dökümünü ele alıyor

Abone Ol

Sinema-tarih alanında çalışmaları yürüten Dr Emel Akbaş, alanında ilk sayılabilecek bir çalışmaya imza attı. İzmir’in Türk sinemasında mekânsal olarak nasıl yer aldığını araştıran Akbaş, İzmir’in işgal yıllarından günümüze örnek filmleri ele alıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilen filmleri ayrı bir yere koyan Akbaş, İzmir’in o dönemini anlatan filmlerin azaldığını, çekilenlerin de nitelik olarak gerilediğini kaydediyor. Yeşilçam döneminin İzmir’i bir dekor olarak ele aldığını ifade ederek, gerçek İzmir’in daha çok 1990’ların ortası ve 2000’lerde anlatıldığını belirtiyor. Sözü Dr. Emel Akbaş’a bırakıyoruz.

-Türk Sineması’nda İzmir adlı çalışmayı hazırlamanızdaki temel motivasyon neydi ve çalışma sürecini bize anlatır mısınız?

Lisans yıllarında aldığım sinema – tarih ilişkisine dair ders, benim tarihi çalışmalar yaparken sinema filmlerine bakmamda etkili oldu. Önce seminer ödevleri hazırladım ardından yüksek lisans tezimi sinema – tarih ilişkisi üzerinden çalışabileceğim bir konu olarak belirledim. Teze çalıştığım 2,5 yıl boyunca okuduğum çalışmalar bu konunun dünyada ne kadar ciddiye alındığını, hatta devletlerin bunu bir ideolojilerini yaymada en önemli araç olarak benimsediklerini gördüm. Türkiye’de o yıllarda tarihçilik maalesef ortodoksî bir bakışla ilerliyor ve bu konuda çalışma yapan tarihçi sayısı çok azdı. Bu nedenle alandaki boşluğu doldurmak ve çalışmaktan keyif aldığım bir alanda daha fazlasını yapmak istedim. Ve o günden beri de bu disiplinler arası alanda elimden geldiğince bir şeyler yazıp çiziyordum. Engin Berber Hoca ile tanıştığımda “Madem İzmir’e taşınacaksın neden İzmir üzerine de bir şeyler yapmıyorsun?” demesi üzerine düşünüp alanda yapılan çalışmalara baktım ve elinizdeki bu kitap nihayetinde ortaya çıktı. Önce arşivleri gezdim. Maalesef Türkiye’de sinema arşivi sayısı oldukça kısıtlı. İstanbul’da Bilim Sanat Vakfı bünyesinde hizmet veren Türk Sineması Araştırmaları Merkezi bana çalışmam konusunda çok yardımcı oldu. Özellikle yeri gelmişken bana yardım eden Betül Demir Hanımefendi’ye de bu vesileyle teşekkür etmek isterim.

KURTULUŞ SAVAŞI FİLMLERİ

-Kitapta görüldüğü üzere Kurtuluş Savaşı ve İzmir bağlamındaki filmlere geniş bir yer açıyorsunuz. Bu filmlerin niteliği ve toplumsal hafızaya katkısı konusunda neler söylemek istersiniz?

