Aybar’cı Hasan Hüseyin ve MDD’ci Balaban – 1

Hayrettin FİLİZ
30 Aralık 2019

(TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ’NDE GÜLERYÜZLÜ SOSYALİZM VE MDD TARTIŞMALARI)
“Ümidi, sevgiyi, çok şükür’ü çiziyorum. Ümidi, kendimde buldum. Mutluluğa çalıştıkça erdim.”
Dönemi içinde; Adana’da yayıncılık yapan ve Türkiye İşçi Partisi’ne yakınlık duyduğu herkes tarafından bilinen Şölen Yayınları, 1966 yılında Necip Akan’ın “Canavar Omar” adlı romanını basar. Romanın iç desenleri İbrahim Balaban tarafından çizilir. Yazar ve çizer aynı partiye gönül vermişlerdir ne de olsa! Balaban, kitap için çizdiği desenlerdeki öküz figürlerinin boynuzları “orak”a benzediği suçlamasıyla kendini savcının karşısında bulur. Aynı zamanda “Proleter” adlı derginin sahibi de olan yazar Necip Akan ise; dergisinde yayımladığı “Üretim Araçları Kimin Elinde?” başlıklı yazısından ötürü, yargılanmakta olduğu Toplu Basın Mahkemesinde 6 ay hapse mahkûm olmuştur bile. Kitabıyla ilgili alacağı kovuşturma daha sonraya kalır. Mahkemeye elleri kelepçeli olarak getirilen ve aynı şekilde cezaevine götürülen Necip Akan’ı Türkiye İşçi Partisi Konya Milletvekili (ve daha sonra Hasan Hüseyin’in nikâh şahidi olacak olan) Yunus Koçak ile Adana Barosu avukatlarından Zeki Direk savunur ancak hapse girmesini engelleyemezler. (9 Temmuz 1968, Cumhuriyet gazetesi) Şimdi sırada İbrahim Balaban vardır.
Neymiş efendim, çizdiği öküzlerin boynuzları neden “orak”a, çizdiği dağlar neden “Stalin’in bıyığına” benziyormuş? Vatanı yıkmak istemeyen biri böyle ‘alengirli’ işlere kalkışır mıymış? İşi gücü yok muymuş başka? Hoppalaaa! Gel de anlat bakalım! “Ya’u öyle değil o! Etmeyin eylemeyin” dese de Balaban’ı dinlemez savcı. Bir daha, bir daha anlatmayı dener… I-ıh, duyan yok duvarlardan başka!
Sonunda sabrı gırtlağında kalın bir düğüm gibi şişen Balaban, aklını başında tutmak için kendisini, suçu kanıtlanmadığı halde suçlar gibi sorgulayan savcıdan bir hikâye anlatmak için izin ister.
Tavşanın birini avcılar vurur; yaralı tavşan bir süre kaçtıktan sonra bir çalı dibine sokulur. Çatırtıdan başını kabuğuna çeken tosbağa içeriden bakar tavşana: “Ne o arkadaş, neden saklanıyorsun?” diye sorar. Tavşan yakarmalı bir sesle: “Aman sus, beni avcılar vurdu. Köpekler arkam sıra geliyorlar, burada olduğumu bilmesinler” diye yanıtlar tosbağayı. Tosbağa başını kabuğundan bir karış dışarı uzatıp: “Haaa, evet, benim çocuklar bugün ava çıkmışlardı. Seni vursa vursa benimkiler vurmuştur” der. Tosbağanın bu sözünü duyan tavşan, en derininden bir ahhh çeker; “Ulan tosbağa, ulan ben bu yaradan ölmem ama senin bu dilin öldürür beni!” der.
Balaban, üç yıl okula gidebilmesine karşın, Türk resim ve edebiyat tarihinde eşsiz bir yerde durur. Onu anlatmadan Hasan Hüseyin adına oluşturmaya çabaladığım bu dosya eksik kalırdı bana göre. Çünkü Balaban; Hasan Hüseyin’in can dostlarından biri, Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmesinde -sonradan Milli Demokratik Devrim görüşüne yakın durduğu için partiden ihraç edilecekse de- Hasan Hüseyin’le birlikte harıl harıl çalışan bir parti militanı, rüzgârı eksik olmayan bir hayat hikâyesinin kahramanı, onurlu bir ressam ve her daim “şüpheli zat” olarak, bayrak direği gibi dimdik yaşamış bir inat ve kavga adamıdır.
