10 liranın arkasındaki adam: Cahit Arf

10-liranin-arkasindaki-adam-cahit-arf
Hayrettin FİLİZ
9 Mart 2020

Türkiye, 12 Eylül 1980 günü yapılan askeri darbe günlerine sürüklenirken, öne çıkmış bazı akademisyenler Genel Kurmay Başkanlığı’na çağrılır. Bu davet, görüş almak için değil, daha çok suçlamak içindir aslında. Çağrılanlardan biri de dünyaca ünlü matematik dehası Cahit Arf’tır. ODTÜ’den Cahit Arf’dan başka, birkaç genç bilim adamı daha çağrılmıştır Genel Kurmay’a. Cuntacı paşalar, onların deyimiyle, üniversitedeki “anarşinin sorumlusu” olarak, Cahit Arf’ı ve diğer genç akademisyenleri suçlamaya kalkarlar: “Bizim de harp akademilerimiz var, oralarda da üniversite seviyesinde eğitim veriliyor ama oralarda hiçbir karışıklık olmuyor. Nedir bu üniversitelerin hali Cahit Bey?” Niyetini belli eden bu soru üzerine herkesin gözü, en deneyimli bilim insanına, hocaların hocası Cahit Arf’a döner. Bilimin ve özgür düşüncenin temsilcisi olması gereken üniversiteler adına çok kısa, oradakilerin asla anlayamadığı ama unutulmaz bir konuşma yapar Cahit Arf: “Bu çocuklar hiçbir zaman kendilerine öğretilenleri sorgusuz sualsiz ezberlemezler ve doğruluğuna kayıtsız şartsız inanmazlar. Çünkü biz bile öğrettiğimiz şeylerin doğruluğundan şüpheliyiz. Eğer öğreteceğimiz her şeyden emin olsaydık orası zaten üniversite olmazdı! Ülkedeki karışıklığın ve olası ihtilallerin gerçek sorumluları, gerginlik içine itilmiş büyük sayıların korkunç gücünü hesaplayamayan yöneticilerdir.”
Bugün kullandığımız 10 Türk Lirası’nın arkasında resmi bulunan, dünya matematik tarihine geçmiş büyük bilim insanımız Cahit Arf’ı kaçımız hakkıyla tanıyoruz, çok merak ediyorum. “Ezberleyerek değil keşfederek anlamak gerekir” diyen Arf’ı 10 liranın arkasındaki adam diye anmak hem kendimize hem de tarihimize karşı ne büyük ayıp!
Cahit Arf; baba Yusuf Bey ve anne Lütfiye Hanım’ın çocuğu olarak, 11 Ekim 1910 günü Selanik’te doğar. Mustafa Kemal’in hemşerisi olan Arf, 1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı sırasında, ailesinin göç etmesiyle, İstanbul’a gelir. İlkokul yıllarının bir kısmı İstanbul Beşiktaş’ta, kalan kısmı da İzmir’de geçer. İstanbul Beşiktaş’taki okulda çıkan bir yangın yüzünden, oradan ayrılıp, Süleymaniye’ye geçer küçük Cahit. Oradan da İzmir’e taşınırlar.
“İlk önce İstanbul’a sonra İzmir’e taşındık. İzmir Sultanisi’nde beşinci sınıfta bir öğretmene rastladım. Aslında öğretmen değildi. Liseyi bitirmiş, İstanbul’a gidip dişçi olacak, bunun için paraya ihtiyacı var; parayı biriktirmek için öğretmenlik yapıyor. Bu genç benimle ilgilendi, çünkü gramerim çok iyiydi, lineer sistemlerle icra edilen problemleri de çözebiliyordum. Bana Öklid geometrisinin ilk teoremlerini ispat ettirdi. En sonuncusu da Pisagor teoremiydi. Bunu beceremedim ve kendisine söyledim. Bunun üzerine bana o anlattı. Bu adam sayesinde ben matematikle ilgilenmeye başladım. O dönemler matematiğe pek hevesim yoktu. Güçlü tarafım gramerdi. Bir başka merakım da resim yapmak, Vatan-Millet-Sakarya yazıları okumak… O zaman İstiklal Harbi’ni yaşayan her genç çocuk böyleydi zannediyorum.” (Meraklısına Not; Sözü edilen öğretmen Nazmi İlter’dir.)
