Âşık Veysel’in İstanbul jübilesi – 2 Köylülük bir… Cahillik iki… Körlük üç!

Hayrettin FİLİZ
18 Kasım 2019

Âşık Veysel için 13 Mayıs 1952 gecesi İstanbul’da yapılan jübile programı oldukça yoğundur. Ahmet Kutsi Tecer açılış konuşmasını yapar gecenin, ardından Âşık Veysel muhteşem bir konser verir. Âşık dinlenmeye çekildiğinde önce Bedri Rahmi ‘Âşık Veysel’e Selam’ şiirini okur, şiir bitiminde de Sadi Yaver (Ataman) Ses Birliği solistleri geceyi fıkır fıkır türkülerle coşturmaya devam ederler. Aman Allahım nasıl da fıkır fıkır, nasıl da şıkır şıkır bir repertuvardır bu böyle!

“Evlerinden evlerine yol gider / Aman aman oy aman of / Nazlı yâri aramağa kol gider / Aman aman / Kadınım güzelim / Ben yârimle gezerim / Güzelleri severim

Var git oğlan var git sende bir hal var / Aman aman oy oy / Yanağında top top olmuş benler var aman / Anası vermezse kızına yalvar / Yandım şeker oğlan / Var git oradan oğlan

Ezelden adettir güzele bakmak / Oy oy oy / Güzelin halinden ne bilir ahmak / Yandım şeker oğlan / Var git oradan oğlan / Yandım şeker oğlan / Var git oradan oğlan”

Sadi Yaver (Ataman), 23 Nisan 1906’da babasının görevli bulunduğu Yanya’da dünyaya gelir. Eski adı Darü’l-Elhan olan İstanbul Konservatuvarına giren Ataman, buradan 1930 yılında mezun olur. Ataman, konservatuvar eğitimi sırasında Rauf Yekta Bey, Kaşıyarık Hüsamettin Bey, Muallim İsmail Hakkı Bey, Mehmet Zati (Arca) Bey, Orhan Veli’nin babası Veli Kanık gibi müzik dehalarından ders alır. Bir süre müzik öğretmenliği yapsa da 1938 yılında bu işinden ayrılır. 1938-1940 yılları arasında, Ankara Radyosu Halk Müziği yayınları yöneticiliğine getirilen Ataman, sunduğu programlarla halk müziğini folklorik değerleriyle ve açıklamalı olarak ilk kez halka tanıtmaya başlayan kişi olarak tarihe geçer.1940 yılında Karabük Belediye Başkanlığı’na seçilen Ataman, aynı zamanda Karabük Halkevi Başkanlığı da yapmıştır.

İstanbul Radyosu’nda 1950’de Memleket Havaları Ses ve Saz Birliğini kurarak, uzun yıllar bu topluluğun yöneticiliğini ve şefliğini yapan Ataman, 1952’de İstanbul Belediye Konservatuvarı bünyesinde kurulmasına önayak olduğu Folklor İnceleme ve Derleme Kurulu’na atanır ve bu kurula bağlı olarak kurduğu Folklor Tatbikat Topluluğu’nun şefliğine getirilir.

Atatürk’ün huzurunda iki kez saz çalarak türkü okuyan, Radyo Kurumu’nun yayın hayatına başladığı ilk yıllarda İstanbul Sirkeci’deki Büyük Postanenin üst katında “Mehmet Sadi” adıyla ve Tamburacı Osman Pehlivan ile canlı yayınlara katılan, Ankara Radyosu’nda açıklamalı programlarla halk müziğini geniş kitlelere ilk kez yaymaya çalışan (1927), radyo programlarıyla Âşık Veysel (Şatıroğlu), İnebolulu Sarı Recep (Güray) ve Bayram Aracı gibi halk müziğine kaynak olmuş değerleri topluma kazandıran ve kurduğu “Memleket Havaları Saz ve Ses Birliği” ile halk müziğini ilk kez konser salonlarına taşıyan Sadi Yaver Ataman, halk oyunlarının gün yüzüne çıkarılması ve aslına sadık kalınarak yaşatılması konusunda da önemli hizmetlerde bulunmuş bir sanat adamıdır. “Düriye’min Güğümleri Kalaylı” türküsünü bilmeyen mi var? “Leblebi Koydum Tasa Kız Annem”i? “Türkmen Kızı”nı? Ya da “Çadır Altı Minare”, “Mâhur Saz Semaisi”ni? Ama ne yazık ki Sadi Yaver Ataman adının, şimdi sokaklarda dolaşan şaşırtılmış ve günden güne bencilliğin vahşetine sürüklenen toplumda hiç kimseye hiçbir şey ifade etmemesinin acısını çekmek yine bize düşüyor. Türkü söylemeli, türkü dinlemeli… Onlar türkü dinlemediği için böyle ya! Yaşasın türküler o zaman!

