Acı reçete uygulayacaksak, ilk sırayı devletten beklemek hakkımız…

Serkan AKSÜYEK
23 Kasım 2020

“Acı reçete” kelimesi Türk Milleti’nin hafızasında hoş çağrışımlar yapmıyor.
Ayrıca milletimiz bu reçetede yazılı ilaçları pek çok kez içtiği için artık midesine dokunuyor.
Hatırlar mısınız?
Türkiye’nin ekonomik krizlerden krizlere savrulduğu 90’lı yıllarda, bu benzetme siyasetçiler tarafından çok sık kullanılır, zenginlerin hayat standardında değişen bir şey olmaz, olan yine sabit gelirli vatandaşa olurdu.
2000 ve 2001 krizlerinde batan yirmi bankanın geride bıraktığı pisliği temizlemek de yine bu yoksul millete düşmüştü. O zaman da acı reçete uygulanmıştı.
Bu aralar Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından “Gerekirse acı reçete uygularız” açıklamasını sıklıkla dinleyince sırtımın ürperdiğini hissettim.
Neydi bu reçetede yazılıp önümüze koyulan?
Vergi oranlarını artır, yeni vergi türleri icat et, memura ve emekliye mümkünse zam yapma, sosyal harcamaları kıs, sosyal güvenlik açıklarını daralt vs..
18 yıldır kesintisiz iktidarda olan AKP’nin, adeta başarısız ekonomi yönetiminin ikrarı olan bu açıklamaları üzerinde biraz laflayalım mı?

1. SİHİRLİ SÖZCÜK: ÜRETİM

Yıllardır bu sütunlarda dilimizden düşürmediğimiz sihirli bir sözcük var: Üretim…
Türkiye’nin kalkınması için katma değeri yüksek üretime ve ihracata, eğitimin kalitesinin acil olarak artırılmasına, Ar-Ge’nin önemine, yapısal reformlara, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye önem verilmesine vurgu yapıyor, bu başlıkların en önemli teşvik mekanizması olduğuna değiniyoruz.
Belki de sizleri bıktıracak kadar fazla konuştuk bu konuları.
Dış borçlanmaya ve tüketime dayalı bir büyüme modelinin, gelecekte kazanacağımız paraları şimdiden harcama hastalığının, çocuklarımızın geleceğini ipotek altına alma yanlışının, cari açık vererek büyüme ezberinin; alınan milyarlarca dolar dış borcu taşa, toprağa, betona, gökdelene, AVM’ye yatırmanın ülkeyi kalkındırmayacağını dilimizin döndüğünce anlattık.
Maalesef başaramadık.
Türk ekonomisi bu süreçte dış şoklarla giderek dayanıksız hâle geldi. Son iki senede ekonomimizdeki risk parametrelerinin alarm vermeye başladığını söyleyen onlarca uyarıyı sütunlarımıza taşıdık.
Bir yazımızın başlığında, “Dünya iktisat tarihinde örneği ve uygulaması olmayan ‘Faiz sebep, enflasyon sonuç’ teorisini uygulayalım, neye mal olduğunu görelim” dedik.
Uyguladık ve sonuç ortada.
Türk Lirası sene başından bugüne Dolar ve Euro’ya karşı yüzde 50’ye yakın değer kaybetti.
An itibarıyla, “ekonominin büyüklüğüne oranla” dış borçta 120 ülke arasında 6’ıncı sıradayız.
Gelir dağılımında Avrupa sonuncusu, 34 OECD ülkesi arasında 29’uncu sıradayız.
Küresel huzur endeksinde 163 ülke arasında 152’inci sıradayız.
Hukukun üstünlüğü endeksinde 128 ülke arasında 124’üncü sıradayız.
Basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 154’üncü sıradayız.
En yüksek enflasyonu yaşayan 14’üncü ülkeyiz.
Küresel cinsiyet eşitliğinde 149 ülke arasında 120’inci; kadının işgücüne katılımın oranında 131’inci sıradayız.
Gayri Safi Milli Hâsıla (GSMH) ölçüsüyle yarım asırdan fazla süredir 15 ilâ 20’inci sırada kolan vuruyoruz. Bu gidişle ilk 20 dışına çıkmamız kuvvetle muhtemel.
Bu tespitlerin sayısını elbette artırabiliriz ama faydası yok.
Artık önümüze bakmamız ve yeni başarı hikâyeleri yazmak zorundayız.
Son otuz yılda karşılaştığımız krizlerde hep aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar elde etmek istedik.
Olmadı, olamazdı da…
Ezberlerimizi değiştirmek zorundayız.

