15-29 yaş arasındaki 5 milyon 852 bin kayıp gencimiz nerede?

Serkan AKSÜYEK
5 Ekim 2020

Bir ülkeye ve o ülkenin ekonomisine duyulan güven, kamu otoritelerinin açıkladığı rakamlara duyulan güven ile doğrudan ilgili…
Hatırlayınız…
2015 yılında Yunanistan’ı etkisi altına alan krizin kök sebepleri arasında, Yunan Maliye Bakanlığı’nın Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’ne (EUROSTAT) verdiği rakamların manipüle edildiğinin ortaya çıkması vardı. Komşumuzu derin bir ekonomik ve siyasi krize sokan bu hatalardan bizim de alacağımız çok ders var.
Tüm yazı ve yorumlarımızda TÜİK ve Merkez Bankası başta olmak üzere kamu otoritelerinin resmi verilerini kaynak alıyoruz. Son yıllarda bu verilerin hesaplama yöntemlerinde sıklıkla yapılan değişikliklerin inandırıcılık sorunu yarattığını söylemek mümkün.
Sözgelimi işsizlik…
Türkiye’nin adeta sosyal bir yarası olan işsizliğin, pandemi dönemi ile ciddi bir artış gösterdiğini biliyoruz.
Ama rakamların dili farklı.
Kısa Çalışma Ödeneği, Nakdi Ücret Desteği, İşsizlik Ödeneği gibi kamu yardımlarından yararlananların resmi verilerde “işsiz” olarak görünmüyor.
Keza “iş aramaktan umudunu kestiği için işsiz sayılmayan” 4 milyon 575 bin insanımız var.

KAYIP GENÇLER NEREDE?

Ve işsizlik verilerinde bence hepimizin sırtını ürpertmesi gereken durum, 15-29 yaş aralığında olup ne okuyan, ne çalışan, ne staj gören; ne yaptığı, ne yediği, ne içtiği, geçimini nasıl sağladığı bilinmeyen 5 milyon 852 bin gencimiz…
Hayatlarının en verimli ve öğrenmeye en açık oldukları döneminde, sokaklarda başıboş gezen, ana babasının –büyük olasılıkla emekli maaşından- cebine koyduğu harçlığa mahkûm gençlerimiz bunlar.
Bir bölümü kayıt dışı ve sosyal güvenceden yoksun olarak çalışıyor kuşkusuz.
Kayıp bir kuşak yetiştiriyoruz ellerimizle!
Yaş gruplarına bakıldığında;
15-19 yaş aralığında 1 milyon 206 bin kişi; 20-24 yaş aralığında 2 milyon 225 bin kişi (Yüzde 38,7); 25-29 yaş aralığında 2 milyon 421 bin kişi (Yüzde 39,5) bu kapsamda bulunuyor.
Eğitimi, donanımı, mesleği olmayan bu gençlerin; hayata nasıl bağlanacaklarını, nasıl ev-bark sahibi olacaklarını düşünebiliyor muyuz?
Zaman su gibi akıp gidiyor.
10-15 sene sonra bu gençlerimiz isteseler de işgücüne katılamayacaklar. Ve yepyeni bir sosyal yaranın kapısını aralayacaklar.
Siyasetçilerimizin ağzından sıklıkla işittiğimiz “Genç nüfusumuz en büyük avantajımız” mottosunun tam bir balon olduğu, bu verilerden çok net anlaşılıyor. Gençlerine gelecekte umut dolu bir yaşam vaadi sunamayan, onlara çağın gereği olan bilimsel eğitimi veremeyen, ortalama bir refah seviyesi yakalamalarını sağlayacak iş olanaklarını açamayan bir ülke; bence genç nüfusu ile övünmemeli.
Övünmeyi bir kenara bırakın, bu gençlerin ilerleyen yıllarda, orta yaşlara geldiklerinde hangi toplumsal sorunların paydasında yer alacaklarını iyi düşünmeli…