Balaban ve Hasan Hüseyin’in yolları ilk olarak “şüpheli zat” sıfatıyla sürgüne gönderildikleri Sivas’ta askerlik yaptıkları günlerde kesişir. 1951 yılında! Sadece 3 haftalık bir tanışıklıktır bu. Çünkü 3 haftanın sonunda Hasan Hüseyin bu kez Erzincan’a sürülecektir. (Meraklısına Not: Hasan Hüseyin oradan oraya sürüle sürüle, tam olarak 27 ay askerlik yapmıştır. 1951-1953)
“Sokakta yürürken de gördüm balaban’ı ben / sivas’ta kabakyazısı’nda tüfek kuşanırken de / anasına söverken de gördüm bir haksızlığın / halay çekenleri ağlayarak alkışlarken de” (Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Balaban’a, Balabanca Bir Övgü” adlı şiirinden alıntı)
Ardından, iki dost için uzun bir ayrılık başlar; İstanbul macerası düş kırıklarıyla elini ayağını, yüreğini yarınını kan içinde bırakır Hasan Hüseyin’in. Sivas’a döner. Tabelacılık yapar, portreler çizerek hayata tutunmaya çalışır. Bugünlerde Balaban’ın uğruna can verip, can aldığı yavuklusu, doğan ilk bebeği ve babası çeşitli nedenlerle ölmüş/öldürülmüştür ama “çocuklarının anası” vardır yanında. Onun doğurduğu iki oğlu, bir de kızı! (Meraklısına Not: Balaban, neredeyse 7 yıl aynı hapiste yattığı “Şair Babası Nâzım”dan o kadar etkilenmiştir ki; iki oğlundan birinin adını Hasan Nâzım, diğerinin adını ise Nâzım Hikmet koymuştur. Kızının adı ise Aslı Balaban’dır.)
Sonra iki yoldaşın yolları, Türkiye İşçi Partisi saflarında yeniden buluşur. “Güleryüzlü Sosyalizm” savıyla Türk siyaset tarihinde büyük tartışmalara yol açan Mehmet Ali Aybar’ın başkanı olduğu ve TİP’in fırtına gibi estiği o sancılı günlerde!
Bir parça TİP’in oluşumundan ve ilk seçim sonuçlarının ardından Mihri Belli ve Doğan Avcıoğlu üzerinden tartışmaya açılan Milli Demokratik Devrim (MDD) tezinden söz etmezsek, dönemin tam olarak anlaşılamayacağını düşündüğümden, önce o sıcak günleri anlatalım biraz.
1961 Anayasanın kabul edilmesinden sonra sol çevrede yer alan çeşitli oluşumlar sosyalist bir parti arayışına başlarlar. Bu arayış, içlerinde daha sonra DİSK Başkanı da olacak Kemal Türkler’in de olduğu işçi kökenli 12 sendikacının önderliğinde, 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasıyla değer kazanır. Parti, asıl açılımını, Başkanlığa Mehmet Ali Aybar’ı getirmesiyle yapar. Aybar, ünlü bir yazar ve hukuk profesörüdür. Aybar’ın liderliğindeki TİP, yeni bir ivme kazanarak, toplumdaki muhalefeti; işçileri, Alevileri, Kürtleri, aydınları, öğrencileri çatısı altında toplar. Ancak kuruluş bildirgesinde bir noktanın altını çizmeyi de ihmal etmez: “Partimiz, ‘eski tüfekler’ diye anılan Türkiye Komünist Partisi çizgisinden uzaktır.”
12 Mayıs 1962’de Türkiye Sosyalist Partisi TİP’e katılır. Bu katılım, maddi olmaktan çok, manevi olarak partiye güç kazandırır. 10 Şubat 1963’de ise; daha sonra Hasan Hüseyin’in Kızılırmak davasında şairi savunan avukatlardan biri olarak bilinen Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin Ankara Senatörü Niyazi Ağırnaslı da TİP’e katılır. Parti, böylece mecliste bir sandalye kazanmıştır. Senato’da Cumhurbaşkanı kontenjanından üye olan Esat Çağa da partiye katılınca parlamentodaki TİP’li sayısı ikiye çıkar.