Kitap, İzmir özelinde yapılan çalışmalara adanmıştı. Bu nedenle sadece İzmir’i tarihi ve mekânsal olarak kullanan filmleri ele aldım. İzmir'in işgali ve kurtuluşu (9 Eylül 1922) gibi dönüm noktaları, hafızayı diri tutmak adına sinema ve belgesel projelerinde sembolik bir anlatı olarak kullanılmıştır. Dönemin bir gereği olarak filmlerde “Yunan” ifadelerine yer verilmemiş sadece “düşman” tanımlaması yapılmışsa da filmlerin varlığı geçmişin izlerinin peşinden gitmek adına önemlidir. İnsan okuduklarının yüzde 10'unu, duyulanların yüzde 20'sini, görülenlerin: yüzde 30'unu, görüp işitilenlerin yüzde 50'sini, söylenenlerin yüzde 70’ni ve son olarak yapıp söylenenlerin yüzde 90'ını akılda tutabiliyor. İşte bu bilgi sinemanın kitleleri manipüle etme konusunda ne kadar etkili olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Bu nedenle çekilen filmler başarılı olsun veya olmasın izleyicisi üzerinde kalıcı etkiler bırakabilme gücüne sahip. İzmir denince Türkiye’de var olan algı, sinemadaki mekânsal veya dekor olarak İzmir algısını etkilediği gibi filmlerde gösterilen İzmir de ülke insanının İzmir hakkındaki algısına azımsanamayacak kadar çok katkı sağlamıştır. İki İzmir var: varsıl İzmir, Körfez etrafında yaşarken yoksul İzmir, Körfez’den uzak bölgelere yayılmış durumda. Ancak filmlerde daha çok bu varsıl İzmir kısmı daha fazla yer teşkil etmekte. İzmir’in fakir semtleri, aldığı göçler sonra değişen çehresi ve çarpık kentleşme hala İzmir’in mekânsal anlatısında yer almamakta. Bilhassa şehirlerin mekânsal anlatısı bağlamında Türk sinemasının katetmesi gereken daha çok yol var gibi gözüküyor. Maalesef Türkiye, İstanbul’dan ibaretmiş gibi bir algı var, bu algı hemen her alana sirayet etmiş durumda.

BİR DÖNEM UZAKLAŞIRKEN

-Yine bu filmlerin bir kısmının erken Cumhuriyet döneminde çekildiğini görüyoruz. Sonrasında Kurtuluş Savaşı ve İzmir’i anlatan filmlerin anlatımı ve yaklaşımını karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Tarihi bir olay uzaklaştıkça anlatım daha güçlü bir noktaya geliyor diyebilir miyiz?

Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmler Cumhuriyet’in erken dönemine göre hem nicelik olarak azaldı hem de nitelik olarak zayıfladı diyebilirim. Teknolojinin imkanları her ne kadar gelişse de sinema sektörümüz bundan hakkıyla yararlanmamakta. Son yıllarda dijital mecra tüm dünya sinemalarını etkilediği gibi Türk sinema sektörünü de etkilemiş durumda. Bu yüzden çekilen film sayılarında ciddi bir azalma var. Konular ise daha çok popüler kültüre yönelik. İzmir anlatısı da haliyle bu genellemeden nasibini almış durumda. Üzerinden zaman geçmiş bir konunun sonuçlarını da görmemiz mümkün olduğundan objektifliği artırır. Bu yüzden anlatıyı da kolaylaştırır. Bugün sinema ve dizi sektöründe Kurtuluş Savaşı’ndan daha ziyade Osmanlı tarihine yönelik anlatılar gündemde. Bunun da “Yeni Osmanlıcılık” anlatısının gündem olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çekilen filmlerin işledikleri ideoloji bir değerlendirme konusu olurken çekildikleri dönemlerin baskın ideolojileri maalesef göz ardı ediliyor. Bu bağlamda düşünürsek bugünün Kurtuluş Savaşı’na yönelik çekilen filmlerin azlığını anlamamız kolaylaşır.

-Sinema tarihçilerimizin kent(mekan) ve sinema ilişkisine sağlıklı yaklaşmadıklarını değerlendirdiğiniz görülüyor. İzmir için de hak edilen değerlendirmenin yapılmadığını söylüyorsunuz?

Evet. Hala aynı fikirdeyim. Katedilmesi gereken daha çok yol var.

İZMİR’DE GEZEN KAMERA

-Yeşilçam filmi olarak ele aldığınız filmlerde İzmir’in toplumsal-kültürel yaşamı sizce ne denli ifade edilmiştir?

Yeşilçam’da İzmir, göç ve gecekondulaşma gibi ağır sosyo-ekonomik temaların işlendiği İstanbul'dan farklı olarak ağırlıklı olarak romantik hikayeleringeçtiği bir kaçış ve tatil mekânı olarak temsil edilmiştir. Kentin toplumsal ve kültürel dokusu, derinlemesine işlenmekten ziyade yüzeysel bir turistik fon olarak kullanılmıştır. İzmir sokaklarında yapılan yüzeysel gezintiler izleyiciye sadece görsel bir şölen sunmakla kalmış, kentin gerçek toplumsal yapısına inememiştir.

