Kadraja giren kitaplardan seslenen yazılar

Şair, yazar, ressam Hicran Aslan’ın tek ciltte yayınlanan “Hiç Kimsenin Şairi Olmak” ve “Şiirle Direniş” kitapları günümüz edebiyat ortamının fotoğrafını ortaya koyuyor

Abone Ol

Üretkenliğiyle dikkat çeken Hicran Aslan, iç içe iki kitabında güncel eserler üzerinden Türkiye’deki edebi düzeyin durumuna dair tespitler yapıyor. Şiirden romana, denemeden araştırmaya birçok eseri değerlendiren Aslan’ın yeni kitapları “Hiç Kimsenin Şairi Olmak” ve “Şiirle Direniş” Klaros Yayınları etiketiyle okuyucuya ulaştı. Sözü Hicran Aslan’a bırakıyoruz.

Sevgili Hicran, tek ciltte iki kitapla okuyucu karşısındasın. “Hiç Kimsenin Şairi Olmak” ve “Şiirle Direniş”. İkisinin de adı ilginç. Tek ciltte iki kitabı tercih etmen de dikkat çekici. Sorulara istediğinden başlayabilirsin.

Evet iki kitap bir bakış açısının iki yüzü gibi. Hiç kimsenin şairi olmak; daha sert ve neredeyse önüne çıkan her şeyi alıp sürükleyen bir sel gibi sansürsüz yazdığım yazılardan oluşuyor. Bu kitapta çağdaş sanat terminolojisiyle yaklaştım şiire ve edebiyata. Bu kitapta yeni şeyler denediğim yazılarım yer alıyor. Örneğin “iki tarafından da yaralıdır sanat” yazısı benim şair arkadaşlarımın şiirine benzer bir tutumla yaklaşan bir çağdaş sanatçı arkadaşımı eşleştirerek yazdığım bir yazı. İkisi de benzer tutumu farklı malzemeyle sergileyen kadınlar. Bu tarz bence yeni üslup araştıran herkesin incelemesi gereken bir yaklaşım barındırıyor. Bu yazıdan küçük bir alıntı bırakıyorum buraya.

Vücudu -bedeni, cinselliği, antroposeni ve anarşiyi bir toplumsal tartışmaya açma çabası gördüğüm, çalışmalarını heyecanla okuduğum; takip ettiğim ve beklediğim sanatçı#şair arkadaşlarımın aynı çerçevelerde konular etrafında irdelediklerini düşündüğüm ikil karşılaştırmalarla, yan yana aynı başlık altında nasıl duracaklarını da görmek, deneyimlemek istedim. Şiirin tıkandığı yerler var mıdır? Uluslararası platformlarda çağdaş sanat üretimlerinin daha yaygın olmasını dil sorununa dayandırabilir miyiz? Hazırcı genellemelerden kopamayan, gerçek ile hep flört etmede olan ve üretimlerini bir tür imge fanatikliğine, imge satrancına dönüştüren günümüz sanatçısının ötesinde, algı zincirlerini kırdığını düşündüğüm kişilerle merhaba.

“Şiirle Direniş” şair arkadaşlarımın yazdıkları üzerinden daha akışın içinde ilerleyen bir kitap.

Örneğin senin romanın Semra için yazdığım yazıdan alıntılarsam. Özlem Artsın Kelimeler Eskimesin Diye: Semra Mazlum Vesek;

Her gece kazandığı parayı annesinin göreceği yere bırakan Mazlum'un hayatla aramızdaki o sessiz anlaşmaya istinaden söylenen yalanları, sese dökmeyenler ne çoktu. Cebimizdeki son kuruşları bırakarak çıktığımız evler, kişiler ne çok. Belki de bu yüzden sesi çok güçlüydü Mazlum'un. Sesi etrafımızda döne döne bir bedene kavuşacak kadar doğrusundan emin. Küçük bedeninin çalıştığı işlerde edindiğinin altyazısı gibi sesi. Çünkü dilini şikayete değil umuda kurmuştur daha en başından. Ev o dönemlerin uzantısı, bizim için akmayı unutan bir karanlık gibi durur içimizde. Ev kabadır buralarda kabadır. Bu yüzden ilk borcumuzdur bizim. Ödemekle bitmeyen, kavga etmekle, görmezden gelmekle kaçmakla bitmeyenimizdir ev.

