Bir gazete ilanının peşinden-6 Jübile gecesinde bir primadonna

Hayrettin FİLİZ
11 Mayıs 2020

27 Şubat 1950’de, Mümtaz Ener için yapılan jübile gecesinde, Hamlet gösterisi bitmiş; sıra müzik adamlarına gelmiştir. Orhan Borar ve Ferdi Statzer’in vereceği Beethoven ve Schumann konserlerine! Her ikisi de konusunda virtüöz kabul edilen müzik adamlarının konseri, geceyi klasik seslerle doldurur. Jübile gecesi, bir anda, dünya notaları eşliğinde, evrensel bir sonsuzlukta uçmaya başlar.
Bugün adına ödüller koyduğumuz piyano dehası Ferdi Statzer ya da gerçek adıyla Friedrich von Statzer; 1906 yılında Viyana’da doğar. 1925 yılında, Mozarteum’da denen Viyana Yüksek Müzik Akademisi’nin piyano bölümüne girer. Aynı okulda bir de Türk öğrenci vardır o yıllarda: Daha sonra “Türk Beşleri” diye anılacak efsane müzisyenlerimizden biri olacak olan Hasan Ferit Alnar!
Türk Beşleri; Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kâzım Akses’i bir arada anmak için kullanılan bir sözdür. Hepsi de aşağı yukarı aynı yıllarda doğmuş olan bu yetenekli çocuklar; Cumhuriyetin ilânının ardından, batılı müzik formlarını öğrenerek, Türk şarkılarını ulusal kimlik içinde yeniden yorumlamaları için Atatürk tarafından yurtdışına eğitime gönderilen sanatçılardır. Onlar Cumhuriyetin müzik kanatlı ikaruslarıdır.
1931-1932 döneminde Viyana Yüksek Müzik Akademisi’nin piyano bölümünü bitirir iki arkadaş. Sonra Alnar, Avusturyalı Statzer’e bir teklifte bulunur. Bu teklif; Friedrich von Statzer’in önce adını, sonra dinini, en sonunda da milliyetini değiştirmesine neden olacak bir tekliftir: “Hadi gel Türkiye’ye! Sana yardımcı olacağım. İstanbul Belediye Konservatuarı’nda piyano öğretmenimiz ol, ne dersin?”
Statzer; o yıllarda ülkesinde yükselen faşizmin de etkisiyle, Alnar’ın bu teklifini kabul edip, başvurusunu yapar ve kabul edildiğini öğrenir öğrenmez de, 1932 yılında İstanbul’a gelir. Piyano ve armoni dersleri verdiği İstanbul Belediye Konservatuarı’nda tam 26 sene aralıksız ders verir.
1933 yılında, dönemin parlayan tiyatro yıldızı Bedia Muvahhit’le evlenir Statzer. (Meraklısına Not: Bazı kaynaklarda Bedia Muvahhit’in adının, Bedia Statzer yazılmasının nedeni budur. Statzer’le Bedia Muvahhit’in evliliği 18 yıl sürer. Çift 1951’de boşanır.) 1944 yılında Türk vatandaşlığına geçer Friedrich von Statzer: Artık onun adı Friedrich değil, Friedrich’i çağrıştıran “Ferdi”dir: Ferdi Statzer!
Statzer’in gecede olmasında, yakın arkadaşı Alnar’ın sinemayla ilgili biri olmasının da etkisi vardır bana kalırsa. Çünkü Hasan Ferit Alnar, aynı dönemde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Şefi ve kendisine yol arayan Türk sinemasına müzikler yapan biridir. Örneğin, 1951 yapımı “Vatan ve Namık Kemal” adlı filmin müzik direktörü odur. Cahide Sonku, Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu’nun ortak yönettiği filmin senaristi de tiyatrodan gelen bir isimdir: Münir Hayri Egeli!
Birçok değerli öğrencisinin içinde en tanınmış olanlardan; Mehveş Emeç, Tülay German ya da Güher-Süher Pekin kardeşlerin öğretmeni olarak da bilinen ve ölümünden bir yıl önce, 1973 yılında, Avusturya Cumhurbaşkanı Dr. Franz Jonas tarafından kendisine fahri profesörlük unvanı verilen Ferdi Statzer; 17 Haziran 1974 günü geçirdiği bir kalp krizi sonucu, 68 yaşında ölür.