Arf’ın ailesi, geleneksel algıya yakın ancak çocuklarına da düşkün bir ailedir. Örneğin, öğrencinin ‘sokakta zaman geçirmek yerine’ tüm zamanlarında dersine çalışmasını doğru bulan bir ailedir. Çünkü varlıklı bir aile değillerdir ve çocuklarının başarılı olması onlar için çok önemlidir. Bu anlayış birçok çocuğun kayıp gitmesine, kaybolmasına neden olurken, Cahit Arf’ın –dönem gereği- taşıdığı yüksek yurtseverliğine de uygun bir anlayış olduğundan, o günlerin hayıflanmasını yıllar sonra şöyle anlatacaktır büyük bilim adamı: “Ailem sınıf değiştirmekte olan bir aile idi. Dolayısıyla bu tip ailelerde olan komplekslere sahipti. Bir mahalle çocuğu kavramı vardı ailemde. Beni sokağa koyuvermezlerdi. Çünkü mahalle çocuğu olabilirdim ve bu da özenilecek bir şey değildi. Bu hava içinde bir çocuk kendi içine kapanıyor, oyununu kendi başına kuruyor. Çocukluğumda mütemadiyen kağıttan oyuncaklar yaparmışım. Bu bir bakıma faydalı olmuş. Oyuncak icad ediyor ve mütemadiyen etrafımı müşahede etmeye çalışıyordum. Okuldaki diğer öğrencilerle hiç oynamadım, utangaç bir çocuktum… Ailem okulun dışına çıkmama izin vermiyordu, ancak okul iyi gidiyordu.” (13 Eylül 1980’de Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Onur Doktorası aldığı törende yaptığı konuşmadan.)
Yaratıcı zekası, ilk çocukluk yıllarında kendini göstermeye başlar. Onun çocukluğu tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin yeşermeye başladığı günlerdir. Cahit Arf’ın göz yaşartan hikâyesi, o günlerde yetişen birçok bilim ve sanat insanımızın da hikâyesini çağrıştırır. Ülkesine inanan çocuklar kuşağıdır o kuşak. Atatürk’ün ve başta efsane Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yle başlayan hamlenin, bilime ve sanata verdiği önemin, bunun toplumları nasıl ileri ittiğinin bilincinde olan yöneticilerin kuşağı!
“Biz Adana’dayken hava çok sıcak olunca geceleri dama çıkılırdı. Evimizin önünde gazino gibi bir şey vardı; orada bir gün bir film oynattılar. Biz de damdan seyrediyorduk. Fakat filmler hep yabancı dilde konuşuluyordu. Ben o zaman biraz Fransızca biliyordum, fakat konuşulanları anlamıyordum. Yanımızda Fransızca bilen genç bir hanım vardı ve bizim damda toplanan gruba filmi tercüme ediyordu. Annem babam da “Bak işte sen de böyle Fransızca öğrenirsen bunu sen de yapabilirsin” diyerek beni teşvik etmeye uğraşıyorlardı. Onlara “Ben yabancı dil öğrenmeyeceğim” dedim. Nedenini sorunca, “Çünkü öyle çalışacağız ki onlar bizden öğrenecek, keşifleri biz yapacağız” diye cevap verdim.”
O günlerin heyecanını hatırlamak için şöyle kısa bir hafıza yolculuğu yapalım mı? Aynı günlerde, ilk kadın kimya profesörümüz Remziye Salih Hisar, Madam Curie’nin laboratuarında kimya öğrenen ilk ve tek Türk kızıdır. Ötede, İzmir’i İzmir yapan; Foça, Çandarlı kazılarıyla daha çok bilinen, dünyaca ünlü arkeologumuz Ekrem Akurgal, aynı günlerde konusunda uzmanlaşması için yurt dışına gönderilmiş; İyonya kültürü üzerine yaptığı kazı ve çalışmalarla Legion D’Honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir… Ya da şiirlerini ezbere bildiğimiz Cahit Sıtkı Tarancı, büyük edebiyatçımız Sabahattin Eyüboğlu’nun izleri ortada… Hukuk alanındaki ilk profesörlerimizden Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da o heyecanlı çocuklardan biridir. 5 ciltlik Medeni Hukuk kitabının yazarı, Ordinaryüs Profesör, iki kez Hukuk Fakültesi Dekanı olması şansla açıklanabilir mi? O çocuklardan biri olan, 1971 yılında ‘devlet sanatçısı’, 1985 yılında da ‘sanatçı profesör’ unvanı verilen, büyük müzik adamı Ahmet Adnan Saygun’un çalışmalarını sadece taşlar ve kafasının içi taşlaşmış olanlar bilmez. Sonra gün geçtikçe daha da doğru anladığımız büyük hikâyeci Sabahattin Ali, diğerleri…. Cahit Arf işte bu kuşağa ait altın çocuklardan biridir. Onlar yeni Türkiye’nin prometyuslarıdır. Bilime ve sanata inanan, yurtsever çocuklar!