“Çadır altı minare  / Elettim eski yâre  / Anam kurban ben kurban da  / Setre pantollu yâre

Helvacı helva  / Kendir tohumlu helva / Şeker lokumlu helva”

Sadi Yaver Ataman, 10 Aralık 1994’te İstanbul’da 88 yaşında hayatını kaybeder ve 11 Aralık 1994’te çok sevdiği Safranbolu’da toprağa verilir.

O neşeli gecede sahne alan bazı kadın solistlerin adını da biliyoruz. Masume Ufuk, Mualla Eriş, Mualla Fosforoğlu, Cemile Cevher ve Melahat Tandoğan. Melahat Tandoğan Türk Halk Müziğinde sesine hiç de yabancı olmadığımız bir solisttir örneğin. Sadi Yaver Ses Birliği’nden ayrıldıktan sonra Neriman Altındağ Tüfekçi’nin kurduğu Kadınlar Korosu’nda yer almış bir sanatçıdır. Masume Ufuk da çok çalışkan bir solisttir. 1951 yılında çekilen, Behçet Kemal Çağlar’ın senaryosunu yazdığı “Kendini Kurtaran Şehir / Şanlı Maraş” adlı filmin müziklerini yapan dört solistten biridir Masume Hanım. Ya Mualla Fırat ya da bilinen adıyla Mualla Fosforoğlu, o daha mı az iş yapmıştır? Enis Fosforoğlu’nun annesi, Renan Fosforoğlu’nun eşi olan Mualla Hanım, Belkıs Dilligil’in de kız kardeşidir. Ses sanatçılığının yanında aynı zamanda usta bir sinema oyuncusudur. Cemile Cevher’i de daha çok Karadeniz türkülerini bize sevdiren bir solist olarak tanırız. “Sen Bu Yaylaları Yaylayamazsın”, “Divane Âşık Gibi Dolaşırım Yollarda” gibi çok sevdiğimiz türküleri ilk kez onun sesinden dinledik. Hele hele o gece seslendirdiği “Salina Salina Suya Gidersun” türküsü yok mu, dakikalarca ayakta alkışlanır.

“Salina salina da suya gidersun / Su değil meramın seyran edersun / Sen bu güzellikle de çok gam edersun / Sallana sallana sallan gel bana / Gel oynayalım da biz bir sallama

Garanlık sokakta da buldum izini / Açtım pencereni da gördum yuzuni / Kara kaşlarını da ela gözuni

Sallana sallana sallan gel bana / Gel oynayalım da biz bir sallama

Finduğun arasından gördum yuzuni / Kara kaşlarını da ela gözuni / Yeni da öğrendim de yâran huyuni

Sallana sallana sallan gel bana / Gel oynayalım da biz bir sallama”

Ve Mualla Eriş … Bu ismi ne zaman duysak, hele taş plâktan bu billur sesi ne zaman dinlesek, o tadına doyulmaz “Bahçelerde Gül Olsa” türküsüyle coşarız.

“Bahçelerde gül olsa leylim yâr / Dalında bülbül olsa leylim yâr /  Dünyada ne olurdu leylim yâr / Âşıklar murat alsa leylim yâr / Dertliler derman bulsa leylim yâr”

Geceye yıldız yağmıştır sanki!

Sırada dönemin en tanınmış kişilerinin Veysel’le ilgili anılarını anlatmak vardır. Sahneye bu kez Behçet Kemal Çağlar çıkar. Veysel’in şehre nasıl geldiğini anlatmaya başlar.