Orhan Borar’a gelirsek; o da, İstanbul Belediye Konservatuarı’nda yetişmiş bir sanatçıdır. Albert Braun’un öğrencisidir. 1938 yılında mezun olur olmaz, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na girer Borar; başkemancı olarak! 12 yıl bu orkestrada çalışan sanatçı, ardından İstanbul’a gider ve İstanbul Radyosu kapsamındaki Küçük Orkestra’nın şefliğini yapar. Ancak onu topluma tanıtan şeylerden biri; piyano sanatçısı Mithat Fenmen ile yaptığı 300’ü aşkın keman-piyano konseri ise, bir diğeri de Türk edebiyatının ‘çılgın yazarı’ Zeliha Sevim Burak’la 1949 yılında yaptığı fırtınalı evliliktir. (Meraklısına Not: Orhan Borar 1949’da 38, Sevim Burak ise 18 yaşındadır.)
Borar-Burak çiftinin 1955 yılında bir oğulları doğar: Karaca! Ancak aynı günlerde Sevim Burak’la başka bir edebiyatçının -60 yaşına yakın Peyami Safa’nın- adı sıkça yan yana anılmaya başlamıştır. Bu yasak ilişki, Orhan Borar’ı çok yıpratır ve keman virtüözü sanatçı 1958 yılında, Sevim Burak’la olan ilişkisini bitirir.
“Siz Baron Bahar, hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz: Her şeyiniz var, otomobiliniz, yatınız, 7 cüceli eviniz, bonolarınız, çocuklarınız… Bense, ölümden korkmayacak kadar yalnızım.”
Sevim Burak’ın, 1965 yılında yayımlanan ‘Yanık Saraylar’ adlı uzun hikâyemsi roman ya da kısa kısa romansı hikâye eskizleri şeklindeki kitabının arka kapağında bunlar yazılıdır. Birçok insan, bir Sevim Burak kitabı okumanın, kendi kendine sayıklamanın sözcük kılığına sokulmuş hali olduğunu düşünür. Ancak ilk yayımlandığı 1965 yılında büyük bir etki yarattığını biliyoruz Yanık Saraylar kitabının. Kitap Türk edebiyatında, yabancıların ‘stream of consciousness’ dediği, dilimize ‘bilinç akışı’ olarak çevirebileceğimiz bir türün ilk örneğidir ancak, Türk okuyucusu tarafından çok da sevilmediğini düşünüyorum ben.
Sevim Burak 1983 yılının son günü, yılbaşı akşamı ayrılır dünyadan. Orhan Borar da 19 Eylül 1984’de!
Neyse, biz jübile gecemizdeki diğer etkinliklere dönelim.
Beethoven ve Schumann konserinden sonra, bu kez sahneye balerinler çıkar: Arzumanova’nın balerinleri! Burada biraz durup, bildiklerimizi paylaşmakta fayda var bence. Çünkü çok da alışık olmadığımız bir şeydir jübile gecesinde bale gösterisi… Ahhh, gene acıklı, gene vefadan sınıfta kalan bir hikâye yazmak zorunda olan parmaklarımdan bin kere özür dilerim.
Türkiye’de bale eğitimi de Mustafa Kemal sayesinde başlamıştır. Sonrası? Ahhh, anlatalım!
Türkiye’nin, emperyalizme karşı canıyla dişiyle savaştığı Kurtuluş Savaşı günlerinde, St. Petesburg İmparatorluk Bale Okulu’nun -kimi kaynaklara göre Bolşoy’un- primadonnası kabul edilen genç bir kadın ülkemize gelir. Adı Lydia Krassa Arzumanova’dır. Henüz 24 yaşında, mesleğinde, yıldızlar gibi yükseğe çıkmayı başaran bu genç balerin, faytona binerken düşüp ayağını kırınca; onun için felaket olur bu kaza. Artık sahneye çıkıp, dans edemeyecektir çünkü. O da; 1917 Rus Devrimi’nden sonra ülkesinden ayrılan kocasının ardından 4 yıl sonra İstanbul’a gelir; burada, ülkemiz sanat tarihine geçen ilk bale stüdyosunu kurar ve ölünceye kadar da bu kentte yaşar. (Meraklısına Not: Sonraları Türk uyruğuna geçen Arzumanova, Leyla Arzuman adını alacaktır.)