2. SİHİRLİ SÖZCÜK: TASARRUF

Ve benim için en az üretim kadar hayati önem taşıyan bir diğer sözcük: Tasarruf…
Sayın Cumhurbaşkanı’nın “acı reçete” söyleminden sonra, vatandaşlar olarak da devletten çok ciddi tasarruf adımlarını beklemek hakkımız.
Kamuda akıl almaz bir israf ekonomisi uygulandığını biliyoruz. Daha geçen hafta KKTC’nin kuruluş yıldönümü etkinliği için Ankara’dan 8 uçağın kalktığına tanık olduk. Ankara’daki Bakanlıklar ve kamu kurumları, dev binalara milyonlarca dolar kira vererek birilerini zengin etmeyi bırakarak işe başlayabilir. Hemen her bürokratın altında gezen ve milyarlarca lira yıllık masrafı olan araç saltanatına son verilerek örnek olunabilir. Ayrıca bakanların, arkalarında en az yüz tane araçla düğün konvoyu gibi gezinmelerine de son verilebilir.
Geri kalmışlık göstergesi olan bu manzaralar, devletin bütçesinde çok büyük ve gereksiz yer tutuyor.
Ve elbette reformlar…
Hükümetin kararlılıkla bir reform sürecini başlatması gerekiyor.
Kusura bakmasınlar, hiçbir bahaneleri kalmadı. Meclis’te tek başına iktidar olarak her istediğini yapabiliyorken, tüm yetkilerin tek bir kişide toplandığı bir yönetim sistemi istediler, millet ona da onay verdi.
İş dünyası, sendikalar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, meslek kuruluşları…
Hiçbirinden çıt bile çıkmıyor.

EN ÖNEMLİ TEŞVİK: DEMOKRASİ

Ülkemizin evrensel demokrasi ve hukuk normlarına kendini uyarlaması, Sayın Cumhurbaşkanı’nın sıklıkla bahsettiği yabancı yatırımcılar için hayati önemde. Onların en önemli teşvik mekanizması iki kelimede özetleniyor: Demokrasi ve hukuk…
Yargının, siyaset ile bağının tamamen ve inandırıcı şekilde koparılması;
Sonuçları adeta yerlerde sürünen eğitim sisteminde aklın ve bilimin egemen kılınması;
Nitelikli ve donanımlı işgücünün yetiştirilmesi;
Merkez Bankası başta olmak üzere bağımsız kurumların gerçek anlamda bağımsız hâle getirilmesi;
Adaletsiz vergi sisteminde köklü bir reform yapılarak tabana yayılması;
Yüzde 70’lere varan dolaylı vergi çılgınlığının azaltılması;
Kamunun tüm gelir ve giderlerini açık ve net olarak göstermesi, kendisini denetlemesi ve şeffaf olması;
Belediyeler başta olmak üzere kamu kurumlarında uygulanan akla ve mantığa aykırı projelerin süratle askıya alınması…
Örnekleri çoğaltabiliriz.
Hülasa, iyi niyetimizi korumak ve çocuklarımızın geleceği için bu krizden zorundayız.
Bu ülke bizim, hepimizin.
Ne bir yere gitmeye ne de ülkemizi birileri ile paylaşmaya niyetimiz var…

 

YENİ BANKER KRİZİNİN AYAK SESLERİ Mİ?