TİP, 1963 yerel seçimlerinde 36.000 oy alır. Alınan oydan çok, partinin halka kendini tanıtmış olması önemlidir. Asıl başarı da buradadır. TİP, sosyalist savları kitlelerin somut sorunlarına bağlamayı başararak, partiyi önemli ölçüde halka tanıtmıştır. Bu çalışmalar Türkiye siyasi tarihine geçecek büyük bir başarı getirir partiye. 1965 genel seçimlerinde 276.000 oy alarak Meclise 15 milletvekiliyle girer TİP. 54 ilde girilen seçimde alınan oy oranı ülke genelinin % 3’üdür.
(Meraklısına Not; Bu seçimlerde Hasan Hüseyin Korkmazgil de Ankara milletvekili adayı olmuş ancak kazanamamıştır. Meclise giren 15 TİP milletvekili: Mehmet Ali Aybar, Çetin Altan, Sadun Aren, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Kemal Nebioğlu, Ali Karcı, Köy Enstitüsü çıkışlı Yusuf Ziya Bahadınlı ve Şaban Erik’tir.)
Seçim çalışmalarında, miting ya da radyo konuşmalarında “İşçiler, köylüler, ırgatlar” seslenişiyle, TİP’in yalnızca emekçi kitlelerin partisi olduğunun vurgulanması, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla büyük bir tartışmaya yol açar. Çünkü TİP’in aldığı oylar, beklediği gibi işçilerden, ırgatlardan değil; oyların yaklaşık üçte birini elde edildiği İstanbul’da, işçi kesimlerin oturduğu semtlerden çok, orta sınıfın oturduğu yerlerden gelmiştir. Kırsal kesimde ise oyların büyük bir bölümü Kürtlerden ve Alevilerden…
Başlangıçta bütün solun desteğini alan TİP, 1965 ile 1969 arasında bu desteği kaybeder. Bir yanda TKP geleneğinden gelen ve kuruluş bildirgesinde reddedilen eski tüfekler vardır, diğer taraftan parti organında ‘kaynayan’ gençlik için bir planlama yoktur.
TİP’e açık olarak ilk eleştiri Doğan Avcıoğlu’nun yönettiği Yön dergisinden gelir. Derginin 17 Haziran 1966 tarihli, Doğan Avcıoğlu’nun başyazısında TİP, “Anti-emperyalist mücadele içinde sol güçleri bölerek, sekteye uğratmakla” suçlanır. Avcıoğlu’na göre bütün sosyalistlerin en önemli mesele olarak gördüğü anti-emperyalist mücadele; “Henüz sosyalizme hazır olmayan fakat sağlam Atatürkçü geleneği ile anti-emperyalist mücadeleye açık olan önemli çevrelerde destek bulmaktadır. Ne var ki TİP, bir yandan anti-emperyalist mücadeleyi bir numaralı mesele sayarken, öte yandan klasik bir proleter-burjuva mücadelesinin sloganlarını ön plana çıkararak dağıtmakta ve zayıflatmaktadır.” Kısa bir süre sonra eski tüfek sosyalistler de Yön’de yazmaya başlarlar. Yön dergisi, TİP’e karşı yürütülen muhalefetin ortak savaş alanı haline gelir.
TİP’in Aybar’cı kanadına göre, Türkiye yeterince Batılılaşmış bir toplumdur. Azımsanmayacak sayıda bir işçi kitlesi oluşmuştur. Bu kitleyi kendine bağlayabilen bir parti, iktidara gelmeyi sağlayacak oyu alabilir. Bu amaçla, siyasal baskı altında bilinçlenmemiş proleteryayı politize etmek için yurt ve dünya sorunlarını sınıfsal açıdan ele almak ve ortaya koymak gerekmektedir sadece. Bu hat üzerinde kurulacak parti propagandası, hedeflediği işçi ve emekçi kitlesini kendine çekebilir. Bu şu anlama gelir eski tüfeklere göre; kuruluşundan beri ‘parlamentarist legaliteyi’ benimseyen TİP, batının sınıf partilerini kendine örnek almaktadır. Oysaki eski tüfeklere göre Türkiye batılı değil, doğulu bir toplumdur ve büyük ölçüde feodal ağalık sisteminin pençesindedir. Kapitalizmin kurulamadığı böyle bir ülkede sınıfsal yaklaşım koşullara uygun değildir. Çünkü sınıfsal yaklaşımın gerektirdiği proleterya tam olarak oluşmamış / olgunlaşmamıştır. Ülke henüz anti-emperyalist, anti-feodal bir “milli demokratik devrim” aşamasındadır. Bu mücadelenin öncülüğünü de “asker-sivil-aydın zümre”nin üstlenmesi gerekmektedir. Bir sınıf partisi ancak bu devrim başarıya ulaştıktan sonra kurulabilir. İki sol görüş, “Sosyalist Devrim” ve “Milli Demokratik Devrim” tezleri saflarında net olarak ayrışırlar.
