Bu gidişle G-20’nin dışında kalma ihtimalimiz çok yüksek…

Serkan AKSÜYEK
28 Şubat 2022

Bugünün dünyasında ekonomik gelişmeler, siyasete doğrudan ve çok etkili şekilde yön veriyor. Mustafa Kemal’in Cumhuriyetin kuruluş yıllarında söylediği “Ekonomik bağımsızlığı olmayan ulusların, siyasal bağımsızlığından söz edilemez” cümlesini bu aralar o kadar çok anımsıyor ve üzülüyorum ki…
Keskin doğruluk payı olan bir cümle bu…
97 yıl öncesinde söylenmesi ise ayrıca önemli…
Cumhuriyetimizin 100’üncü yılına koşar adım ilerliyoruz.
Şunun şurasında bir yıldan az süremiz var. 2023 yılında Cumhuriyetimizle daha büyük kıvanç duyacağız kuşkusuz. Ancak bir asırda neleri başardığımızı, neleri başaramadığımızı, kalkınma yarışına bizden çok sonra adım atan ülkelerin, bugün neden fersah fersah ilerimizde olduklarını sorgulamamız gerekmez mi?

// 2011’İ HATIRLAYALIM

Kısa bir anımsatma yapalım.
Türkiye, 2023 yılı ekonomik hedeflerini ilk kez 2009 yılında duymaya başlamıştı. 2007 genel seçimlerinden itibaren AKP’nin TOBB’a karşı mesafeli duruşu öne çıkarken, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) adeta partinin ekonomi masası gibi çalışmaya başlamıştı.
TİM, 2011 genel seçimlerinin hemen öncesinde, 19 Nisan 2011 tarihinde 2023 hedefleri için eylem planını hazırlamıştı. O açıklamada TİM yönetimine 500 milyar dolar ihracat da yetmemiş olacak ki, ihracat çıtasını 545 milyar dolara çıkarmışlardı.
Ne güzel günlerdi…
2023 yılında, 500 milyar dolar ihracat, 500 milyar dolar ithâlat, 1 trilyon dolar dış ticaret hacmi, 25 bin dolar kişi başına milli gelir düzeyi, dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmiş bir Türkiye…
Gerçekten de kulağa hoş gelen hedeflerdi.

// İLK 10’A GİRECEKTİK…

Ancak daha o yıllarda bile 2023’e kadar ulaşılmasının mümkün olmayacağı bilinen bu hedefleri; siyaset kurumu ve iş dünyası sorgusuz sualsiz savunmaya devam etti.
İğneyi kendimize batıralım…
Gazetecilerin de büyük çoğunluğu bu hedeflerin gerçekçi olmadığını bile bile sayfalarına taşıdı.
Açıklanan hedeflere göre, Türkiye’nin 2023 yılında Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası (GSYH) 2 trilyon 150 milyar dolara ulaşacak, böylelikle dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecekti. Bu rakama ulaşmamız için 2011-2023 yıllarını kapsayan 12 yılda Türk ekonomisinin “her yıl ve kesintisiz olarak en az” yüzde 10 büyümesi gerekiyordu. Bu durumda 2023 yılında GSYH 2.2 trilyon dolara ulaşıyordu.
Türkiye’nin potansiyel büyümesinin azami yüzde 5,5 olduğu, Cumhuriyet tarihi ortalamasının da bu yüzdeye yakın gerçekleştiği, bu büyüme oranının üstü zorlandığında ekonomide tanıdık hastalıkların nüksettiği bilinmesine rağmen, her yıl en az yüzde 10 büyüneceği masalına hemen herkes inandırıldı.
İşin bir de kara mizah tarafı vardı.
O yıllarda aynı hükümet tarafından açıklanan Orta Vadeli Ekonomik (OVP) Programlar’da büyüme hedefleri en çok yüzde 5 olarak belirtiliyordu. Yani iktidar kendi kendisini yalanlar pozisyondaydı.
Ve geldik bugüne…
2015 yılında 16’ıncı büyük ekonomi olan Türkiye, 2020 yılında 20’inci sıraya gerilemiş durumda. 2021 yılı rakamları henüz açıklanmadı ama tüm öncü göstergeler 21’inci sıraya düşeceğimizi gösteriyor. Tarihin garip bir cilvesi midir nedir, AKP’nin iktidara geldiği yıl olan 2003’te de Türkiye 21’inci sırada yer alıyordu.
Yani, geçen 20 senede dönüp dolaşıp aynı yere demir atmış durumda olacağız.
Özellikle geçen yılın son çeyreğinde Türk Lirası’nda yaşanan dramatik erime, gerek Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla gerekse kişi başına milli gelir rakamlarını dolar kuru bazında aşağı çekecek.
Pekâlâ ya diğer ülkeler?
Mesela tam bir başarı hikâyesine imza atan Güney Kore…
1970 yılında 9 milyar dolar GSYH değeri ve dünyada sadece binde 3’lük paya sahip olan, GSYH dünya payı ile 31’inci sırada yer alan Güney Kore, 2020 yılında 1.638 milyar dolar GSYH büyüklüğü ve yüzde 1.93 dünya GSYH payı ile 10’uncu sırada yer alıyor.
1970’te Türkiye’nin yarısından biraz fazla (yüzde 52.7’si kadar) GSYH büyüklüğüne ve küresel sıralamada Türkiye’nin 12 basamak gerisinde bulunan Kore, 2020’de tam 10 basamak üzerimize çıkarken, Türkiye’nin 2,3 kat büyüklüğünde bir GSYH’ye ulaştı.