1929 yılında Mustafa Kemal, ünlü bale dansçısını Ankara’ya ‘resmen’ davet edip; manevi kızlarına ders vermesini ister. Ancak bu davet, Atatürk’ün rahatsızlanmasından ötürü gerçekleşemez. Krassa Arzumanova için altın değerinde olan bu davet sanatçıyı yüreklendirir ve 1931 yılında, İstanbul’da Türkiye’nin ilk bale salonu kabul edilen stüdyosunu açar. İlk gösteriyi de aynı yılın 8 Kasım günü, Tepebaşı’ndaki “Casa d’Italia’’da gerçekleştirir Arzumanova ve minicik öğrencileri.
30’lu yıllardan elimizde kalan bir belge, -bir gösteri broşürü- genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sanata ne kadar değer verdiğini göstermesi adına çok önemlidir. Bu belgenin bir diğer değeri de, bugüne bakmamızı sağlamasıdır. Belgeye bakıyorum, sararmış, eski ama olsun; kalbimin bütün yorgun ağaçlarını çiçeklendiriyor. Bir daha bakıyorum 2020 Nisan’ından aynı belgeye, içimdeki bin çocuk hep bir ağızdan ağlamaya başlıyorlar. Kafamı çeviriyorum pencereden dışarıya, ağlayanların sesi çığlık çığlığa yeri göğü birbirine katıyor. ‘Susun’ diyorum, ‘tamam, geçecek’ diyorum, ‘vazgeçmeyenler var hâlâ’ diyorum ama kimi arasam evde yok; hepsi ya barda-sazda ya alışveriş merkezinde! Kredi çekerek tatile gidenleri bulmak hiç mümkün değil! Ben de o zaman başlıyorum gördüğüm bütün aynaları kırmaya! Kendimi kanatıyorum onlar yüzünden, neden engel olamıyorum diye diye!
Ortaçağ karanlığının cehenneminden kaçıp gelen ve insanı, paranın karşısında değersizleştiren bugünün çirkin yüzlü yoz egemen anlayışı, utanç kalelerini arsızca ve hiç durmadan kuruyor gözümüzün önünde. Bunun gibi belgelere bakınca, bu günlere nasıl ve neden geldiğimizi acı acı düşünmeden edemiyorum. Aslında ben de, siz de çok iyi biliyoruz neden bu ateşe itildiğimizi! Dili ağzına sığmayan, yapışkan ağzından salyalar damlayan işbirlikçi cehalet ve sanat adamı kılığında ortalıkta gezen korkaklar yüzünden canımıza mil çekildiğini biliyoruz bilmesine ya; bu durumu anlatmakta o kadar zorlanıyorum ki bazen. Çünkü, ‘Aklı kısa olanlara, uzun yanıtlar vermek ağzımızı yormaktan başka ne işe yarar ki’ diyorum; ağzımda acımsı, lanet bir tatla!
Offfff! .. Belge şöyle:
“Türkiye Kızılay Cemiyeti Eminönü, İstanbul Kermesi. Taksim Bahçesi, 8-9 Ağustos 1936
Rus Devlet Tiyatrosu sâbık değerli sanatkârlarından K. Arzumanova ve yetiştirmiş olduğu küçük balerinleri görüp takdir etmek imkânı bulacaksınız. Memleketimizde bulunduğu müddetçe her taraftan takdirler toplamış olup, kendisi hoca değil dans şairidir. Sanatının vücut için elzem olduğunu fiilen ispat etmiştir. Klasik dans bütün vücut hareketlerine ahenk verir (…) Biletler 2 lira (…) 5 tabaklık tabldot yemek 150 kuruş… Suare dönüşleri için tramvay ve otobüs temin edilmiştir.”
Dans şairi! Harika bir sıfat değil mi sizce de?
İstanbul Kermesi’ni Nedim Akçer düzenlemiş; piyano sanatçısı Mithat Fenmen ve Radyo Orkestrası yönetmeni Mesut Cemil Bey de destek vermişler Akçer’e. İyilerin ve birbirini sevenlerin hepsinin aynı anda doğduğunu, sonra da hepsinin birden ölüp, bizi cehennem gibi bir dünyada bir başımıza bıraktıklarını düşünüyorum bazen. Ne berbat bir çağ bu! Neden kimse günümüzde, öbürüne can demeye bu kadar korkuyor ki? ‘Saklayacak yalanı olmayanın korkusu da olmaz’ lafı yanlış mıdır? Ben mi yanlış öğrenmişim? Ya da kendisini değer olarak görmek istemenin, karşısındakine kattığı değerlerle ölçüldüğünü hep birden mi unuttuk yahu? Heeyyy! ‘Bataklığa düşen taş, halkalar yaratamaz’. Unuttunuz mu ihtiyar Goethe’nin sözünü? Beni duyan var mı?
