“Asgari ücretten vergi alınmasın” demek güzel ama ne kadar gerçekçi?

Serkan AKSÜYEK
22 Kasım 2021

Bugünlerde en az iş dünyası kadar vatandaşın da gündeminde olan konu, 2022 yılı itibarıyla uygulanacak asgari ücrete hangi ölçüde zam yapılacağı…
Bu konu özelinde işveren ve işçi sendikaları temsilcileri kendi aralarında müzakerelere başlarken, Aralık ayı başından itibaren Çalışma Bakanlığı’nın eşgüdümünde görüşmelere devam edecekler.
Başta gıda fiyatları olmak üzere, hayatın her alanında yakıcı etki gösteren pahalılık, asgari ücret ile yaşamını idame ettirmek zorunda kalan vatandaşlarımızın haklı tepkilerine sebep oluyor. 2021 yılı başında 381 dolara karşılık gelen asgari ücret, bugün 255 dolar seviyesine gerilemiş durumda. Bu yıl 2,825 TL olarak uygulanan asgari ücrete, mevcutta yüzde 20 seviyesinde olan tüketici enflasyonu oranından daha fazla, yüzde 25 seviyesinde artış yapılması halinde rakam 3 bin 500 TL’yi aşacak.
Bu ücrete vergi, sigorta ve diğer yükler eklendiğinde, bir işçinin işverene asgari maliyeti 5 bin 500 TL’yi buluyor.
İş dünyasında, hükümetin 2022 yılında yapılacak olası bir seçimi de düşünerek, asgari ücrete yüzde 30 ve üzerinde bir zaman yeşil ışık yakabileceği de konuşuluyor.
Bekleyip göreceğiz…

// SÖYLEYEN DE İNANMIYOR…

İşin bir başka boyutu daha var.
Başta iş dünyası olmak üzere “asgari ücretten vergi alınmasın” önerisini dile getirenlerin sesleri yükseliyor.
Açık konuşayım mı?
Yıllardır okuyup dinlediğim bu öneriye, dile getirenlerin de çoğunun inanmadığını bilmenizi isterim. Siyasetçileri bu popülist söylem nedeniyle bir ölçüde hoş karşılamamız mümkün.
Emeği ile geçinen ücretli kesimin de bu “niyet beyanı”nı dile getirmelerini eşyanın doğasına uygun karşılamak gerek.
“Devletin aldığı gelir vergisi işçinin cebine girsin, böylece işverene ek maliyet binmeden asgari ücrete ek bir artış yapılsın” önerisi gerçekten de kulağa hoş geliyor.
Da…
Acaba gerçekçi mi?

// ÇALIŞANLARIN YÜZDE 41’İ ASGARİ ÜCRETLİ

Bakınız…
Maliye Bakanlığı 2022 yılı bütçe hedeflerini dikkate alarak, bu önerinin gerçekleşmesinin nasıl imkânsız olduğunu anlatmak isterim.
2022 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’na göre devlet gelecek yıl 1 trilyon 430 milyar TL vergi geliri elde edecek.
En azından planı bu şekilde.
Bu vergi tahsilatı içinde Gelir Vergisi’nin payı yüzde 19 ile 262 milyar 646 milyon TL olacak. Toplam vergi gelirleri içinde Kurumlar Vergisi’nin payı ise 183 milyar TL olarak gerçekleşecek.
Yani her yıl olduğu gibi, yine çalışanlar şirketlerden daha fazla vergi verecek.
279 milyar TL olarak hedeflenen bütçe açığının ise bu rakamdan daha fazla gerçekleşeceğini söylememiz şimdiden zor değil.
Devam edelim…
Türkiye’de 2003 yılında  çalışanların sadece yüzde 9’u asgari ücretli iken, 2020 yılı itibarıyla bu oran yüzde 41 seviyesine ulaşmış durumda. Asgari ücret ile çalışan oranında AB ülkeleri arasında açık ara lideriz.
AB’nin 28 ülke ortalamasının yüzde 7 olduğunu da anımsamakta fayda var.
Ülkemizde asgari ücret dışında kalan çalışanların yüzde 42.7’si ise asgari ücretin iki katına kadar maaş alıyor. Yani bugünün verisi ile anlatmak istersek 2 bin 825 TL ilâ 5 bin 650 TL arasında gelire sahip.