Turgut Özal, 12 Eylül darbesinin kurduğu Bülent Ulusu hükümetinde iki sene süre ile Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısıydı. O dönemde patlayan ve ekonomi tarihine “Banker Krizi” olarak geçen süreçte, on binlerce insanımızın canı yandı. 25-30 sene çalışmanın ürünü olan tasarruflar, banker kılıklı ne idüğü belirsiz dolandırıcıların elinde battı.
Bugün gibi hatırlarım.
Rahmetli babamın işyeri, Sirkeci’de Muhsirbaşı Sokak’ta idi. “Banker Kastelli” lakaplı Cevher Özden, bu dar sokakta tam karşımıza bir iş hanı dikmişti. Dönemin en ünlü bankeriydi. O yılların tek kanallı TRT’sinde toplumun yakından tanıdığı sanatçılar, şarkılar türküler eşliğinde Banker Kastelli’ye para yatırma çağrısında bulunuyorlardı.

POLİS KAPIDA BEKLERDİ

Hangi psikoloji ile hareket ettikleri bilinmeyen vatandaşlarımız, sabah karanlığında bu iş hanı önünde sıraya girer, sıkı sıkı sarıldıkları çantalarında bulunan gazete kağıtlarına sarılı paraları bu dolandırıcıya elleriyle teslim ederlerdi. Polis de vatandaşlar çarpılmasın diye yakınlarda bulunurdu.
Kastelli öyle herkesin parasını da almazdı…
ABD Doları ve Almanya’nın o yıllardaki para birimi Mark öncelikliydi. Ben de çocuk aklımla sıraya girenlere bakar, duruma anlam veremezdim.
Müdebbir bir tüccar olan rahmetli babam, “Bu insanları iyi seyret. Şimdi paralarını vermek için sıraya giriyorlar. Bir süre sonra kurtarmak için sıraya girecekler ama iş işten geçmiş olacak” derdi.
Nitekim tam da öyle oldu.
Pek çok dolandırıcı banker ya iflas etti ya da yurt dışına kaçtı.
Bizim meşhur Kastelli ise hayatında ilk kez doğru bir iş yaptı, kafasına dayadığı silahın tetiğini çekerek intihar etti. Ama iş işten geçmiş, çok sayıda vatandaşın canı yanmıştı. Aralarında Kastelli’nin akıbetine uğrayanlar da olmuştu.
Aradan yıllar geçtikten sonra bile vatandaşımız akıllanmamıştı…
Bu kez “Jet Fadıl” lakaplı Fadıl Akgündüz’ün, “Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın’ın akıllara ziyan dolandırıcılıklarına tanık olundu. Bu örneklerde de kamuoyunun tanıdığı sanatçılar, piyon olarak kullanılmıştı. Senaryo hep aynıydı.
Saadet zincirleri kırıldığı anda, vatandaş yine kafasını duvarlara vurmaya başlıyordu.
Bu hatırlatmaları yapmamın sebebi şu:
Bugün Türkiye’de vatandaştan yüz milyonlarca lira para toplayıp, “faizsiz kura yöntemi ile ev sahibi yapma” vaadinde bulunan şirketler var.

FAİZSİZ EV VAADİ

An itibarıyla sayıları 35’i bulmuş durumda.
İşin içine “İslâm’da faiz yok” metaforu da katılıyor ve bu yönde hassasiyeti olan vatandaşlara göz kırpılıyor.
Bu sisteme kamu otoritelerinin bir denetim mekanizması uygulanıyor mu bilmiyorum. Ancak geçen hafta yayınlanan ve basınımızda kenarda köşede yer bulabilen bir açıklama, epeydir kafamda asılı duran soru çengellerini oynatmaya yetti.
Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar, sistemde ciddi denetim boşluğu bulunduğunu belirterek çok sayıda şikâyet olduğunu söylüyor. Sistemle ilgili yasal düzenlemenin uzun süredir bir şekilde rafta bekletildiğini belirten Çakar, tüketicilere sözleşme imzalamadan maddelerde hak ihlali olup olmadığını bir avukata mutlaka danışmalarını tavsiye ediyor.
Pandemi ile işsiz kalan ya da Kovid-19’a yakalanan üyelerin, paralarını çekmek istediklerinde sıkıntı yaşadıkları da belirtiliyor.
Ekonomi kulislerinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun sistemle ilgili yasal düzenleme çalışması yapıldığı da belirtiliyor.
Kanunlara ve yönetmeliklere uymak, finansal açıdan güvenilirliği sağlamak şartıyla bu türden bir ticari faaliyete kimsenin itirazı olmaz. Ancak geçmişte yaşadığımız berbat örnekler ortada iken, bu konularda kamu otoritesinin çok daha hassas olmasını beklemek de hakkımız olsa gerek.