Senin romanına yazarken birlikte geçirdiğimiz günlere sohbetlere de değinerek kitabı tanıdıklığın çatısından romanın ara sokaklarına indirmeye çalıştım.

Örneğin; Kelâmı ve Reçetesi Sesin Keskin Gözlerine: Şeref Bilsel - Kâğıdın Ölümü kitabına yaptığım yorumla edindiğim edebi metninden bir bölüm bırakıyorum buraya. Bu yazıda Anish Kapoor’un heykelleri ve heykele yaklaşımıyla Şeref Bilsel’in sözcüklere yaklaşımını benzerlikleriyle iç içe işledim.

Çağdaş sanatın heykeltraş dehası Anish Kapoor'un çalışmaları geldi gözümün önüne. Taşın bütün tarihsel çağrışımlarından faydalanarak; geleneksel sesleri, tabletleri, mezarları, ilk sayfayı yanına alarak o çağrışımlara küçük bir dokunuşlar yapar çalışmalarında. Nereden geldiğini unutan izleyicilere hatırlatmak için yapar sanki. Olabildiğince büyük, yalın ama her nasılsa bu devasallığın içinde hüznü kederi ve lirizmi de yaşar ve yaşatır. Şeref Bilsel şiirinin bana hissettirdikleri de tam da bunlar. "Eninde sonunda, insanın çalıştığı malzeme, insanın kendisidir zaten." diyor Anish Kapoor. Tıpkı Şeref Bilsel'in sözcüklerden başka yükü olmaması gibi. Bir sözcüğün görünmez niteliklerini, rezonans ve gürültülerini, distopik yönlerini sezdirebilir.

Alıntılardan da anlaşılacağı üzere iki kitap birbirinin farklı iki yüzü gibi. Okunsun dileğiyle.

KENDİNİ GÖRÜNÜR KILMAK ÖN PLANDA

-“Şiirle Direniş” kitabında, tespit ettiğim kadarıyla, değindiğin altı eser yakın dönemde ödüle layık görülen çalışmalar. Ödüller bazı kalemleri görünür kılıyor, bu tamam. Ancak, ödül dışında kalanların görünürlüğü konusunda eleştiri aleminin gayreti hakkında neler söyleyeceksin?

“Şiirle Direniş” kitabı benim okuduğum şiir kitaplarına nasıl yaklaştığımı, şiiri nasıl yorumladığımı ve bu şiirlerden yola çıkarak yaptıkları çağrışımlardan yeni bir edebi metin çıkarmam çabasından oluşan yazılardan oluşuyor. Kendi adıma kadrajıma giren her kitabı okurum. Ödül almış kitaplardan çok daha fazlası iyi bulduğum ve sosyal medya ve ortamlarda çok bahsi geçmeyen kitaplar. Genel olarak edebi ortamı soruyorsun. Hiç kimsenin şairi olmak kitabım biraz daha sert ve eleştirel bir kitap o yazıların çoğunda gemileri yaktım. Ortamda zaten eleştiri yok. İyi işler üretmekten çok iyi sosyal yatırım yapmak ve kendini görünür kılmak daha ön planda. Çoğu kişinin nasıl yazdığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Ama şiiri kaç dile çevrilmiş, kaç etkinliğe katılmış, şair ve sanatçılarla çektiği fotoğraf sayısı, o fotolarda ne kadar samimi göründüğü meselesine göre kişi şair kabul ediliyor ya da edilmiyor. Bu hız ve görünürlük çağında gerçekten kim ne yazıyor diye merak eden, şiiriyle şairi tanıyan, eleştiren kişi sayısı yok denecek kadar az. Bir iadeyi ziyaret mantığında etkinliğine katılana sen de katılıyorsun, kitabını paylaşanı sen de paylaşıyorsun. Nitelik istediğini savunup bir gurup içinde paslaşmaktan öteye gidemeyenler var bir de. Belediyelerle kurumlarla kurabildiği ilişki bağına göre etkinlik düzenleme gücü olanlara karşı bir ön kabul ve onu memnun etme çabaları falan da var. Ben niteliğin böyle sağlanılacağını düşünmüyorum. Çünkü kadrajının dışında kalanları dışlamış oluyorsun ve bu gruplaşma içinde arkadaşına yazdığın kötü diyemiyorsun. Ya da alışkın olduğumuz kabul gören tonal değerlerin dışına çıkan herkese ön yargıyla yaklaşıyorsun falan.

