Beyaz atlı prensini bekleme!

Ebru ZORLUTUNA
12 Kasım 2019

İlişkilerimizde genellikle yaralarımızı saracak insanlar ararız. Ruhumuzdaki yaralara iyi gelen yara bantlarını adeta… Aşk acısı çekeriz, bize o kişiyi unutturacak kişiyi bulmaya çalışırız. Özgüvenimiz eksik olur özgüveni tam kişiyle oluruz. Kaygılıyızdır sakin kişiler ilgimizi çeker. Kendimizi başarısız ya da yetersiz görürüz mevkisi olan biri peşinde koşarız. Değersiz hissederiz ya da kendimizle ilgili öyle bir inancımız vardır narsist birinden besleniriz. Problemlerimizle baş etmekte zayıfızdır, bizim adımıza problem çözebilecek biri bizi daha cezbeder. Kısacası eksik yanımız neyse onunla tamamlamak isteriz. Varlığımızı onunla kanıtlayabiliriz. Onsuz kendimizi yarım hissederiz. Oysaki diğer yarısını arayan insanlar bilmezler ki bir gün diğer yarısının diğer yarası olacaklarını… Aslında onlar diğer yarımız değil diğer yaramızdır. Yaramız neredeyse ya da neyse ona yara bandı olacak kişiler arıyoruz. Fakat, her insan kendi içinde bütün olabilmelidir. İçindeki yaraya kendisinin şifa olması gerekir. Karşısına yarım olarak gidenler, bütünleştiğinde ona ihtiyacı kalmayabilir. “Ben bu adamla nasıl evlenmişim?” diyebilir. Bana göre, insanlar kendi ruhunda bütün olmadan, şifalanmadan diğeriyle bütünleşmeyi beklememelidir. Bağımlı ilişkilere baktığımızda hepsi diğerinin yara bandıdır. “Onsuz bir hayat düşünemiyorum” der bazıları. Genellikle de onsuz kalırlar. Hayat, onsuz kalmayı öğretir bir şekilde.. Bu hayatta hepimizin öğrenecekleri var elbet bu kaçınılmazdır. İkili ilişkiler, adı üstünde iki.. İki kişi de kendi içinde bir yani bütün olmalıdır ki iki etsin. Biz genellikle “bir ilişkiler” yaşıyoruz. Bu iki yarım insan eder. Oysa ki kendini tanımak, ne istediğini bilmek, ruhunu dinlemek, nerenin kanadığını fark etmek, şifa aramak kısacası kendini keşfetmek en önemlisidir. İnsanların evlenme sebepleri ya da birlikte olma sebepleri farklılık gösterir elbet.. Kaç kişi kendi içinde bir bütün olup tercihini yapmıştır? Çoğumuz eksik yönümüzü tamamlayan birini buluruz. Yıllar geçtikçe ya da uyanınca da boşanmalar kendini gösteriyor. Kendi ruhumuzu, bedenimizi, kalbimizi dinlemeyi unutuyoruz. Genellikle zihinde yaşıyoruz. Zihnimiz konuşuyor, biz ona uyuyoruz. Halbuki bizi en çok yanıltan zihindir. Bazen ruhundan, kalbinden de fikir almalı insan. Varlığımızı bir başkasının kanıtlamasına ihtiyacımız olmadan yaşamalıyız.. Bunu kaç kişi yapıyor? Kendi içinde bir bütün olabilmeyi.. Belki de yüzleşmek istemeye direndiklerimize iyi gelenleri seçiyoruz. Bu dünyada ancak öyle var edebiliyoruz kendimizi. Oysaki diğer yaramızı görebilsek zaten iyileşme de başlıyor. Örneğin, babasını kaybetmiş ya da eksikliğini hissetmiş biri genelde onun yerine koyabileceği birini arayabiliyor. Fakat bu iki taraf da zor olabiliyor. Babası yerine koyan çocuk, hep çocuk kalıyor bu ilişkide. Bir çocuk gibi şımartılmak istiyor, hep “almak” isteyebiliyor kısacası istekleri bitmiyor. Diğer taraf ise hep verici olmak zorunda kalıyor. Onun içinde zor üstünde inanılmaz yük hissediyor. Hep koruma görevini üstleniyor. Bu ilişki bir taraf uyanmadıkça devam ediyor. Fakat, bu çocuk büyüyüp artık yetişkin olmaya karar verdiğinde işler değişiyor. Tam tersi artık “baba” olma görevini fark ettiğinde isteklerini doyurmaktan yorulduğunda ilişkinin rengi beliriyor. Bu içgörüye sahip olmak hiçte kolay olmuyor. Çoğu zaman bir uzman eşliğinde yüzleşilebiliyor. Demek istediğim; çoğu insan ruhuna dönüp demiyor ki neden seçiyorsun? Yarasına soruyor.. Yarası da bayram ediyor tabi besleneceği birini bulduğu için.. Bir ilişkimiz varsa yolunda gitsin gitmesin ruhumuza bir danışmak gerekir. “Onsuz olamam” değil “Onla hayat daha da güzel geçer” demek yani “bağımlı” değilim “Onsuzda yapabilirim” “Bağlıyım” demek ruhunuzu hafifletir. Kendi içinde bütün olabilen onsuz zaten iyiyim ama “Hayat, onla daha keyifli olur” diyebilir. Ancak o zaman alma verme dengesi eşitlenir. Bir taraf hep vermek, diğer taraf da hep almak zorunda kalmaz. Maalesef ilişkilerimizdeki bu dengesizlik istenmeyen süreçleri ya da sonuçları yaratıyor. O halde yazımı sevdiğim bir sözümle bitireyim; “Seni kurtaracak bir kahraman beklemektense, kendi hayatının kahramanı olmayı dene! Ve unutma, beyaz atlı prensin asla gelmeyecek.. Çünkü o beyaz atlı prens senin içinde, ruhunda.. Ne sen onu bekle, ne de o seni almaya gelsin… İkinizin atı olsun ve ortada bir yerde bir bütün olun…

Ispanak

Bir duble…