Kim demiş ‘Yaşlıyız’ diye

Abone Ol

Bugünlerde 'Ben yaşlıyım' kelimesini sık sık kullanmaya başladım. Hatta bu kelimeyi çok kullandığım konusunda bir de uyarı aldım. " Aaa ne yaşlısı, sen hepimizi cebinden çıkarırsın." Gerçi hepsini çıkaramam ama yine de fena  sayılmam hani. Peki o zaman neden böyle söylüyorum? Kendimi dinç, sağlıklı, zihnim açık hissetmeme rağmen bana "Yaşlıyım” dedirten nedir?

Sözler...

Sözlerde neler yok ki: “Senin yaşında biri bu kadar yorulmamalı.", "Sen anlamazsın, bu teknoloji işi."

Ya bakışlar…

Merhamet süsü verilmiş bir küçümseme. Ya da gereksiz bir şaşkınlık: "Aaa hala böyle şeyler yapabiliyor." bakışı.

Bizi yoran yaşadığımız yıllar değil, bu sözlerin, bakışların yükü. Bu yük altında bize neler oluyor? Neler olmuyor ki.

Kimimiz kabul ediyoruz yaşlandığımızı ve söylüyoruz. Kimimiz doktorun önermediği vitaminlere, ilaçlara dalıyoruz. Kimilerimiz de kırışıklıklarımızı düzelttirmek için botokslar, dolgular yaptırıyoruz.

Evet, bize yapılan "yaşlılık ayrımcılığı." Bu kavramı 1969'da gerontolog ve psikiyatrist Dr. Robert N.Butler ortaya atmıştır. Butler, yaşa dayalı ayrımcılığı tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi toplumsal bir önyargı ve ayrımcılık olarak tanımlamıştır. Yapılan bu ayrımcılık, zamanla kimliğimizi şekillendiren, sınırlarımızı çizen görünmez bir elbiseye dönüşüyor, sonunda kendi içsesimiz haline geliyor.

Biz yaşlı mıyız yoksa üçüncü yaşta mıyız? Yaşlı değiliz, üçüncü yaştayız. Üçüncü yaş biyolojik bir dönem değildir, zorunlulukların kalktığı, sonu-meli-malıyla biten kelimelerin kullanılmadığı, zihinsel olarak gençlik yaşıdır. Zihinsel gençlik, yalnızca unutkanlıkla sınanan bir beyin sağlığı değildir. Aksine; yaşamdaki canlılığa ve anlam arayışına duyulan içsel bağlılıkla ilgilidir.

Zihinsel olarak kendimizi genç hissettiğimiz üçüncü yaşta bize yapılan "yaşlılık ayrımcılığı", zamanla bizi etkiler ve bu durum psikolojide "mikroagresyon" olarak adlandırılır. Mikroagresyon, genellikle bilinçli olmayan küçük ama incitici söz, davranış ya da tutumlarla yapılan gizli ya da örtülü ayrımcılıktır. Bu davranışlar tek başına büyük gibi görünmeyebilir ama sürekli tekrarlandığında üzerimizde ciddi duygusal etkiler bırakabilir.

Bizi kırışıklıklarımız değil "işe yaramaz", "geride kalmış" veya "desteğe muhtaç" olarak değerlendirilmek endişelendirir. Bu kırışıklıklarda, beyaz saçlardan daha derin kimliksel bir tehdittir. "Çalışmıyor, üretmiyor, yeniliklere ayak uydurmuyor gibi bize dışardan çizilen profil bir süre sonra içselleştirilmeye başlanır ve kendimizi ne kadar genç hissedersek hissedelim "artık benlik bir şey kalmadı” duygusuna kapılabiliriz. Bu duyguyla sosyal hayattan çekilebiliriz, yeni deneyimlere kapıları kapatabiliriz, yaşla gelen potansiyel kazanımları görmezden gelebiliriz. Çünkü yaşlı görünmek bir değer kaybı gibi hissettirebilir.

Oysa üçüncü yaş; üretmenin, paylaşmanın, derinleşmenin ve bazen de ilk kez gerçekten “kendin olmanın” zamanıdır. Yeter ki bu dönem başkalarının gözünden değil, kendi iç gözümüzle yaşanabilsin.

Yaş ne başkalarının bakışları, sözleridir ne takvimdeki bir rakamdır. Yaş insanın kendi zihninden yükselen bir sestir.

Evet, "Ben yaşlıyım" demek bazen bir kalkan, bazen sosyal bir uzlaşma bazen de kendi kendini onarma biçimidir. Ama en önemli soru şu: Bu cümleyi ben mi söylüyorum yoksa bana söyletiliyor mu?