Âşık Veysel, 1933 yılında Atatürk için bir destan şiir yazar: “Türkiye’nin İhyası Hazreti Gazi”… Yaşadığı yerde bu şiiri çalıp söyleyen Veysel, destanının çok beğenildiğini görünce, bunu Mustafa Kemal’in huzurunda da okumak için Ankara yollarına düşer. O günlerde Ankara telaşlıdır; çünkü İran Şahı’nı ağırlamaya hazırlanmaktadır şehir. Hummalı bir temizlik olduğu gibi, serseri, yoksul kılıklı vatandaşların da şehrin sokaklarında dolaşması polis tarafından engellenmektedir. Veysel’in ayağında çarık, sırtında hırpani bir ceket… Atatürk’ün huzuruna çıkmadan sazının tellerini değiştirmek için Karaoğlan Çarşısı’na gider Veysel. Ama çarşının girişinde polis Veysel’i durdurur: “Giremezsin!”

Takvimler 1 Nisan 1934 gününü göstermektedir. 45 gün bekler Ankara’da ama nafile, ulaşamaz Atatürk’e! Sazı susmuş, kendi küsmüş bir halde Sivas yollarına düşer yeniden…

“Atatürk’le görüşmek kısmet olmadı. 10. yıldönümünün baharında ilk defa Ankara’ya geldim. Görüşmek istiyorum, fakat bir türlü imkânını bulamadım. Bir şiir yazmıştım: “Atatürk’tür Türkiye’yi kurtaran/ Çekti kılıcını çıktı meydana / Sinesini hedef etti düşmana / Ölmüşken vatanı getirdi cana.” Bunu söylemek arzusuyla geldim. Kısmet olup yanaşamadık. Epey vakit bekledikten sonra bazı gazetelere şöyle bir yazı bile verdim: “Ben Atatürk’ü çok seviyorum. Ama herkes gerek şahsen, gerek fotoğrafından görüyorlar, istifade ediyorlar. Ben ise bunların hepsinden mahrumum. Kulaklarımla sesini işitmeyi candan arzu ediyorum.” Dedimse de kısmet olmadı. Ne bilelim, köylülük bir… cahillik iki… körlük üç… Çaresiz döndük memlekete.”

Ulus gazetesinde yayınlanan kimi şiirlerinde Ankaralı Âşık Ömer takma adını kullanan Behçet Kemal Çağlar’ı daha çok, Faruk Nafiz Çamlıbel’le birlikte yazdığı 10. Yıl Marşı’nın söz yazarlarından biri olarak biliriz. Bir de, 10 Kasım 1953 günü Atatürk’ün naaşı, Etnoğrafya Müzesi’ndeki geçici mezarından Anıtkabir’e taşınırken çekilmiş olan belgesel filmdeki, tüylerimizi diken diken eden filmin fonundaki sesin sahibi olarak!

Ancak Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun anlattığı bir hikâyede, hiç de sevimli olmayan bir Behçet Kemal’le karşılaşırız. Hem de gecesinde konuşmacı olduğu Âşık Veysel’le ilgilidir anlatılan!

“Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda Neyzen Tevfik, Behçet Kemal Çağlar ve bazı sanatseverlerle bir aradayız. Neyzen Tevfik ile Âşık Veysel yan yana oturmakta (…) Neyzen Tevfik’in hırıltılı soluyuşu ile Âşık Veysel’in görmezlikten çok görmemek istercesine kapalı gözlerinden, odayı oradakilerin sessiz nefesleri doldurmuş (…) O anda Behçet Kemal’in çiğ sesiyle ürperdim (…) Üşütücü sesiyle Âşık Veysel’e soruyordu: “Âşık, hep merak ettim, bağlama çalanlar bir ellerinde tezene ile tellere vururken öteki elin parmaklarıyla sapta iniş çıkış yapıp duruyorlar. Halbuki senin parmakların bir yeri tutuyor, bırakmıyor, neden? Onlar mı doğru sen mi acayipsin?”

Neyzen Tevfik benden beter irkildi, ters ters bakışından anladım. Nefesindeki hırıltılar bile öfkelendi sanırım. Behçet Kemal’e çok kızdığı belliydi. Velakin Âşık Veysel oralı bile olmadı. Nasrettin Hoca’dan Seyrani’ye her bilge kişinin usta cevabını vermekle yetindi: “Onlar benim bulduğum perdeyi aramakla meşguller Behçet Kemal, bulamıyorlar” dedi. Dedi demesine de keşke sormasaydın dercesineydi yine de! Velakin Behçet Kemal bu, durur mu? Ustayı konuşturan kişi olmuş, cevap almış olmanın da gururuyla anlamadı, anladıysa bile alınmadı. O gece Âşık Veysel’in görmezliğini sanki duyurmak istercesine “kör” sözünü sıkça söylemişti, yine söyledi: “Âşık, bir hekim gelse, dese ki ben senin körlüğünü giderir, kör gözlerini açarım dese… sevinir misin?”