“TÜİK’E GÖRE” İŞSİZLİK!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son olarak 10 Eylül’de açıkladığı verilere göre işsizlik oranı Haziran ayında yüzde 13,4. İşsizlerin ve istihdam edilenlerin tamamını kapsayan işgücü, haziranda geçen yıla göre 2 milyon 134 bin kişi azalmış ve 30 milyon 632 bin kişi olmuş.
15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,3 puanlık artışla yüzde 26,1; istihdam oranı ise 6 puan azalarak yüzde 28,2 olarak gerçekleşmiş…
Tüm bunlara bakarak, TÜİK’in işsizlik rakamlarının inandırıcı olduğunu söyleyebilir miyiz?
İşsiz olduğu son 4 haftada iş bulamadığı için, resmi işsizlik verisinden düşülen 4 milyon 575 bin kişinin işgücüne dâhil edilmeme sebepleri arasında; mevsimlik çalışan olmaları, ev işleriyle meşgul oldukları için çalışmayı tercih etmemeleri, eğitim/öğretim, emekli, çalışamaz halde olmaları, çalışmaya hazır olsa da iş bulma ümidi olmadıkları için resmi olarak iş aramamaları bulunuyor.
Son olarak “Diğer” kategorisinde sayılan, mevsimlik çalışma, ev kadını olma, öğrencilik, irad sahibi olma, emeklilik ve çalışamaz halde olma gibi nedenlerle iş aramayıp ancak işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirten kişiler bulunuyor.

TURİZMCİLER, “KEŞKE 3 AY DAHA YALAN SÖYLESEYDİK” Mİ DİYOR?

Kamunun açıkladığı verilerin güvenilir ve doğru olması, en çok da sağlık alanında hayati önem taşıyor. 14 Eylül 2020 tarihli Ege Telgraf’ta yayınlanan köşe haberimizde, salgının merkez üssü haline gelen Ankara Şehir Hastanesi’nde görevli bir doktorun anlattıklarına yer vermiş, “Sağlık Bakanı’nın her akşam açıkladığı korona virüs verilerinin gerçeği yansıtmadığı, sadece Ankara’da her gün en az 2 bin Kovid-19 pozitif vaka tespit edildiğini” sütunlarımıza aktarmıştık. Sayın Bakan’ın geçen hafta “Pozitif vakaları değil, yatan hasta sayısını açıklıyoruz” demeci, olayı tüm çıplaklığı ile önümüze seriyor.
Dikkatimi çeken terslik ise şurada:
Turizm sektörü temsilcilerimiz, Bakan’ın bu açıklamasından rahatsız olmuş. Sözgelimi kısa adı ETİK olan Ege Turistik İşletmeler Birliği Başkanı Mehmet İşler, “İngiltere Ulaştırma Bakanı, Sağlık Bakanımız’ın bu açıklamalarını ihbar kabul etti. Türkiye’nin bilerek verileri dünyadan sakladığını iddia etti ve Türkiye’yi Güvenli Seyahat Koridoru’ndan çıkardı. Sağlık Bakanımız keşke bu açıklamayı üç ay sonra yapsaydı. Onun bu açıklaması yüzünden sezonu üç ay erken kapattık. Yüzde 50-60 doluluk oranımız, ekimde yüzde 70’e çıkacaktı.” diyor…
Yani, “Bakan keşke üç ay daha gerçek rakamları gizleseydi, Türkiye’de Kovid pozitif teşhisi konan insanların sayısının, açıklanan rakam olmadığını bilmeseydik daha iyiydi.” diyor.
İngiltere Ulaştırma Bakanı’nın kararının bir “iddia”ya göre değil, T.C. Sağlık Bakanı’nın milyonların önünde “canlı yayında itiraf ettiği demecine” dayandığını unutuyor.
Sorumsuzluğun bu kadarına pes diyorum…
Üç beş turist daha fazla gelecek diye, bir milletin gerçekleri öğrenmesinden rahatsız olmak, iş dünyasının temsilcilerine yakışmıyor.
Bu açıklamaların, günün birinde sorumlularının karşısına çıkarılacağı unutuluyor…

 