// YA ASGARİ ÜCRET ALMAYANLAR?

Bu veriler ışığında çalışanların yüzde 83’ünün (yaklaşık 12 milyon kişi), asgari ücret ya da ona yakın düzeyde gelir elde ettiğini söylememiz mümkün.
İşte bu nedenle asgari ücrete ne kadar zam geleceği, asgari ücret alsın ya da almasın tüm çalışanları ilgilendiriyor. Çalışanlarına asgari ücretten daha yüksek ücret veren şirketler de zam oranlarında bu artış oranını gösterge olarak kabul ediyor.
Devam edelim…
Bugün 2 bin 825 TL olan asgari ücrette gelir vergisi, SGK işçi payı, İşsizlik Sigortası primi payı, Damga Vergisi olmak üzere yapılan aylık toplam kesinti tutarı 752 lirayı buluyor.
Aradaki bu farkta aslan payını aylara göre kısmi değişkenlik gösteren Gelir Vergisi alıyor.
2021 yılı Ağustos ayı verilerine göre Türkiye’de 13 milyon 732 bin 736 kişi aktif sigortalı olarak çalışıyor. Asgari ücreti olarak çalışan kabaca 6 milyon insanımızdan Gelir Vergisi alınmadığı takdirde, bu kararın bütçenin gelir kaleminde yaratacağı hasar, yaklaşık 55 milyar TL gibi devasa bir boyuta ulaşacak.
Ezcümle, “Asgari ücretten vergi alınmasın” açıklamalarının Türkçesi, “Devletin bütçesi bu kadar daha fazla açık versin” demek oluyor.
Ayrıca cevap verilmesi gereken bir başka önemli soru daha var.
Asgari ücretten biraz daha fazla ücret alan çalışanlara ne yapacağız?
Onların Gelir Vergisi ödemeleri durumunda, ortaya büyük bir haksızlık çıkmayacak mı?
Bu durumdaki tek bir çalışan mahkemeye giderek emsal karar alsa, ortalığın nasıl yangın yerine döneceğini düşünebiliyor musunuz?
Pekâlâ bu öneriyi dile getirenler, Merkez Bankası’nın banknot matbaasında harıl harıl para basmamızı söyleyemeyeceklerine göre…
Vergi gelirlerindeki düşüşten kaynaklanacak “ek” bütçe açığını hangi kaynaklardan finanse edeceğimiz konusunda mantıklı bir fikir beyan ediyorlar mı?
Okuduklarımız, dinlediklerimiz kadarıyla hayır…
Bu öneriyi dile getirenler, “Kayıt dışı ekonomiyi azaltacağız” diyerek, sigortalı sayısındaki artış ile bu kaybın telafi edileceğini savunuyorlar.
Kimse kusura bakmasın ama bu çözüm bana Nasreddin Hoca’nın hikâyesine benziyor:
Nasreddin Hoca bir ahbabından borç almış. Elde avuçta olsa Hoca hemen ödeyecek ama yoksulluğun iki gözü kör olsun. Daha vadesi gelmeden adam alacağını tahsil etmek için Hoca’nın kapısını aşındırmaya başlamış.
Bir böyle iki böyle derken yine bir gün adam borcunu istediğinde;
– Şu anda yok ama, demiş, çok yakında ödeyeceğim,
– Söyle Hoca, ne zaman vereceksin, kimden bulup vereceksin!
– Evin önüne çalı ektim!
– Niye?
– Koyun sürüsü geçerken yünleri çalıya takılacak.
– Sonra?
– Bizim hatun bu yünleri toplayacak, yıkayacak, tarayacak, eğirecek, dokuyacak, ben de götürüp satacağım.
– Eee?
– Ne e’si be adam, sordun ya, senin paranı o zaman öyle ödeyeceğim.
Buna kim gülmez; adam da kasıklarını tuta tuta gülünce Hoca:
– “Gidi hâlden anlamaz” demiş, “Peşin parayı gördün ya gül bakalım!”
Bizim de vergi kaybındaki hesap Hoca’nın hesabına dönmesin…