GERÇEĞE YÜRÜYEN FİLMLER

-İçinde “Masumiyet”, “Kader”, “Bornova Bornova” filmlerinin ele alındığı bölüm İzmir’in kimliğine dair ne ifade eder? Zira bu filmler 1990’ların sonundan 2000’li yılların ortalarına kadar bir dönemi kapsar…

Bu filmler geleneksel İzmir anlatısının dışına çıkarak, kentin parıltılı Kordon boyunu değil; izbe otel odalarını (Basmane), arka sokakları ve Bornova'nın işçi/öğrenci mahallelerini mesken tutar ve İzmir’in çevre ve kenar mahalle kimliğini görünür kılar. 90'ların sonu ve 2000'lerin ortası, Türkiye'nin ağır ekonomik ve toplumsal krizlerden geçtiği bir dönemdir. Bu filmlerde İzmir, karakterler için bir "kaçış" yeri değil; aksine kaçamadıkları, taşranın kasvetini barındıran bir klostrofobik sıkışmışlık merkezidir. Özellikle Bornova Bornova, dönemin işsiz, hayalsiz ve lümpenleşen gençlik kimliğini doğrudan İzmir’in kenar mahalle kültüründen yakalar. Kent, ideallerini kaybetmiş insanların "aylaklık" yaptığı bir durağanlığı simgeler. Bu filmler, İzmir'in sadece modern ve neşeli bir sahil kenti olmadığını, aynı zamanda ekonomik krizlerin, göçün, sınıfsal öfkenin ve derin bir varoluşsal sancının yaşandığı bir Türkiye gerçeği olduğunu ifade eder.

-Önsözde İzmir’le olan bağınızı anlattıktan sonra “çiğdem”, “gevrek” ifadelerini kullanıyorsunuz. Bunların kişisel ve duygusal bir bağı ifade ettiğini anlıyoruz. Ancak sinemada (daha çok dizilerde) ve sosyal medya üretimlerinde İzmir kimliğine dair bu yaklaşımın çok fazla olduğunu da görüyoruz. Sormaya çalışıp da soramadığım konu tam da bu. İzmir ilk akla gelen gevrek, çiğdem sözlerinin dışında gerçek yaşamı ve sorunlarıyla anlatılıyor mu? Siz araştırmanızda buna dair bir şeye rastladınız mı?

Bir önceki soruda da cevapladığım gibi “Bornova – Bornova”, “Masumiyet”, “Kader” gibi 1990’lardan sonra çekilmiş filmlerde bu klasik İzmir anlatısı terk edilmiş İzmir’in realistik bir fotoğrafı çekilmeye çalışılmıştır. Haliyle kişide şaşkınlık yaratacak tarzda görseller sunmuştur. İzmir; kumrusu, boyozu, gevreği, çiğdemi, domatı, bardacığı gibi kendine öz tanımlarıyla var olduğu gibi tüm Türkiye’nin sahip olduğu sorunlardan izole edilmiş değildir. Bütün bunları yok saymak gerçeklikten uzaklaşmak demektir. İzmir’i bir dekordan daha ziyade bir mekan olarak kullandıklarında gerçeğe daha çok yaklaştıkları kanaati bende hasıl oldu.

-Soracaklarım bunlar. Sizin özellikle belirtmek istediğiniz bir husus varsa seve seve yazarız.

Sinema – tarih çalışmaları üzerine bir tarihçi olarak bilgi birikimim ve araştırmalarım el verdiği müddetçe çalışmaya devam edeceğim. Bu çalışmanın basılmasında desteklerini esirgemeyen herkese ve Yakın Kitabevi’ne teşekkürlerimi sunmak isterim.

Emel Akbaş, Türk Sinemasında İzmir, Yakın Kitabevi Yayınları, 2026, İzmir