Mihri Belli, Doğan Avcıoğlu, Yusuf Küpeli, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi liderlerin savunmuş olduğu MDD tezi, Türkiye İşçi Partisi içerisindeki revizyonist, oportünist ve pasifist çizgi ile mücadele etmek için oluşturulmuştur. Milli Demokratik Devrim’de amaç, Marksist bir örgütlenme ile parti-cephe tipinde bir oluşuma gitmek ve feodal güçlerle bürokratik olmayan şekilde savaşmaktır. Genel olarak bu tez, gelişimini tamamlayamamış yarı sömürge ülkelerde uygulanması gereken, işçilerin, küçük burjuva kesiminin ve köylülerin ortaklaşa bir hareketle anti-emperyalist çizgide birleşmeleri gerektiğini savunur. MDD’cilerin özetle söylediği budur.
Mihri Belli, 1977 yılında, Emekçi Yayınları tarafından basılan “Devrimci Hareketimizin Eleştirisi: 1961-1971” adlı yazısında Milli Demokratik Devrim savını bakın nasıl anlatır:
“Bir toplumun önündeki devrimci adımın hangi adım olduğunu devrim yolunda aştığı mesafe belirler. Eğer ülke demokratik devrimini geçmişse, burjuva demokratik devrimler çağını da yapamamış ise, bu devrimin başta gelen unsuru olan toprak devrimini görmemiş, tanımamış ise, bir devrimle yazgısını değiştirmedikçe üçüncü dünyanın sömürülen azgelişmiş ülkeleri safında debelenmesi kaçınılmazdır. Türkiye böyle bir ülkedir (…) Türkiye’de egemen güç, emperyalist tekellerin acentesi durumunda olan işbirlikçi, tekelci kapitalistler sınıfıdır. Bu sınıfın ve bağlaşığı olan taşra mütegallibesinin (*Zorba takımının) çıkarları ülkenin geri, sömürülen ülke durumunun sürüp gitmesini emreder. Bağımlı kapitalist ekonominin siyasal üstyapısı bu bağımlılığı açıkça yansıtmaktadır. Bugün Türkiye topraklarında Türk hükümetinin denetimi dışında nükleer füzelerle donatılmış Amerikan üsleri vardır ve bu yüzden Türkiye, iradesi dışında kopacak bir nükleer savaşta ilk dövülecek hedeflerden birisidir (…) Yer yer yarı-feodal ilişkileri de barındıran bağımlı kapitalizmin siyasal üstyapısı demokratik olamaz. Türkiye’de arada bir askeri darbelerle kesintiye uğratılan şekli burjuva parlamenter düzen işçi sınıfının, köylülüğün kendi partisi ile parlamenter mücadele alanında yerini almasını ve gücü ile orantılı olarak ülke politikasında belirleyici rol almasını engelleyen anti-demokratik bir düzendir (…) Devlet aygıtı içinde, seçimle gelen hükümetlerin denetimi dışında ayrıcalıklı kastlar oluşmuştur ve bunlar ayrıcalıklarını tehlikede gördükleri anda darbenin koşullarını hazırlamak için tertiplere girişirler ve vatan kurtaran aslan pozunda CIA’nın izniyle baskını yaparlar. Darbe sonucunda sol ezilir, işçinin, emekçinin gerçek ücreti yarıya düşer, işbirlikçi tekellerin kârları rekor düzeye yükselir ve vatan böylece kurtarılmış olur. Burjuva partilerin iktidarın bu şekilde gasp edilmesine karşı çıkışları göstermeliktir. Onlar cuntacılardan çok halktan korkarlar. “Ara dönem” dedikleri cunta yönetiminden “normal koşullar” denilen parlamentoculuk oyununa geçildiğinde de devletin polis devleti niteliği değişmez. Türkiye’de işkence iktidarların doğal saydıkları yönetim yöntemidir. Cezaevleri birer işkencehane olmakta