Son yıllarda gençlerle ilgili konuşurken sesimizin tonu değişti. Daha endişeli, daha sert, daha aceleci. “Bir şeyler çok yanlış gidiyor” duygusu hepimizin içinde. Kaygı artıyor, yalnızlık artıyor, gençler mutsuz. Ve biz yetişkinler, bu tabloya bakıp hemen bir suçlu arıyoruz. Çoğu zaman parmaklarımız aynı yere yöneliyor: telefonlar, sosyal medya, ekranlar. Elbette dijital dünyanın masum olduğunu söylemek mümkün değil. Sosyal medya algoritmaları, sürekli karşılaştırma kültürü, dikkat ekonomisi… Bunların hepsi ruhsal dünyamızda iz bırakıyor. Ancak meseleye sadece buradan baktığımızda, hem resmi eksik görüyor hem de kendimize rahat bir kaçış yolu yaratıyoruz. Çünkü suçu ekrana yüklemek, ilişkilerimize bakmaktan daha kolay.
Amerikalı sosyal psikolog Jonathan Haidt, The Anxious Generation adlı kitabında tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre bugün gençlerin yaşadığı ruhsal sıkıntıların temelinde yalnızca “fazla ekran” yok. Asıl mesele, ekranların hayatımıza girerken yerini aldığı şeyler.
CANLARI SIKILMIYOR
Haidt’in çok çarpıcı bir cümlesi var:
“Duygusal gelişimin anahtarı bilgi değil, deneyimdir.”
Bugünün çocukları ve ergenleri çok şey biliyor. Çok şey izliyor, çok şey okuyor, çok şeye maruz kalıyor. Ama aynı ölçüde yaşamıyorlar. Sokakta kaybolmuyorlar, canları sıkılmıyor, arkadaşlarıyla saatlerce amaçsızca vakit geçirmiyorlar. Düşüp kalkarak, hata yaparak, yalnız kalarak öğrenmeleri gereken pek çok deneyim ya hiç yaşanmıyor ya da yetişkin gözetimi altında sterilize ediliyor. Telefon bu anlamda sadece bir araç değil; çoğu zaman bir deneyim engelleyici. Zamanı doldururken, duygusal büyüme için gerekli alanı da kaplıyor. Daha az uyku, daha az yüz yüze temas, daha az doğa, daha az kitap, daha az sessizlik… Bir şey eklerken pek çok şeyi eksiltiyor.
Buradaki ironi şu: Sosyal medya dünyayı birbirine bağlama vaadiyle ortaya çıktı. Ama içine daha çok girdikçe, yalnızlık hissinin artması bu vaadin tersine işlediğini düşündürüyor. Çünkü sanal bağlantılar, gerçek ilişkilerin yerini aldığında; ait olma duygusu değil, yetersizlik ve dışlanmışlık duygusu büyüyor. Ama hikâyenin yalnızca bu kısmında kalmak da bizi yanıltıyor. Ergenlerle çalışan psikologların sahadan aktardıkları bambaşka bir şeyi gösteriyor. Gençlerin anlattıkları çoğu zaman ekranlardan değil, ilişkilerden bahsediyor. Sürekli eleştirilmekten, yalnızca başarıyla değer görmekten, anlaşılmamaktan, evde kendileri gibi olamamaktan…
Birçok gencin ağzından dökülen cümleler birbirine benziyor:
“Ne yapsam yetmiyor.”
“Sürekli kontrol altındayım.”
“Kim olduğum değil, ne başardığım önemli.”
Bu noktada ekranlar bir neden olmaktan çıkıp bir kaçış alanına dönüşüyor. Genç, kendini güvende hissetmediği ilişkilerden; daha az yargılandığını düşündüğü bir dünyaya çekiliyor.
İşte tam burada iki önemli bakış açısı birbirine bağlanıyor. Bir çocuk yeterince gerçek hayatta deneyim yaşayamazsa, duygusal olarak büyüyemez. Ama bir çocuk ilişkide kendini güvende hissetmezse, o deneyimlere cesaret edemez.
Yani mesele, “telefonu tamamen yasaklayalım mı, serbest mi bırakalım?” gibi basit bir tartışma değil. Asıl mesele, çocukların hayatında hem deneyime alan açmak, hem de o deneyimlerden geri dönebilecekleri güvenli bir ilişki kurabilmek.
Yakın ilişkiler burada belirleyici hale geliyor. Ebeveynlik çoğu zaman farkında olmadan aşırı korumaya, sürekli düzeltmeye, uzun nasihatlere dönüşebiliyor. İyi niyetle yapılan bu müdahaleler ise çocuğun iç dünyasında şu duyguyu büyütebiliyor: “Bana güvenilmiyor.”
Oysa bir genci gerçekten koruyan şey, her an kontrol edilmesi değil; zorlandığında geri dönebileceği bir bağın varlığını bilmesi. Hata yapabileceği, düşebileceği, ama yine de sevileceği bir ilişki.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu:
“Çocuğum ekranda ne yapıyor?”dan önce,
“Ekranın dışında kendini ne kadar canlı, yeterli ve ait hissediyor?”
Çünkü duygusal gelişim, anlatılan doğrularla değil, yaşanan deneyimlerle olur. Ve o deneyimlerin filizlenebilmesi için, ekranlardan önce ilişkiye bakmak gerekir.