89 YIL ÖNCESİNDE BİR DEVLET ADAMLIĞI DERSİ

Tasarruf sözcüğü, bizim gibi 40’lı yaşlarını yarılayıp geçenlerin çocukluklarında toplumsal bilincin ayrılmaz bir parçasıydı.
Aileler, gelir seviyeleri ne olursa olsun, çocuklarına bu bilinci aşılamaya özel gayret gösterirlerdi. Bu durum 80’li yıllardan itibaren bozuldu.
Siyasetçilerin görgüsüzce ve şatafat içinde yaşamaları, “itibardan tasarruf olmaz” saçmalığını anayasa gibi benimsemeleri, ülkeyi krizden krize koşturmaları ile borç içinde yüzen Türk ekonomisi belini doğrultamadı.
Oysa Cumhuriyetin ilk kuşak yöneticileri, bu konuda çok dikkat çekici hususiyetlere sahipti. Milletin parasını, devletin kaynaklarını harcarken kılı kırk yararlardı.
Bu hafta sizi 1931 yılına götürmek istiyorum.
Başbakan İsmet İnönü, ilk yurt dışı gezisini Yunanistan’a gerçekleştiriyor.
1919-1922 yılları arasında ülkemizi işgale yeltenen ve hak ettiği dersi alan Yunanistan ile siyasi ilişkiler 30’lu yıllarda adeta bahar dönemini yaşıyordu.
Balkan Antantı’nın 1934’te imzalanmasından kısa süre önce Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos, 12 Ocak 1934’te Atatürk’ü dünya barışına yaptığı katkılardan ötürü “Nobel Barış Ödülü”ne aday göstermişti.
Çok değil on sene öncesine kadar kanlı bir boğazlaşmaya girdiğimiz Yunanistan’ın Başbakanı Venizelos’un özel daveti ile gerçekleşen bu ziyaret için 1 Ekim 1931 günü İstanbul’dan vapura binen İnönü’nün yanında eşi Mevhibe Hanım ve iki çocuğu da bulunuyordu.
Gemi 3 Ekim sabahı Pire Limanı’na yanaştı. İnönü, eşi ve çocuklarının resmi ziyarete dâhil olmadıklarını belirterek gemiden ayrılmamalarını özellikle belirtmişti.
Resmi ziyaretler sırasında İnönü’yü yalnız gören ve nedenini soran Venizelos, durumu anlayınca şaşkınlığını ifade etmişti. Ve ısrarları bıkkınlık düzeyine gelince, Mevhibe hanım ve çocuklarını bir araçla Pire Limanı’ndan aldırmış, Atina’da bir resmi misafirhanede konuk etmişti.
Bugün pek çok siyasetçinin eminin dudak bükeceği bu tutum, genç Cumhuriyetin hangi medeniyet kültürü üzerine inşa edildiğini çok güzel özetliyordu…

 

“YAŞAYAN HABER” İÇİN TEBRİKLER ONUR ÇAKIR…

Gazeteci arkadaşımız Onur Çakır’ın yönettiği Gündeme Bakış haber sitesi, gazetecilikte epeydir unuttuğumuz “yaşayan haber” türünü yeniden hatırlattı bize.
Ve siyasetçilerin de tıpkı “Eski Türkiye”de olduğu gibi, kavga etmeden, gülen yüz ifadeleri ile konuşabileceklerini gösterdi.
Çok zor değilmiş yani…
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Hamza Dağ, CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel, Buca Belediye Başkanı Erhan Kılıç ve MHP İzmir İl Başkan Yardımcısı Fatih Şimdi’nin üniversiteden sınıf arkadaşı oldukları bilgisine ulaşan Onur, hepsini bir kafede buluşturarak harika ve yaşayan bir habere imza atmış.
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu dört sınıf arkadaşının keyifli sohbeti, hayatımızın siyaset dışındaki alanlarında da lezzet alabileceğimiz yönler olduğunu anlatıyor.
Son yıllarda iyice keskinleşen ötekileştirme siyasetinin bizleri nasıl boğuntuya soktuğu, haberde içimizi ısıtan gülen yüz ifadeleri ile daha iyi anlaşılıyor.
Okurlar biliyor, hiçbir siyasi partinin üyesi değilim. Oy vermeyi ciddiye alsam da, doğrusu mevcut siyasi yapılar içinde sempati ile baktığım bir adres yok.
Ama siyaseti işimiz gereği izlerken, Onur Çakır’ın çektiği karelere duyduğumuz özlemin büyüklüğünü bir kez daha anladım.
Eskiler “Yüz, yüzden utanır” derlerdi.
Doğru demişler gerçekten…
Darısı, sadece kameralar önünde atıp tutan değil, yüz yüze ve hepimizin önünde konuşabilen siyasetçilerin olsun.