 

SİYASETİN SEVİYESİNE BAKALIM, HİZAYA GELELİM!

İçinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluklarımız var.
Çalışmak, emek vermek, kendimizi donatmak, eğitimin ve öğrenmenin hayat boyu sürdüğünü bilmek; davranışlarımızla önce ailemize sonra topluma örnek olmak elbette önemli.
Ancak hepsinden önemlisi “aile terbiyesi” olarak adlandırdığımız kültürü benimsemek, özümsemek, en başta çocuklarımıza aşılamak ve yine davranışlarımızla onlara örnek olmamız gerek…
Türkiye…
Güzel ve yalnız ülkemiz…
Son yıllarda korkutucu bir hızla bu değerlerinden uzaklaşıyor. Cehaletin adeta kutsandığı, zırcahil olmanın geçer akçe sayıldığı, bir üniversite profesörünün isabetli tespiti ile “cahilliğin ferasetine güvenilen” bir ülke oldu.

YÜZÜMÜZ KIZARIYOR…

Utanıyoruz, yüzümüz kızarıyor.
Kurucu önderinin, cehaleti “yenilmesi gereken en büyük düşman” ilan ettiği bir ülke, nerede hata yaptı da yüz yılın sonunda nasıl bu denli acınacak hale düştü?
Hepimizin yanıtlanması gereken on puanlık sınav sorusu bu…
Lafı, Alaattin Çakıcı’nın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kaleme aldığı hakaret ve küfür dolu mesajlarına getireceğim.
Organize suç örgütü lideri olduğu mahkeme kararı ile tescilli, bu suçları karşılığında 16 senedir cezaevinde yatan Çakıcı, MHP’nin hükümete baskısı sonucu yapılan bir yasa değişikliği ile Nisan ayında salıverilmişti.
Çakıcı’nın Twitter hesabında yayınlanan bu mesajlar, siyasi parti liderlerinin, organize suç örgütü lideri tarafından alenen tehdit edilmesi açısından da bir ilki oluşturuyor.
İki lafın başında “Türk milliyetçisi” olduğunu söyleme gereği duyan ama Türkçeyi katleden küfür ve hakaret dolu mesajları yayınlamakta beis görmeyen Çakıcı’ya karşı, Sayın Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı ve Adalet Bakanı’ndan henüz ses çıkmadı.
Bu seviyeyi, bu bayağılığı, bu karanlık kuytuluğu benimsiyor muyuz gerçekten?
Bugün bu seviyesizliğe ses çıkarmazsak, yarın olabilecekleri düşünebiliyor muyuz?
Sayın Kılıçdaroğlu’na yönelen bu tehdit ve hakaretleri bir yerlerden hatırlıyor olmalıyız…
Bu kaba ve nobran tehditlerin 90’lı yılların kör karanlıklarında kaldığını sanmıştık.
Maalesef yanılmışız!
Ne acı ki, 2020 Türkiye’sinde mafya liderlerinin siyasetçileri tehdit ettiklerini yeniden duyacakmışız. Otuz yılın ardından bu iklimi yeniden yaratanlar, eserleri ile gurur duyabilirler.