1926 yılına gelindiğinde, Fransız Frankı’nda büyük bir değer kaybı yaşanır ve Cahit Arf’ın babası, elindeki tüm mal varlığıyla Fransız Frankı alarak, bunu çocuğunu Fransa’da okutmak için kullanır. Bu kararda, İstanbul ya da İzmir’de çocuk okutmaktan daha ucuza gelen maliyet hesabının da etkisi vardır.
“Beni Fransa’ya gönderdiler. Orada St. Louis Lisesi’ne yazıldım. Liseyi üç senede okuyacak yerde iki senede bitirdim. Fakat o sırada babamın frankları tükendi. Türkiye’ye döndüm. Maarif Vekaleti’nin açtığı Avrupa imtihanlarına İzmir Sultanisi beni namzet gösterdi. İmtihanı kazandım ve bu şekilde babamın derdi de bitti.”
Cahit Arf sınavı kazanarak tekrar Fransa’ya gider. İki yıl hazırlık okuduktan sonra, birbirinden değerli iki okulun sınavlarına girer. Hem École Normale Supérieure, hem École Politéchnique’in sınavlarına… Birincisi Fransa’daki birçok ünlü bilim adamının yetiştiği bir okulken diğeri sivilleri de alan bir askeri mühendislik okuludur. Her ne kadar gönlü École Normale Supérieure’de olsa da şöyle yazar yıllar sonra: “Baktım Politéchniqué de hoşuma gider gibi oluyor. Hani bir acaip kuyruklu, külahlı şapkalar vardır ya Napoleon zamanında, öyle başlıklar vardı, kılıçları vardı. Sokakta kılıçla dolaşırlardı. Ben de ona heveslendim.” İki okulun da sınavını kazanmıştır Cahit Arf. Ancak aklı şatafatta kalmış olsa da, mantığına dayanarak École Normale Supérieure’e kaydolup, üç yıllık okulu iki yılda bitirir. Bu başarısının nedeni hakkında sağlam bir görüşü de vardır: Ait olduğu toplumu gururlandıracak bir bilimsel çalışkanlık içinde olmak!
“École Normale’e girdikten sonra yeni şeyler arama fikri gelişti bende. Daha öncesine dayanan bir problemim vardı. Cetvel ve pergelle yıldız çizmesini bir türlü beceremiyordum. Bu biraz hokkabazlık isteyen bir iş. Neden istediğim de malum; bizim bayrağımız ayyıldız. Çiziyordum fakat hep takribi olarak. Bunu da Fransa’da öğrendim.”
Okulu bitirip Türkiye’ye döner Cahit Arf. Bir süre Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra doçent adayı olarak İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümü’ne geçer. 1937 yılında, doktora yapmak üzere Almanya Göttingen’e gittiği yıldır. Göttingen Üniversitesi matematik alanında dünyanın dikkatle izlediği görkemli kuramların üretildiği bir matematik zirvesidir. Ancak aynı günlerde yükselen faşizm nedeniyle, arî Alman olmayan birçok bilim insanı Almanya’yı terk etmek zorunda bırakılmıştır. Altın çağ, bilimden ve sanattan uzak faşizmin vahşeti altında son bulmak üzeredir.