VERGİ GELİRLERİNDEKİ KAYIP YENİ VERGİLERLE FİNANSE EDİLECEK İSE…

CHP ve İyi Parti başta olmak üzere muhalefet partileri; kayıt dışı ekonomiyi azaltarak, kayıt altına alınan çalışanların sigorta primlerini düzenli yatıran işverenlerin, yatırdığı prim kadar sıfır faizli kredi vererek desteklenmesi yoluyla bu açığın finanse edilebileceğini öne sürüyor.
Yani asgari ücretten vergi alınmayacak, ortaya çıkan bütçe açığı kayıt dışı ekonominin azaltılması ve daha fazla insanın kayıt altına alınması ile karşılanacak. Bu şekilde devlet daha az sosyal güvenlik açığı verecek ve sosyal yardım harcamalarında kayıt içinin artması ile göreceli azalma yaşayacak. Bu şekilde kaybedilen vergi geliri farklı harcama kalemlerinin azaltılması ile karşılanabilir olacak.
Bu vaatlerin teknik olarak gerçekçi olup olmadığı konusu elbette akademisyenlerin işi…
Bu noktada haddimizi aşmayalım.
Demek istediğim şu:
Siyasetçilerimiz, iş dünyamız, sendikalarımız bu konularda görüş açıklarken, cümlelerin önünü arkasını çok iyi tartmalılar. Ben de kuşkusuz asgari ücretin vergi dışı bırakılmasını isterim. Ancak bunun için kamu yönetiminin ayağını yorganına göre uzatması gerekiyor. Aksi halde, vergi gelirlerindeki kaybı karşılamak için yeni vergiler salınacağını tahmin etmek güç değil.
Bu durum en çok sabit ücretli ve emeği ile geçinen insanların üzerine yeni yüklerin binmesi anlamına geliyor.
Bizden hatırlatması…

AMAN İSMAİL BAŞKAN, BU NASIL YORUM?

Türkiye ekonomisinin yaşadığı en berbat Kasım aylarından birindeyiz.
Piyasalar yangın yeri, döviz kurları almış başını gidiyor, iş dünyası ne yapacağını bilemez hâlde, imalat sanayisi başta olmak üzere firmalar fiyatlama yapmakta zorlanıyor.
Tüm bunların, ekonomideki yapısal bozuklukların neticesi olduğu biliniyor.
Bu arazların başında da Merkez Bankası’nın bağımsız olmaktan tamamen çıkması, Sayın Cumhurbaşkanı’nın emir ve talimatlarından başka inisiyatif alanı olmayan bir devlet dairesi olmaya evrilmesi geliyor.

// MESELE 1 PUAN İNDİRİM Mİ?

Mevzuyu uzatmayacağım.
İş dünyası başta olmak üzere herkes bu durumun farkında ama kimse konuşmadığı, konuşmaya cesareti olmadığı için gerçekleri dile getirmek bir avuç iktisatçı ve gazeteciye düşüyor.
Farkındalığı en yüksek olan – ya da olması gereken- kurumların başında ise Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) geliyor…
Yarı kamu kuruluşu statüsünde olan TİM, Türkiye çapına yayılmış ihracatçı birlikleri ile iş dünyasının nabzını birinci elden tutan kurumlardan biri.
Ancak gel gelelim TİM’in Başkanı Sayın İsmail Gülle, ekonomide yaşanan çalkalanmanın analizini yaparken, öyle cümleler kuruyor ki duyanlar kulaklarına inanamıyor…
İsmail Başkan, geçen hafta Eskişehir’de katıldığı bir toplantıda, dolar kurunun 11 TL’nin üzerine çıkması üzerine “Önümüzdeki yıl hedefimiz 250 milyar dolar olacak, buna doğru gidiyoruz. Bizim bu kadar ihracatla, getirdiğimiz bu kadar gayretle Türk Lirası’nın bu kadar değer kaybetmesini anlamakta zorlanıyoruz. Bu kadar çalışmamız, gayretimiz, 1 puanlık faizin karşılığında bu kadar etkilenmemeli” diyor…

// BİRAZ DAHA CESARET!

