Ülkemizin ekonomisi son yıllarda yüksek enflasyonla boğuşurken, bu ekonomik türbülansın en derin etkilerini her zaman olduğu gibi hane halkı yaşıyor. Her geçen gün artan gıda, kira ve temel ihtiyaç kalemleri fiyat artışları karşısında sabit gelirlinin alım gücü hızla erirken, gelir dağılımındaki uçurum da derinleşiyor. En yüksek gelir grubunun konforlu yaşamı ile en alt gelir grubunun ay sonunu getirme çabası arasındaki uçurum, sadece rakamlarda değil, sokakta, pazarda, mutfakta da kendini gösteriyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2025 yılı mayıs ayı verilerine göre yıllık enflasyon (TÜFE) yüzde 35,41 oldu. Ancak toplumun günlük yaşamında hissettiği enflasyon, resmi rakamların çok ötesinde. Özellikle gıda, kira, enerji ve ulaşım gibi temel ihtiyaç kalemlerindeki artışlar hane halkının bütçesini zorluyor. Son bir yılda etin kilogram fiyatı yüzde 130 seviyesinde artış kaydederken son beş yıl için bu oran yaklaşık yüzde 1.250 seviyelerinde gerçekleşti. Ayrıca bir kilogram etin ortalama fiyatı dünya genelinde 7 dolar seviyesinde iken ülkemizde 18 dolara kadar yükseldi. Kira fiyatlarında ise bazı şehirlerde yıllık bazda yüzde yüzün üzerinde artış yaşanıyor. Bu ortamda özellikle sabit gelirli kesimler; asgari ücretliler, emekliler ile küçük işletme sahipleri, her ay biraz daha yoksullaşıyor.
Gelir dağılımında derinleşen adaletsizlik ise günden güne daha fazla hissediliyor. En yüksek gelir grubunda yer alan yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 48,1’ini alırken, en düşük gelir dilimindeki yüzde 20’lik kesim sadece yüzde 6,3’lük bir paya sahip. Aradaki fark neredeyse sekiz kat. Buna ilave olarak en alt yüzde 20’lik gelir grubunun tüketim harcamalarının toplam tüketim içindeki payı, uzun yıllar görece istikrarlı bir seyir izlerken, 2022-2024 arasındaki yüksek enflasyon döneminde belirgin biçimde geriledi. Üstelik bu düşüş hala telafi edilebilmiş değil.
Yüksek gelirli hane halkları, harcamalarının büyük kısmını eğitim, sağlık, seyahat, tasarruf ve yatırıma yönlendirirken, düşük gelirli hane halkları bütçesinin yaklaşık yüzde 65’ini sadece gıda ve barınma giderlerine ayırmak zorunda kalıyor. Bu durum, düşük gelir grubunun tasarruf etmesini imkânsız hale getiriyor ve ekonomik güvencesizlik içinde yaşamasına neden oluyor. Aynı zamanda çocuklar arasında eğitim, sağlıklı beslenme, kültürel gelişim gibi alanlarda da ciddi fırsat eşitsizlikleri doğuyor. Bu farklar, toplumsal refahın yalnızca üst gelir gruplarında yoğunlaştığı bir yapıyı besliyor. Üst gelir grubu yatırımlarına devam ederken, alt gelir grubundaki bireyler ise borçlanarak ayakta kalmaya çalışıyor.
Gelir dağılımındaki bu eşitsizlik yalnızca ekonomik sorunlar değil, sosyal sonuçlar da doğuruyor. Toplumda sosyal güven duygusu zayıflarken, sınıflar arası geçişler giderek daha da zorlaşmakta; özellikle alt gelir gruplarının eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişimi sınırlanmaktadır. Bu durum da fırsatların eşit biçimde sunulmasını engellemekte, orta sınıf giderek daralırken, geniş kesimler yoksulluk sınırının hemen üzerinde bir yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmaktadır. Bu çerçevede, mevcut yapısal sorunların giderilmesi ve kapsayıcı bir ekonomik düzenin inşası için bütüncül, veri temelli ve sürdürülebilir politikalara ihtiyaç duyulmaktadır. Enflasyonla mücadelede fiyat istikrarını önceleyen öngörülebilir para politikaları uygulanmalı; buna maliye politikalarıyla destek sağlanmalıdır. Vergi sisteminde yapısal reformlar gerçekleştirilerek dolaylı vergilerin ağırlığı azaltılmalı, gelir ve servet üzerinden alınan doğrudan vergilerin etkinliği artırılmalıdır. Orta ve uzun vadede ise, toplumsal hareketliliği destekleyecek biçimde, nitelikli ve erişilebilir eğitim yatırımlarına öncelik verilerek, insan sermayesinin güçlendirilmesi hedeflenmelidir.
