“Sanat davranışımızı, karakterimizi, adalet ve sempati hislerimizi rafine etmeli; kendi kendimizi tanımamızın, kendi kendimizi kontrol etmemizin, diğerleri için beslediğimiz saygı hislerimizin ve hareketlerimizin yücelmesine hizmet etmeli; bizi adiliğe, zulme, adaletsizliğe ve bayalığa tahammül etmeyecek şekilde geliştirmelidir.” George Bernard Shaw
Sanatçılar, toplumdaki diğer insanlardan daima farklıdır. Toplumlara, dünyaya hep kuş bakışıyla bakarlar. Bu yüzden olup biten her şeyi, güzeliyle çirkiniyle objektif olarak görebilirler. Ve gördükleri, araştırdıkları, hissettikleri her şeyi yazarlar, çizerler, söylerler, oynarlar, resmederler… Tüm bunlar onların başkaldırışıdır, insanları uyarışıdır ve uyandırışıdır… Bu yüzden sanatçılar, toplumlarda yasa koyucular tarafından hiç sevilmezler. Eleştirilmek totaliter toplumlardaki yöneticilerin işine gelmez!
CESUR-ÇILGIN
Sanatçıların hemen hepsi delidir. Çünkü yaratıcısı el vermiştir. Cesurlardır ve oldukça da çılgınlardır. Bunlardan biri de çocukluğumdan beri hayranlıkla kitaplarını okuduğum Aziz Nesin…
Bakın bu toplumun hakkından, yazılarıyla nasıl gelmiş:
“Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm. "Biz telif roman neşretmiyoruz" dediler. "Bir kere okuyun!" "Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor." Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var" der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz," dedi. Başka birine götürdüm. Oda, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor" dedi. Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım? Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına... Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım. "Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz" diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. "Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim" dedim. "Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?" "Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz" dediler. Sarıldım kaleme: "Mark Obrien'in son şaheseri: 'Strugglefor Life' Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı.
Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir." Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki! Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler. Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum. Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar,
Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak!” Aziz Nesin
Toplum çok acayip bir hal almaya başladı. Düşünen, yaratan insanların itilip kakıldığı zamanlardayız. Goethe bile yıllar öncesinde düşünmüş:
“Ne acayip bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar cehaletin kalın perdesi arkasından, gerçeği göremiyorlar. Katillerine kucak açıp onları alkışlıyorlar.”