Cahit Arf, Almanya’dan ayrılmayan birkaç önemli matematikçiden biri olan Hasse’nin asistanı olur. Deneyimli hoca ve heyecanlı, çalışkan asistanın işbirliği matematiğe yeni bir soluk katar. (Meraklısı için samimi bir özür; Bu yazının yazarı bir matematikçi olmadığından bu yeni kuramı açıklayamadığı için çok üzgün. Ancak Prof. Gündüz İkeda’nın yardımına başvurmak onu biraz rahatlatıyor.)
“1920 ve 1930 yılları arasında cebirsel sayılar teorisi olağanüstü şekilde gelişti. Büyük sıçramanın ana noktasını teşkil eden çalışmayı yapan kişi Takagi adında bir Japon. Takagi’nin çalışması içindeki boşluklar da Alman matematikçi Artin tarafından tamamlanmıştı. Takagi-Artin’in geliştirdiği Class Field Teorisi denilen bu teori, Abelian (Komütatif) adı verilen durumlar için geçerliydi. Abelian olmayan (Non-komütatif) durumda bu Class Field teorisine karşılık gelen şey hâlâ yok. 1937’de Cahit Bey, Göttingen’e gittikten sonra Hasse ona hangi konuda çalışmak istediğini sorunca o da bu Non-Komütatif Class Field üzerine çalışmak istediğini dile getirmiş. Hasse ona bunun çok zor olduğunu, çok acele ettiğini söylemiş. Cahit Bey bunun üzerine tek başına çalışmış ve bir buçuk yıl sonra da doktorasını tamamlamış. Cahit Arf’ın bu çalışmayla elde ettiği sonuçların bir kısmı ise şimdi literatürde “Hasse-Arf teoremi” diye geçiyor!”
1932 yılında yurda dönen Cahit Arf, matematiğin altın çocuğu olarak tüm dünyanın dikkatle izlediği biridir. Ancak geleneksel bilimsel bakış yoktur onda. O bilime başka bir pencereden bakmaktadır. Gerçekçi, eleştirel, ilerici ve özgür bir pencereden.
“1932’de matematik eğitimimin okul devresini bitirerek yurda döndüğümde o zamanki Milli Eğitim Bakanlığı’nda bulunan yaşlı bir dostumla ne yapacağımı konuşurken, kendisine gençliğin safdil idealizmi ile, bir Anadolu kasabasında matematik öğretmenliği yapmak istediğimi ve orada öğrencilerimle matematik hocalığı yaparak ilgilenmek istediğimi, onlara, mesela Marx ve Nietzsche’yi okuyacağımı, elimden geldiği ölçüde tartışma ortamı açacağı söyledim. O zamanın heyecanlı bir tarih öğretmeni olan yaşlı dostum, hayretle, matematik, Marx ve Nietzsche arasındaki münasebetsizliği işaret etti. Buna yanıtım şu oldu: “Amacım, öğrencilerime şu veya bu görüşü telkin etmek değil, özgür insanlar yetiştirmektir.” O zaman kastettiğim özgürlük bugün mutluluğumuz için bir bakıma en çok gerekli olduğu kanısında olduğum önyargılardan kurtulma idi. Kanımca Milli Eğitimin temel ilkesi şu veya bu şekilde şartlanmış gelecek kuşakların yetiştirilmesi değil; tam tersine, gelecek kuşakların şartlanmamış, olayları olduğu gibi gören, her olayda, her davranışında neden diye sorabilen ve bu soruya doğal, mantıksal yanıtlar verebilen kişiler olarak yetiştirilmiş olmalıdır.” (Haziran 1976 tarihli Özgür İnsan Dergisi’nde yayımlanan yazısından)
1943’de Profesör unvanı alır Cahit Arf. “Bundan sonra kötü bir iş yaptım” diyor bilim adamı, “çevreden alkış aradım. Bunun için de çevreden mühendislerle konuşup onların işlerini anlamaya çalıştım. Onların bir problemini çözersem beni alkışlarlar diye düşündüm.” Yakın arkadaşı Mustafa İnan’ın doktora tez çalışması sırasında Cahit Arf’a yönelttiği bir soru onun yapı desteklenmeleri için ‘optimal profil tasarımı’ üzerine eğilmesini sağlar. İnan soruna fotoelastisiteye dayandırılmış deneysel yöntemlerle yaklaşırken Arf da onun profilleri için teorik, formüllere dayalı matematiksel modeller geliştirmeye başlar. Ancak çok kısa sürede bilim adamının ne olması gerektiği konusunda idealist bir gençken ulaştığı saptamaya geri döner: “Alkış kazandım. Hatta İnönü Mükafatı bunun için verildi bana. Fakat böyle alkış için iş yapmak iyi bir şey değil. İnsan zannediyorum ki kendi problemini bütün gücü ile yapabildiği kadar götürmeye çalışırsa bilime çok daha büyük bir katkısı olur.”