Doğrusu bu açıklamayı okuyunca gözlerime inanamadım.
Türk ihracatçılarının başkanı konumunda olan Sayın Gülle’nin, ekonomide yaşanan depremi sadece 1 puanlık faiz indirimine indirgemesi, sözün bittiği yerde olduğumuzu anlatıyor…
Her 100 dolarlık ihracatı yapabilmek için ortalama 65 dolar ithalat yapmak zorunda olan ihracatçılarımız, kendilerini temsil edenler aracılığıyla doğruları cesaretle dile getirmekten imtina etmemeliler.
Dövizdeki artış durdurulamaz ise yakın zamanda ihracatçılarımızın fiyatlama yapmaları da mümkün olmayacak. İşte bu nedenle yaklaşan tehlikeyi cesaretle dile getirmesi gerekenlerin başında iş dünyası temsilcileri bulunuyor.
Kendilerinden bu özgüveni ve cesareti beklemek hakkımız olsa gerek.
Yarın çok geç olmadan elbette…

 

BESLENMİYORUZ, SADECE KARNIMIZI DOYURUYORUZ!

Bir buçuk yılı aşkın süredir hayatımızı adeta kâbusa çeviren pandeminin öğrettikleri arasında bence en önemlisi sağlıklı ve ucuz gıdaya erişim oldu.
Bence cümledeki şifre “ucuz” sözcüğünde gizli.
Zira alt gelir grubundaki insanlarımız, çocuklarımız, yaşlılarımız hem sağlıksız hem de ucuz gıdalara mahkûm bir yaşam sürdürüyor.
Bunun sonucu olarak ortaya çıkan obezite ise artık 3-4 yaşındaki çocuklarda bile görülebiliyor.
Avrupa ülkeleri arasında en az kırmızı et ve deniz ürünleri tüketen ülke olarak, ‘obez ligi’nde ise lider durumdayız.
Beyaz ette de durum farklı değil.
Avrupa’da denize kıyısı olmayan birçok ülke bile, bir yarımadada yaşayan ve kişi başına yılda sadece 5 kilogram balık tüketen bizlerden daha fazla balık yiyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine bakar mısınız?
Yıllık deniz ürünleri tüketiminde ise 92 kilogram ile İzlanda zirvede. İzlanda’yı 57 kilogram ile Portekiz, 51 kilogram ile Norveç, 42 kilogram ile İspanya, 34 kilogram ile İsveç izliyor.

// EN AZ BALIK VE ET TÜKETEN ÜLKE

“Kırmızı et tüketimi” verilerinde de benzer bir tablo gözleniyor.
İspanya kişi başı 99 kilogram ile Avrupa’nın en çok kırmızı et tüketen ülkesi. İspanyollar’ı; 95 kilogram ile Portekiz, 91 kilogram ile İzlanda, 88 kilogram ile Polonya ve 87 kilogram ile Avusturya izliyor.
Türkiye ise Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Moldova ile birlikte yıllık kişi başı 39 kilogram tüketim ile en az kırmızı et yiyen ülkeler arasında.
En az balık ve kırmızı et yiyen Türkiye, “Avrupa Obezite Ligi”nde de zirvede bulunuyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre, Türklerin yaklaşık üçte biri (yüzde 32,1) obez…
Türkiye’yi yüzde 27,8 ile İngiltere, yüzde 25,3 ile İrlanda, yüzde 26 ile Çekya, yüzde 26,4 ile Macaristan ve yüzde 26,3 ile Litvanya izliyor.
Avrupa’nın obezite oranı en düşük ülkesi ise yüzde 18,9 ile Moldova. Moldova’yı, yüzde 19,5 ile İsviçre, yüzde 19,7 ile Danimarka, yüzde 19,9 ile İtalya ve yüzde 20,1 ile Avusturya izliyor.
Bu sonuçlara ulaşılmasında kuşkusuz yeme ve içme alışkanlıklarının etkisi olsa da, bize özgü bir durum olarak ucuz, kalitesiz ve protein oranı düşük besinlerin tüketilmesinin etkisi büyük.
Türkiye’nin yaşadığı derin yoksulluk; büyüyen göbekler, çoğalan hastalıklar ve kamusu ile özeli ile tıklım tıkış hastanelerde kendisini gösteriyor…

 

HAFTANIN SÖZÜ

“Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor”
Ahmet Hamdi Tanpınar

Tatlı krizine cennet hurması ile son

goztepe-fikstur-avantajina-guveniyor

Başarı büyüktür sağlık-borç