Öfkeden soluğumun kesildiği böyle anlarda çay içmek beni sakinleştiriyor. İzninizle kendime bir çay alacağım… Tamamdır, şimdi devam edebiliriz.
1941’den sonra İstanbul Belediye Konservatuarı’nda ve Eminönü Halkevi’nde klasik bale dersleri vermeye başlar Arzumanova. Bu çalışmaları Ankara’nın dikkatini çeker ve 1944 yılında, Halkevleri’nin 12. kuruluş yıldönümü dolayısıyla; müziğini Ahmet Adnan Saygun’un yaptığı, koreografisini kendisinin hazırladığı “Bir Orman Masalı” adlı yapıtla seyirci önüne çıkar çalışkan balerinin öğrencileri. Ankara’da! Bu çalışma, ilk Türk balesi olarak tarihe geçer. Aynı günlerde “Antikacı Dükkânı”, “Çiçek Bahçesi” ve “İnci’nin Kitabı” adlı bale gösterilerini de hazırlar ekip. Alkışlar bütün ülkeyi kaplar.
Çok geçmez, Ankara’dan bir davet daha alır Arzumanova, bu kez, Carl Ebert’ten! Kurulmak üzere olan Devlet Operası’nda ilk dersleri Arzumanova’nın vermesini ister Ebert ancak yer sıkıntısı yüzünden bu dersleri sürdüremezler. (Meraklısına Not: Ebert, 1936’da, kurulması düşünülen tiyatro ve operanın örgütlenmesi konusunda önerilerinden yararlanmak üzere, Ankara’ya davet edilen Alman tiyatro adamıdır. Carl Ebert’in; Ankara Devlet Konservatuvarı’nın tiyatro ve opera bölümlerinin kuruluşunda büyük emeği vardır. Asistanı ise Sabahattin Ali’dir. 14 Mayıs 1980 günü, 107 yaşındayken ölür Ebert.)
Lydia Krassa Arzumanova, 1953 yılına kadar bale dersleri verir. Sonra çekilir köşesine. Yetiştirdiği onlarca öğrencisine bırakır işlerini. Aradan kırk yıl geçer ve ölümüne yakın günlerde, 80’lerin ortalarında, Mithat Fenmen’in desteklediği öğrencileri, öğretmenleri için bir jübile gecesi hazırlayarak teşekkür etmek isterler kendisine. Ancak nereye başvursalar, ne sahne, ne de başka bir destek göremezler devletten! Devlet, kendisini yükselten bir sanatçısını daha unutmuştur! Ölümünden önce ona evini açan ve evinde yaşamasını sağlayan balerin Yıldız Alpar şöyle anlatır o günlerdeki rezilliği:
“Bugüne dek hep devlet kuruluşlarına, tüm yardım derneklerine ve kamu yararına çalışıp çabalayan, her istendiği an yardımını esirgemeyen öğretmenimize karşı devletin bu ilgisizliği gerçekten çok acı! Biz öğrencileri için de moral kırıcı!”
Öğrencileri vazgeçmez ve Türkiye’nin birçok yerinden gelerek Arzumanova Öğretmenin ellerinden öperler İstanbul’daki jübilede. Huzurla, tam da istediği gibi uğurlarlar Lydia Krassa Arzumanova’yı ; Kuğu Gölü Balesi’yle! 1897’de doğan balerin, 25 Mart 1988 günü sonsuzluğa gider parmak ucunda.
Gece bütün hızıyla sürerken, bu kadar batılı figürün yanında şimdi sahne alma sırası bizden bir sanatçıda, Şehime Erton’dadır: Milli havalar okumak için mikrofona gelir Erton. Zaten yanmakta olan gece, Şehime Hanım’ın bizden tınılarıyla coşunca, neredeyse gökyüzündeki ay tutuşacak gibi olur.
Bugün Şehime Erton deyince kaç kişinin bir anda bu değerli sanatçıyı hatırladığını merak ediyorum? Gerçekten merak ediyorum; Cevat Fehmi’den Shakespeare’e, Haldun Taner’den Nezihe Araz’a kadar birçok tiyatro eserinde oynayan Erton’u sahneden hatırlamayanların, Münir Nurettin Selçuk’la yaptığı kısa evlilikten doğan Timur Selçuk’un annesi olduğunu söyleyince “Aaa” demesine o kadar üzülüyorum ki! 9 Aralık 2011 günü kaybettik Şehime Hanım’ı. O kadar da çağdaşımız üstelik. Niye böyleyiz ki biz? Değer vermek için sanatçılarımızın ölmesini beklemeyi kim miras etti bize?