 

ÜÇÜNCÜ KEZ SORUYORUZ: DEVLETİN PARALARI ALİAĞA’DA BATTI MI BATMADI MI?

Bu sütunlarda iki kez sorduğumuz bir sorunun cevabını alamıyoruz…
Tıpkı Foça İlçe Milli Eğitim Müdürü için İzmir Valisi Yavuz Selim Köşger’e iki haftadır; geçen Ramazan ayında yaşadığımız Çav Bella rezaleti için İzmir Emniyet Müdürü Hüseyin Aşkın’a dört aydır aynı soruları sorduğumuz gibi.
Sayın Valimize ve Emniyet Müdürümüze konuların fikri takibimizde olduğunu hatırlatalım, sayfalarımızın kendilerine açık olduğunu belirtelim.
Gelelim asıl konumuza…
Yaklaşık bir buçuk sene önce bu sütunlarda (Ege Telgraf 27,5,2019) ilginç bir konuyu işlemiştik. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın açıkladığı 6 endüstri alanından biri İzmir’in Aliağa ilçesinde Most Makine Enerji A.Ş şirketine tahsis edilmiş, “şirketin 2.8 milyar TL’lik yatırım yapacağı” görkemli basın toplantılarıyla açıklanmıştı. Buna göre bin kişilik ilave istihdam sağlanacak, vasıflı çelik ürünü üretilecek ve cari açıkta yıllık 327 milyon dolar iyileşme sağlanacak(tı).

// HÂLÂ BİLİNMİYOR

An itibarıyla şirket hakkında Aliağa’da kimse bilgi sahibi değil.
Yeni Şakran yakınındaki Kurfallı Köyü’nde yapılacağı iddia edilen tesisin akıbeti belirsizliğini koruyor.
Gerçekten de çok enteresan ve esrarengiz bir durum.
Most Makine Enerji Taahhüt Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ne verilecek teşviğin geçmişi, 4 Haziran 2018 tarihli 2018/ 11937 sayılı Bakanlar Kurulu kararına dayanıyor. Bu karar 23 Haziran 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanıyor ve yürürlüğe giriyor.
Most şirketi, bu destek kapsamında savunma sanayisi, tıbbi cihaz, makine, gemi inşa, otomotiv ve enerji sektörlerinde kullanılacak nitelikli çelik ürünlerini üreteceğini söylüyor. Yatırımın gerçekleşme süresi, başlangıç tarihinden itibaren 5 yıl olarak öngörülüyor. Ancak bu sürede tamamlanmaması halinde, yarısı kadar (2,5 yıl) daha ek süre verilebiliyor. Yıllık 165 bin ton üretim kapasitesine sahip olacak bu tesiste Bakan Varank’ın açıkladığı gibi bin kişilik değil, 800 kişilik istihdam öngörülüyor.
Laf çok ama ortada şirketin Ş’si bile yok. Devletin arazisine yatırım yapacağım diye çöküp, ortalarda görünmemek çok yabancısı olduğumuz bir durum değil.
Umarız benzer bir akıbetle karşılaşmayız.
Bu konuyu fikrî takibimizde tutmaya devam edeceğimizi ve cevap beklediğimizi de hatırlatalım.

HAFTANIN SÖZÜ

Alışkanlıklar halat gibidir. Onun her gün bir lifini örer, sonunda kopmaz hale getiririz.
Horace Mann.

Türk Edebiyatının Karanlık 33 Yılı-15

corona-virusunde-dikkat

Korona mı, güvensizlik mi?