1955’te Ordinaryüs Profesör olan Cahit Arf 1962’ye kadar İstanbul Üniversitesi’ndeki görevini sürdürür. 1964-1966 yılları Cahit Arf’ın Princeton’da Institute for Advanced Study (İleri Araştırmalar Enstitüsü) nde araştırmalarına devam ettiği dönemi kapsar. Daha sonra California Üniversitesi’nde misafir öğretim üyeliği yapan Cahit Arf, 1967’de Türkiye’ye dönerek Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü’nde çalışmaya başlar. Onun ODTÜ’de bulunduğu dönemde öğrencisi olan Prof. Turgut Önder, Cahit Arf’ı anlatıyor: “Cahit Bey’in her zaman anlatmaya çalıştığı şey, her kanıtın arkasında bir fikir olduğudur. Tesadüflerle kurulmuş, sınama yanılmayla bulunmuş şeyleri pek sevmezdi. Ondan aldığım en önemli şeylerden biri buydu; bir şeyi önceden keşfetmeye çalışmak! Bu, başarılı matematikçilerin genelde benimsedikleri bir şey; ama ben bu fikri Cahit Bey’den almıştım. Ondan öğrendiğim ikinci şey de o sıralar pek meraklı olduğumuz soyut kanıtların hayatla ilişkisini kurmaya çalışmak oldu. Somut üzerine eğilmemizi daha sonra soyutla birleştirmemizi isterdi… Birisi bir seminer verdiğinde ilk sorusu şu olurdu: ‘Bunu neden yapıyorsun?’ En önemli şeylerden biri ‘belleme’ye (ezbere) karşı oluşuydu.”
Cahit Arf, tüm yaşamı boyunca bilimin çalışkan karıncası olur. 1963’te kurulan TÜBİTAK’ın kuruluş ve gelişmesinde büyük emeği olan Cahit Arf, yıllarca bu kurumun Bilim Kurulu Başkanlığında da bulunur. 1985-1989 yılları arasında ise Türk Matematik Derneği Başkanlığı yapar. Bu çalışmaları onlarca ödül kazandırır Arf’a. 1974’te TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980’de Karadeniz Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden, 1981’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden aldığı onur doktoraları, Aralık 1993’te Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyeliği ve 4 Şubat 1994’te Fransa’dan ‘Commandeur des Palmes Academiques’ onurlandırmaları onun olduğu kadar bizim de göğsümüzü kabartan ödüllerden bazıları… Prof. Hilmi Demiray, Cahit Arf’ı ilk kez TÜBİTAK Bilim Ödülü aldığı törende gördüğünü ve konuşmasından çok etkilendiğini söylerken bakın ne diyor: “O zaman anladım; insan büyüdükçe ne kadar alçakgönüllü olabiliyor… Bir sözü vardı: ‘Bilim adamlığı bir meslek değil bir yaşam biçimidir. Bilim insanının amacı anlamaktır. Ama büyük harflerle anlamak!’ Bunu en iyi uygulayan da yine kendisidir. Bugün 83 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala matematikle, bilimle bütünleşmiştir… Bütün hayatını gençleri yetiştirmeye adadı. Gösterişli hayattan sürekli kaçan biriydi. Çoğu insan diplomayı alıp bir yerlere gelmek; profesör, rektör olmak isterken onda bu yoktu…”
Prof. İkeda Cahit Arf’la ilgili olarak ODTÜ tarafından hazırlanan broşürde, onun yeni fikirler ve enerjiyle yüklü bir insan olduğunu, her bir problem için kendine özgü bir yaklaşım kullandığını, bu yaklaşımınsa bütünlük içerdiğini yazacaktır yıllar sonra. Ancak derin bir hüzünle, Cahit Arf’ın çalışmalarının Türkiye’den çok yurtdışında gördüğü ilgiden duyduğu üzüntüyü dile getirerek… “Bilim adamlığı Cahit Arf için kendisinin de söylediği bir yaşam biçimi. Hem de öyle bir noktaya kadar ki, yaşamı boyunca bilimin sekteye uğradığını düşündüğü her durumda bütün enerjisiyle çözümler aradı, gerektiğinde karşı koymayı bildi; yanlış yönlendirilen üniversitelerden, yanlış saptanmış eğitim politikalarından, gençlerin “anlama” yerine “belleme”ye yöneltilmelerine kadar her durumda. Düşüncelerini olduğu gibi, açıklıkla, çekincesiz, karşısındakilerin rütbe ya da unvanlarına aldırış etmeksizin cesaretle ortaya koyarak… Bunun çarpıcı bir örneği ise ODTÜ’nün 1977’de düştüğü krizde üstlendiği rol. Bu sırada Üniversite Konseyi’nin bir üyesi olarak üniversitenin kaba kuvvete karşı savunulmasında aktif bir rol oynamıştı.”