Sonuç olarak; Türkiye ekonomisi, makroekonomik göstergeler açısından büyüme eğilimini sürdürse de bu büyümenin kapsayıcılığı ve toplumsal refaha yansıma düzeyi sınırlı kalmaktadır. Gelirin büyük bir kısmı yüksek gelir gruplarında yoğunlaşırken, geniş hane halkı kesimleri yüksek enflasyon, reel gelir kaybı ve artan borçluluk oranları ile karşı karşıyadır. Bu durum, büyümenin niteliksel yapısını ve sürdürülebilirliğini imkânsız hale getirmektedir. Ekonomik başarının yalnızca büyüme oranları ile değil, yaşam standardı, fırsat eşitliği ve gelir adaleti gibi göstergelerle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, sosyal kapsayıcılığı önceleyen, insan odaklı ekonomik politikaların hayata geçirilmesi artık bir tercih değil, ekonomik ve toplumsal istikrar açısından stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ekonomik veri takvimi
30 Haziran 2025, Pazartesi Çin İmalat Sektörü/Genel PMI
30 Haziran 2025, Pazartesi Almanya Perakende Satışlar
30 Haziran 2025, Pazartesi İngiltere GSYH (Dönemsel- Yıllık)
30 Haziran 2025, Pazartesi Türkiye İşsizlik Oranı
30 Haziran 2025, Pazartesi Türkiye Dış Ticaret Dengesi
30 Haziran 2025, Pazartesi Almanya TÜFE (Aylık-Yıllık)
01 Temmuz 2025, Salı Japonya İmalat Sektörü PMI
01 Temmuz 2025, Salı Türkiye İmalat Sektörü PMI
01 Temmuz 2025, Salı Almanya İmalat Sektörü PMI
01 Temmuz 2025, Salı Euro Bölgesi İmalat Sektörü PMI
01 Temmuz 2025, Salı ABD İmalat Sektörü PMI
02 Temmuz 2025, Çarşamba Euro Bölgesi İşsizlik Oranı
03 Temmuz 2025,Perşembe Japonya Hizmet/Bileşik PMI
03 Temmuz 2025,Perşembe Çin Hizmet/Bileşik PMI
03 Temmuz 2025,Perşembe Türkiye TÜFE (Aylık-Yıllık)
03 Temmuz 2025,Perşembe Almanya Hizmet/Bileşik PMI
03 Temmuz 2025,Perşembe Euro Bölgesi Hizmet/Bileşik PMI
03 Temmuz 2025,Perşembe OECD TÜFE (Yıllık)
03 Temmuz 2025,Perşembe ABD İşsizlik Oranı
03 Temmuz 2025,Perşembe ABD Tarım Dışı İstihdam
03 Temmuz 2025,Perşembe ABD Dış Ticaret Dengesi
04 Temmuz 2025, Cuma Euro Bölgesi ÜFE (Aylık-Yıllık)
Ekonomi ve finans sözlüğü
Likidite riski: Likidite riski, bir kurumun nakit ihtiyacını zamanında ve sorunsuz şekilde karşılayamama riskidir. Bu risk iki şekilde ortaya çıkabilir:Fonlama riski, kurumun kısa vadeli ödemeleri için yeterli kaynağa sahip olmaması durumudur.Piyasa likidite riski ise eldeki varlıkların ihtiyaç duyulduğunda kolayca ve değer kaybı yaşamadan nakde çevrilememesidir.