(Meraklısına not: Dahasını merak eden varsa, Ayşe Kulin’in yazdığı “Bir Tatlı Huzur” kitabını salık veririm onlara. Der ki Kulin kitabında; “Çapkındır Münir Nurettin ama bir film stüdyosunda tanıştığı tiyatro sanatçısı Şehime Erton’la yaşadığı, çapkınlığı biraz aşar. Erton eşinden ayrılır, tüm hayatını ona duyduğu aşka adar. Münir Nurettin ise genelde erkeklerin yaptığını yapar, düzenini bozmaz. Yıllanmış evliliklerde derin heyecanlar, baş dönmeleri, kalp çarpıntıları değil, yeri doldurulamaz dostluklar, vazgeçilmez alışkanlıkların getirdiği rahatlıklar aranır. Bunların hepsi evinde vardır ve vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. (…) Yardan da vazgeçemez, bir süre gizli yaşar; 1945’te 19 yaşındaki Şehime Hanım Timur Selçuk’u doğurana kadar belki, 10 yıl sonra ise Selim doğacaktır. Hayat hem Münir Nurettin’i seven kadınlar, hem de çocuklar için zor geçer.”)
Gece şıkırdamaya, fıkırdamaya başlamıştır. Şimdi de Hüseyin Avni Özbenli yürümektedir sahneye, elinde çok sevdiği bağlamasıyla! Öğretmenlik Bilgisi dersinin öğretmeniyken (1946-1947), iki yıl ara verdikten sonra, 1950-1953 yıllları arasında döndüğü -hemen aynı günlerde yani- görevli olduğu Kastamonu Göl Köy Enstitüsü’nde Başeğitmen Yardımcılığına getirilen, ders saatleri dışında, enstitülü çocuklara halk müziği öğreten; öğrettiğiyle kalmayıp kurduğu halk müziği topluluğuyla önce enstitüde, sonra Kastamonu’da halka konserler veren ‘kaynak kişi’ Hüseyin Avni’dir alkışların arasından sıyrılarak, sandalyesine oturmaya yönelen kişi!
23 Haziran 1919’da Kastamonu’da doğar Özbenli. 1945 yılında, Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirir. Ankara Radyosu’nda halk müziği yayınlarında bağlama çalan Sadi Yaver Ataman’ın ayrılması üzerine Radyo Müdürü Mesut Cemil Tel Bey ve Muzaffer Sarısözen’in davetiyle radyo yayınlarında sürekli bağlama sanatçısı olarak görevlendirilir öğrenci olduğu bu yıllarda. Mezun olduktan sonra Gaziantep’e atanmasına karşın, bölgede müzik derlemeleri yapmak için Göl Köy Enstitüsüne tayin ister. Enstitüdeki halk müziği çalışmaları ödüllendirilir. 1952’de bir yıllığına Amerika’ya gönderilir yüksek eğitim için. Döndüğü 1953 yılında Eskişehir Çifteler’in müdürü yapar Demokratlar Özbenli’yi. 1954 yılında Enstitülerin kapanmasıyla Milli Eğitim Müfettişliğine alınır bağlama ustası. 1980 yılında da emekliye ayrılır. TRT repertuarına giren Kastamonu türkülerinden; ‘Asmaların Üzümü’, ‘Sepetçioğlu’, ‘Yarım Çırdak’, ‘Yaş Nane Kuru Nane’, ‘Ördeğisen Göle Gel’ gibi türküler Avni Özbenli derlemesidir.
“Asmaların üzümü
İki ettin sözümü
Andır kalsın çemberin
Göremedim yüzünü
Ben atıma yükledim
Pazar hartamasını
Yârim kimden öğrendin
Adam aldatmasını”
(Devamı Var)

bir-yapmadigin-o-kalmisti-ahmet-san-muhtesem-hayatta-yeni-bir-evre-midwood

Muhteşem hayatta yeni bir evre: Midwood

1984te-ankaranin-gobeginde-pkknin-dugmesine-basan-amerikali-wohlstetter-miydi

1984’te Ankara’nın göbeğinde PKK’nın düğmesine basan Amerikalı Wohlstetter miydi?