 

10 KASIM FİLMİNDE KOÇ’UN İNCE BİR MESAJI MI VAR?

Türkiye’de kurumsal iletişimi en iyi yöneten şirketlerin başında Koç Holding geliyor.
Cumhuriyetin kurucu ilkelerine ve merhum Vehbi Koç’un değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan Koç Holding, bu hassasiyetini her 10 Kasım’da hazırladığı birbirinden güzel Atatürk’ü anma filmleri ile gösteriyor.
Bizler de her 10 Kasım’da bu prodüksiyonlara alıştık ve adeta bekler olduk…
Her sene, bir önceki seneden çok daha anlamlı filmlerle Atatürk’ü anarken, gözlerimizi
nemlendirmeden bırakmıyorlar.
Gündem yoğunluğundan bu seneki reklam filmine gecikmeli de olsa değineyim istedim.
Atatürk’ün ölüm haberini birinci sayfasından veren Tan Gazetesi’ni İstanbul sokaklarında dağıtmaya çıkan küçük bir çocuğun, bu acıyı kabullenememesini anlatan muhteşem bir senaryo üretilmiş…

// NEDEN TAN GAZETESİ?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemine meraklı olan biri olarak filmi izlerken düşünmeden edemedim.
Koç Grubu acaba neden Tan Gazetesi’ni seçmişti?
Öyle ya, o yıllarda İstanbul’da yayınlanan en az on günlük gazete vardı ve hepsi 11 Kasım 1938 tarihli birinci sayfalarını çok anlamlı başlıklarla Ata’mızın vefatına ayırmıştı.
Tan’ın seçilmesinin özel bir sebebi olabilir miydi?
Elbette bilemem ama bir gerçeği hatırlatmakta yarar var:
Tan Gazetesi, özellikle de 1940’lı yıllarda Türkiye’nin en özgürlükçü gazetesiydi. Bugünün bakış açısıyla söylersek, siyasetin solunda duran, oldukça nitelikli yazar kadrosuna sahip bir gazete idi.
Zekeriya ve Sabiha Sertel gazetenin hem yazarları hem de yöneticileriydi. Sertel’ler ABD’de gazetecilik eğitimi aldıktan sonra, Cumhuriyetin kurulduğu 1923’te ülkelerine dönerek mesleklerine devam etmişlerdi. 1935 yılında kurdukları Tan Gazetesi’nin, Atatürk’ün vefat ettiği 1938’den sonra dönemin hükümetleri ile arası pek hoş değildi. Herhangi bir sermaye grubuna sırtlarını yaslamadan, sadece gazetecilik saiki ile en sert ve demokrat eleştirileri sayfalarına taşımaktan çekinmiyorlardı.

BASININ UTANÇ SAYFASI

Ve Tan Gazetesi, 4 Aralık 1945’te Türk basın tarihinin en utanç verici saldırılarından birisine maruz kaldı. İşaret fişeği, faşizan görüşleri ile bilinen Tanin Gazetesi Başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ın 3 Aralık 1945 tarihli “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısı ile fırlatılmıştı.
Dönemin hükümetinin organize ettiği iddia edilen, pek çok provokatörün ve üniversite gencinin yer aldığı bu saldırıda, Tan’ın Cağaloğlu’ndaki merkez binası ve matbaası basılarak yağmalandı. Taş taş üstünde bırakılmadı. Matbaadaki gazete baskı bobinleri Cağaloğlu yokuşundan Sirkeci sahiline kadar yuvarlandı.
Sertel’ler böylesine bir saldırıya maruz kalmalarına rağmen suçlu ilan edilmişler, bir süre tutuklu kalmışlardı.
Tan Gazetesi bu alçakça yıkımın altından kalkamadı ve kapanmak zorunda kaldı. Zekeriya ve Sabiha Sertel baskılara dayanamayıp çareyi yurt dışına gitmekte bulmuşlardı.
Sabiha Sertel 1968’de Bakü’de, Zekeriya Sertel ise 1980’de Paris’te vefat etti.
Koç Grubu, 10 Kasım filminde Tan Gazetesi’ne vurgu yaparak acaba günümüze bir göndermede mi bulundu?
Şayet öyleyse, çok zekice ve ince bir mesaj verilmiş diye düşünüyorum.

HAFTANIN SÖZÜ

Bol bol gülümse… Hem maliyeti sıfırdır hem de bedeline paha biçilmez.
Jackson Brown

corona-virusunde-dikkat

Aklımızı başımıza alalım!

Tarihte yıl yıl yıkıcı İzmir depremleri!