KADIN ŞAİRLERİN VARLIĞI

-Aynı kitapta sayfalar arasında dolanırken yine kadın ediplerin ağırlıkta olduğunu gördüm. Sevindirici bir durum. Sanırım senin kitabın dışında da edebiyat dünyasında kadınlar adına kişi ve üretimin çoğaldığı da bir gerçek. Senin kadın şair ve yazarlarla dayanışma, ortak üretimlerini ve söz ettiğimiz durumu konuşmak isterim.

Bu konuya özel bir hassasiyetim var. Bir önceki çalışmam şair kadınlar şiir seçkisiydi. Olabildiğince çok şair arkadaşıma ulaşmaya çalıştım. Öyle ki kitabı olmayan şair kadınlar da vardı kitapta. Günümüzün bir fotoğrafıydı o çalışma ve birçok arkadaşımın şiirlerini titizlikle okumama vesile oldu. Şiirle Direniş de şair kadınların şiir kitapları çoğunlukta çünkü gerçekten merak ediyorum. Bu yazılanlar dilde neyi ne kadar değiştirebiliyor. Erk söylemleri alışıldık tonal değerleri ne kadar kırabiliyor kadınlar. Dile imgeye getirdikleri yenilikler neler? Bunları gözleyip yer vermeyi bir sorumluluk olarak da görüyorum tabi.

ENVER GÖKÇE’NİN DİRENİŞ ŞİİRİ

-“Şiirle Direniş” kitabına konu ve konuk ettiklerinizde direniş olgusu öne çıkıyor. Örneğin geniş bir Enver Gökçe değinisi var. Cumhuriyetin toplumcu gerçekçi kuşağından bu şairi direnişte öne çıkarmanızın nedenini biraz konuşalım mı?

Şehir Dergisinin Enver Gökçe sayısı için yazılmış bir yazıydı bu değini. Bunu şöyle açıklamaya çalışayım. Klaros Dergi’nin Neşe Yaşın sayısı için geniş okumalar yaptım bu günlerde. Enver Gökçe’yi sevme nedenimle çok uyuşuyor diye anlatıyorum bunları. Neşe Yaşın’ın hayatın içinde gerçek bir tutumu var. Tarafı belli ve kafası net. Bu şiirine de sorulara verdiği cevaplara da yansıyor. Enver Gökçe için de aynı şeyi düşünüyorum. Garip bir sadeliktir bu. Sözle yazılmaz her şiir dedim birçok şiirimde. Şair olmak biraz duruşu ve yaşamı da kapsıyor. Onun için o pratik içinde olanların şiirine de haklılığın ışığı vuruyor.

Yazıdan alıntılarsam “Şiirlerinde İnancın İnsanın Bütünselliğin Yüreği Atar: Enver Gökçe”

Hayatta neye boyun eğilmeyeceği, neye karşı direniş gösterilip saf tutulacağının netliğiyle yaşamıştı. Bu sorumluluğun getirdiği bilinç ve halka olan o derin bağlılık; Enver Gökçe’nin kendi ağzından ve onun cümleleriyle söylemek gerekirse: “Devrimci körü körüne bir halk hayranlığına dalkavukçuluğuna, kuyrukçuluğuna, kapılmamalı, ne de onlara tepeden bakmalıdır.” Halkı kavrayışındaki o yücelik! Evet yüreğini nelerle doldurduğun önemlidir. Nelere dur deyip, neleri sindirdiğin ve sindiremediklerin karşısında dimdik durup bilinçle kontrollü bir biçimde mücadeleden vazgeçmemen önemlidir. Hayatın albenisine kapılmayıp sevmekten vazgeçmemek ne zor ve ne değerli bir şeydir

Beni şehir şehir beni

Beni köykent beni

Beni usul beni yolca götür

Kardeşlik treni

-“Hiç Kimsenin Şairi Olmak” adında sezdiğim itiraz ve yalnızlık hakkında konuşmak isterim. Aynı başlıklı yazıda, “Aynı harfler farklı dillerde yan yana gelince anlamları değişir, bir dilin seslerini oluşturan o uzun yolda harflerin kapısını açmak, harflerin hafızasından görüntüler oluşturmak, çoğul bağlantılar kurmak, yeni vecd halleri edinebilmek, hareketin ritmini yakalamaya çalışmak gerekiyor” diyorsun. Burada söz ettiğin durum mu şairi daha itiraz sahibi olmayı gerektiriyor?