devam eder. Evet, böyle bir düzendir Türkiye’nin düzeni. Böyle bir ülkenin önündeki devrimci adım, bağımsızlık ve demokrasiyi gerçekleştirmeyi hedef alan ve bu hedeflere ulaşılmakla toplumu sosyalist kuruluş aşamasına getirecek olan milli ve demokratik nitelikte bir devrimden başkası olamaz. Sosyalizm, çağımızın devrimci düşüncesini benimsemiş olan aydınlar eliti tarafından emekçi yığınlarına yukarıdan aşağıya sunulan bir lütuf olamayacağına göre, sosyalizm bizzat işçi sınıfının bağlaşığı emekçi yığınlarla birlikte verdiği devrimci mücadelenin ürünü olacağına göre, bu yığınların geniş bir kısmının henüz sosyalizm davasına kazanılmadığı bu aşamada sosyalist hareketin o yığınlara ulaşması olanağını sağlayacak olan demokrasinin birinci hedef, demokrasi mücadelesinin de önde gelen devrimci görev olduğu açıktır (…) Türkiye’de sosyalist mücadeleyi nasıl verirsin? Faşizme karşı, emperyalizme karşı mücadelenin bize dayattığı acil görevleri bir yana bırakıp, bütün oyunları parlamentoculuk oyununa bağlayarak sabahtan akşama “Sosyalist Türkiye” diye bağırarak değil elbette. Emperyalist sistem içinde sömürülen ülke durumunda olan Türkiye’de “Gelin sosyalizmi kuralım” diye ortaya çıkmaya kalksan ancak gülünç duruma düşersin. Yapılacak şey, bir yandan emperyalizme karşı, faşizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin acil görevlerini eksiksiz ve yürekle yerine getirirken bu mücadele içinde yer alan yığınları, kadroları sosyalist bilince ulaştırmak için gerekeni yapmaktır: yayın, eğitim, araştırma; bilimsel sosyalizmin temel yapıtlarını Türkçeye kazandırmak, Marksist düşünceyi işçi mahallerinden en ücra köy dağlarına kadar iletmek …”
Deyim yerindeyse, dananın kuyruğu 1966 yılının 20–24 Kasım günlerinde, Malatya’da toplanan TİP İkinci Kongresi’nde kopar. Neredeyse altı aydır “Yeni Dönem” adını verdikleri ve çok sert yazılarla TİP’in tavrını oportünist ve pasifist olmakla suçlayan MDD’ciler, bu kongreye kozlarını paylaşmak için bir fırsat gözüyle bakarlar. Nâzım’ın hapis arkadaşı Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli gibi eski tüfekler, kendilerini geçmiş TKP hareketinden bağımsız görmemektedir. Aybar, en büyük tehlike olarak açık açık ‘eski tüfekleri’ işaret ederken, Yöncüler de boş durmamaktadır. Kongrede taciz yiyeceklerini bilen MDD’ciler, kongreden sadece 9 gün önce, 11 Kasım 1966 tarihli Yön dergisinde Erdoğan Başar imzalı “Yeter Artık” başlıklı bir yazı yayımlarlar. Bu yazı Aybar’ı ‘muhbir’, TİP’i de ‘oportünist’ olmakla suçlar. Aynı dergide, TİP Malatya delegesi Vahap Erdoğdu imzasıyla “TİP Nereye Gidiyor?” başlıklı bir yazı daha yayımlanır. Çok sert yazılardır bunlar.
Belli ki TİP’in ikinci büyük kongresi çok hararetli olacaktır. Sanki bir avlağa gitmektedir taraflar. Kim kimi avlarsa artık! Birçok eski yoldaş boğaz boğaza gelirken, Hasan Hüseyin ve İbrahim Balaban’ın da sivil dostlukları sürse de, siyasi yoldaşlıkları bu kongreden sonra bitecektir.
DEVAMI VAR

Kanal İstanbul’un hafriyatı, Star Rafinerisi için yapılanın tam 40 katı olacak

ABD 100 yıldır Türkiye’ye zarar veriyor!