Neyzen Tevfik’in oturduğu koltuğun sallanışını gördüm o anda, devrilecek sandıysam da Veysel Ustanın tatsızca sesi beni ona döndürdü: “Sevinmem Behçet Kemal!” deyişindeki tatsızlık odaya taştı. “İstemem de!” Behçet Kemal hemen atıldı: “Neden? Her kör görmeğe can atar, senin istemezliğinin sebebi nedir? Niye istemeyesin ki?” Âşık Veysel o zaman yerinden kalktı, elini yardımcısına uzatırken: “Yeryüzünde yüzüne bakılacak insan kaldı mı ki görmeye can atayım Behçet Kemal!” dedi. “Beni götürün artık!”

Kemal Özgür, Avni Dökmeci’nin Kaynak dergisinde yayımlanan ‘İstanbul Mektubu / Veysel’in Jübilesi’ adlı yazısında, Sepetçioğlu’nu destekler nitelikte bir tanıklığından da söz eder. Ekşimiş suratlarla okuruz yazdıklarını. Kafamızda yanıtsız onlarca soru boğar zihnimizi. Niye yani niye?

“Jübilenin en enteresan (!) konuşmasını kimin yaptığını izaha lüzum yok, tabiatiyle tahmin etmişsinizdir: Behçet Kemal Çağlar! Çağlar, Veysel’le olan ahbaplığını o meşhur (?) heyecanı ile izah ede-ede bitiremedi. Üstelik –şahane bir demogoji de yaparak- yeni nesil mensuplarına meydan okudu: “Behçet Kemal’e vezin-kafiye cambazı diyorlar, varsın desinler, ben böyle dedikleri için vezinden, kafiyeden vazgeçecek değilim, size şimdi bu ölçülerle yazılmış (!) bir şiirimi okuyacağım” dedi ve Âşık Veysel’e ithaf ettiği şiirini okumaya başladı. Şiirin kıt’a sonları “Gönlü bu kör kadar gören varm’ola” gibi basit söyleyişlerle, tekerlemelerle bitiyordu. Behçet Kemal kendi şiirlerini “Tahtalıköy”e saklasaydı da o güzel okuyuşu ile Veysel’in şiirlerini okusaydı daha iyi ederdi. Ama serde “Milli Şairlik” var! Böyle günler kolay kolay ele geçer mi? “Can çıkar, huy çıkmaz” derler. Behçet güzel bir nezaket örneği (!) gösterdi Veysel’e ayrılan bir günde.”

O gece salonda bulunanlardan çoğu, enselerinden içlerine buz atılmış gibi olurlar bu “çiğlik” karşısında. Onlardan biri olan Neyzen Tevfik’in, Behçet Kemal konuştuğu zaman içinden kara bir su aktığı neredeyse çıplak gözle bile görülecek kadar aşikârdır hatta. Havada buzdan sarkıtlar sallanır bir süre. Şimdi bu kabalığa ne gerek vardı ki! Duydukları karşısında Âşık Veysel’in ne hissettiğini bilmiyoruz elbette ama Sepetçioğlu’nun anlattığı hikâyenin altı, kalın uçlu bir kalemle çiziliyor gibi oluyor kafamın içinde. Belki Neyzen Veysel’in eline dokunmuştur usulca, belki Bedri Rahmi Veysel’in duyacağı bir sesle sunturlu bir küfür sallamıştır ‘gecenin sahibi sensin, salla gitsin bu hazımsızı’ der gibi, kim bilir? Bir kafam da diyor ki; Bedri Rahmi konuşmasını bitirirken, eski-yeni çatışmasını, küfürlerden beter bir sesle ve kimsenin tartışamayacağı kadar açık sözlerle söyleyerek, Yahya Kemalleri, Hamdullah Suphileri ve onların çizgisini sürdürenleri bombaladı ya; Behçet Kemal’in çıkışı onaydı sanki? Oydu buydu, şimdi kafa patlatmaya gerek yok. Bilinenlerden söz edelim biz; Âşık Veysel Behçet Kemal’e değil, Neyzen Tevfik’e şiir yazmıştır!  Âşık, sevgili dostunun 28 Ocak 1953 günü ölümü üzerine bakın nasıl sözler armağan etmiştir Rabbül-Ney’e!