Herkesi kapsamak için belki de bu mesafeye ihtiyaç var. Ve şiiri hayata açmaktan bahsediyorum. Yazıdan alıntılarsak;

Steril ve çöp, - rağmen egemen ve rağmen ezen- çöküş ve çürüme gerçek zamanlı deneyimle ve eylemle birbirinden ayırt edilebilir. Bireysel şiir yazım anlayışını yeniden sorguluyor açık şiir. Şiiri ve şairi kendi merkezinden, çevresinden, kişisel tarihinden, egosundan kurtarmak için şiire bir karşı hamle yapmak için bir şans veriyor. Aynı zamanda malzemenin hakimiyetini, otoritesini de azaltmak için olanaklarla dolu."Evrende her şey birbiriyle ilişkilidir, dışarısı yoktur” diyor Bergson. Görünmez olanı görünür yapmak, meridyenler arası zaman farkını, sesin tınısını, ışığın hızını görünür kılmaya çalışmak… Görmenin bütün yükünü gözlere yüklemekten vazgeçmek. Şiirin kalbine zaman kazandırmak, ara yollar, damarlar açmak ... cinsiyetli özneden sıyrılmak, sınırın ötesine geçmek, sesin- sözün- ritmin cinlerini yeniden görebilmek, deneyimleyebilmek için açık şiir çağın beklentilerine değen güçlü bir alternatif.

SANATÇI SİS İÇİNDE

-“Kimler Sokağa Taliptir?” yazısı bana ülkemizin çağdaş sanat tarihindeki ezeli tartışmasını bir daha hatırlattı. Sanatçının toplumla iç içe olup olmaması, sanatın köşklerden sokağa inememesi filan. Yazıda da ülkemizin son on küsur yılındaki sokak hareketleri ve sanat ilişkisine de değiniyorsun. 2026’nın şafağı hafiften sona doğru giderken sanatçının sokakla bağı ve sokağın (yani toplumun) sanatçıya dair beklentisi için neler söylersin?

Mesele şu ki bu sokaktan ve hayattan eletek çekmenin karşısında yer alan oluşumların da hızla eleştirdiğine benzemesinde var sorun. Sanatı müzelere kapatmak, şiiri kitapların içine kapatmak vs. iktidar her yerdedir durumu gibi. Fazla temkinli ve kontrollü buluyorum sanatçının tutumunu. Görünür olmanın yoluna bakılıyor olmanın ya da bakışın iştahını kabartıyor olmanın şımarıklığı içinde asla gerçeğini göremediğimiz bir sisin içinde. Sanatçının durmayı denemesi. Ve gözün ilgisini çekmemek korkusuyla yüzleşmesi bekleniyor bence.

Kimler sokağa taliptir? Vazgeçebilmiş olanlar. Sokak hem herkesindir, hem hiç kimsenin. Orada sınanmak insanın zincirlerini çoğaltan ilişkiler silsilesinden kurtulmayı vaadeder. “Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır; On beşindeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini parlatır” diyen Walter Benjamin; güvenlik alanlarımızdan, konforumuzdan, zamanında vazgeçebilmiş olmanın bizi daha mutlu edeceğini düşünür. Ve orada sınanan kişi kendinin sınırlarını ve yapabileceklerini keşfeder. İçinde seni koruyacak silahları, içten gelen bir güçle kendini tanıyabileceğini keşfeder. Hele sokağı sanatla yaşamak ve yaşatmak; hem rahatsız eder, hem hatırlatır.

Hicran Aslan, Şiirle Direniş-Hiç Kimsenin Şairi Olmak, Klaros Yayınları, 2026