Büyük bilim insanımıza yapılan en büyük haksızlık onu aktüelin vahşi dişlerine iten zihniyete karşı durmamaktır bugün. Matematik dersinde Cahit Arf’ı anlatan öğretmen, cebinden bir 10 lira çıkararak, Cahit Arf’ı anlatmaya çalışır öğrencilerine. Onun fotoğrafını ve yanında yer alan formüllerden söz eder. Öğrenci, sözüm ona şaka yapma kılığında şöyle der öğretmenine; “Öğretmenim, parayı bana verin de evde formülü çalışayım.” Bittiğimiz yer işte burasıdır; aktüele ve duyarsızlığa normalmiş gözüyle baktığımız ve hatta tüm utanmazlığımızla o kepazeliğin ortağı olduğumuz yer!
Oysaki Cahit Arf ne demişti; “Yayılmasını istediğim bir şey var: Çocuklarımızın bellemekten kurtarılması, anlamaya çalışmalarını sağlamak. Bazı gençlere böyle bir etki yapmış olduğumu ümit ediyorum. Bizde okullar hâlâ böyle değil. Belletiyorlar. Şimdi önemli olan çabuk ve kolay kazanmak. Bizim memleketimizde insanlar bilgiyi satmak için kullanıyorlar; neşretme amacı da bu. Bilim bu değil. Bilim, algılarımızı tasnif edip kavramlar haline getirip bu kavramları neden-sonuç münasebetiyle organize etmektir. Matematik endüktif (tümevarımsal) bir bilimdir ve bu endüktif bilim sonsuz kümeler için geçerli. Bu sonsuzlukları endüktif bir şekilde kavrıyoruz ve kavradığımız zaman da o sonsuzluğu hissediyoruz. Sınırsızlığı. Ve bu bize mutluluk veriyor çünkü ölümü unutuyoruz… Herkes ölümsüz olduğunu hissettiği alanda çalışmak ister. Ben de matematikte kendimi ölümsüz hissettim.”
Cahit Arf, aynı zamanda Oğuz Atay’ın da hocasıdır. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar gibi önemli eserlerin yazarı Oğuz Atay, bir Cahit Arf biyografisi hazırlamış ancak hazırladığı biyografi yayımlanmamıştır. Cahit Arf, 26 Aralık 1997 günü, İstanbul Bebek’deki evinde yakalandığı ağır bir kalp hastalığı nedeniyle aramızdan ayrılır. İstanbul Üniversitesi’nde yapılan törenden sonra İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilir Cahit Arf. Gururla, şerefle, onurla! İnandığı gibi yaşadığı bir hayatı ardında bırakarak! Biz Arf’ı unutmadık hiçbir zaman. Ancak bir şeyi daha unutmadık; 31 Aralık 1997 tarihli Milliyet gazetesinde Cahit Arf’ın ölümünü yazan Hasan Pulur’un işaret ettiği bir notu: “Cumhurbaşkanı Arf’ın cenazesine gitmeliydi!” (Meraklısına Not; Dönem içinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di.)

Kadınlara özel beslenme ipuçları

eskinazi-asgari-ucret-fazla

Jak Eskinazi: İhracat çok artacak hayallerine kapılmayalım sonra hüsran yaşarız