“Neyzen Tevfik dünyasını değişti / Tel sustu dil sustu neyler nic’oldu / Ebedi yurduna gitti kavuştu / Ağlasın kemanlar yaylar nic’oldu

Değildir bu dünya kimseye bâki  / Neyzen’e de değdi feleğin oku / Döküldü bâdeler kahretti saki / Gönüller coşturan meyler nic’oldu

Ne dünyaya tapmış ne mala tapmış / Ne doğruyu koyup eğriye sapmış / Ne bir gecekondu ne saray yapmış / Dünya benim diyen beyler nic’oldu

Nice kahramanlar nice sultanlar / Gelmiş gitmiş bağrı yanık ozanlar / Veysel der hani ya nerede onlar / N’oldu padişahlar soylar nic’oldu”

Dini bütün geçinen dostu Neyzen Tevfik’e sorar: “Beni tanırsın. Cennetin anahtarı sen de olsa beni oraya almaz mıydın?” Neyzen karşısındakini baştan aşağı şöyle bir süzdükten sonra; “Bende cennetin değil de cehennemin anahtarı olsaydı senin için daha hayırlı olurdu. Belki seni oradan çıkarırdım” diye cevap verir.

Behçet Kemal’den sonra sahne Yastıman’ındır. Âşık Veysel’in kendisine hayran olan, gurur duyduğu öğrencisi Kırşehirli halk ozanı Şemsi Yastıman sazıyla sözüyle bir daha tutuşturur geceyi. Buzlar eriyiverir.

“Aman bulguru kaynatırlar / Yaylada yaylatırlar / Bizde adet böyledir yavrum / Güzeli oynatırlar / Fidayda küçük hanım fidayda”

Şemsi Yastıman, Türk Halk Müziği’ne kaynak kişi, derleyici ve âşık kimliğiyle katkı koymuş, usta bir halk sanatçısıdır. Asıl adı ”Mehmet Galip Şemsettin” olan Şemsi Yastıman, 10 Temmuz 1923’de Kırşehir’de doğar. Şu feleğin işine bakın ki; 71 yıl sonra, aynı ay, aynı gün Lapseki’de hayata veda eder.

“Yürü güzel yürü de saçın sürünsün / Eşim aman aman sebep aman aman gel gel aman / Aç beyaz gerdanı da sinen görünsün aman aman

Aman olsun badeler de dolsun / Bize düşman olan Allah’tan bulsun

Yürü güzel yürü de yolundan kalma / Eşim aman aman sebep aman aman gel gel aman / Her yüze güleni de dost olur sanma aman aman

Aman olsun badeler de dolsun / Bize düşman olan Allah’tan bulsun”

Sıra Neyzen’dedir. O kıvır kıvır saçları, tatlı ve zeki nükteleriyle Neyzen Tevfik çıkar sahneye. Öyle üfler ki sazını; havada rüzgâr durur, gökte kuş! İstanbul’da çalkalanan bütün denizler durur aynı anda o gece. Bütün kepenkleri iner, susar çarşı. Bütün kediler gözlerini yumarlar aya karşı!

Neyin sihirli sesinde, görmeyen gözleriyle öyle uzaklara gider ki Âşık Veysel; Tanrı’nın nerede olduğunu anlattığı  “Göz Gezdirdim Dört Köşeyi Aradım” adlı şiirinde, o gece Neyzen Tevfik’ten dinlediği neyin sesini hatırlar yıllar sonra.

“Hayyam ‘a görünmüş kadehte meyde

Neyzen ‘e görünmüş kamışta neyde

Veysel ‘e görünmüş mevcut her yerde

Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar”

3 (Devamı Var)

Beni, “İlk Kurşun” yetiştirdi

VW’nin Ar-Ge bütçesi, Türkiye’nin toplam Ar-Ge harcamasından daha fazla…