// İRAN BİLE BİZİ GEÇTİ

Ya yıllardır ambargolar altında adeta inim inim inleyen İran’a ne dersiniz?
1970 yılında sekiz basamak gerimizde yer alarak 27’inci sırada konumlanan İran, 2019 ve 2020 yıllarında sırasıyla 16. ve 18. sırada yer alarak bizi geçmiş durumda.
Bu aralar Ukrayna ile sıcak savaşta olan Rusya ise 2000 yılında dünyanın 20’inci büyük ekonomisi olurken, bugün 11’inci sıraya kadar yükseldi.

// 1983’DE 19’UNCUYDUK

Türkiye, katma değeri yüksek ürünleri üretmedikçe, ihracatını bir noktaya kadar artırabiliyor.
Manzara apaçık ortada…
Rakamlar da bunun kanıtı.
Hülasa; ne kadar büyüdüğümüz, ne kadar ihracat yaptığımız elbette önemli. Ancak bu rakamlar kalkınmışlık göstergeleri arasında ön sıraları almamıza yetmiyor.
Şu örnekten hareket edelim:
Türkiye 1983 yılında dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisiydi. Bugün de 20’inci sırada.
37 yılda kaydettiğimiz ilerleme ortada.
Buna karşılık kişi başına gelirde 66’ıncı, insani gelişmişlik endeksinde 90’ıncı, özgürlük ve demokrasi standartlarında ise 120’inci sıradayız…
Büyümek ile kalkınmak arasındaki farkı bu rakamlar en acı yüzüyle gösteriyor bizlere…

BAYBURT’U VE ANADOLU’YU “SAHİPLENME HİKÂYESİ”

Geçen hafta İstanbul’da bir belgeselin gala gecesi vardı.
Anadolu medeniyetlerinin yaşam tarzını, yöresel geleneklerini ve kültürel dokusunu gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla iş insanı Kenan Yavuz tarafından Bayburt’ta kurulan “Kenan Yavuz Etnografya Müzesi”nin hikâyesi, gazeteci Coşkun Aral’ın sahibi olduğu Habitat TV tarafından “Bir Sahiplenme Hikâyesi” adıyla belgesel haline getirildi.
Bu özgün müzenin hikâyesini birkaç kez köşe haberlerimize konu etmiş, 2019 yaz aylarında ise bizzat görme şansımız olmuştu.
Grand Pera Emek Sahnesi’nde gerçekleştirilen ve çok istesem de yer alamadığım geceye ilişkin ayrıntıları izleme fırsatım oldu.
Dostluğundan her daim mutluluk duyduğum iş insanı Kenan Yavuz, gecede herkesin kulak kabartması gereken bir konuşma da yapmış.

// BÜYÜME Mİ KALKINMA MI?

Bu sütunlarda pek çok kez duayen ekonomist Dr. Öztin Akgüç’ü referans alarak “Kalkınma ile büyüme apayrı kelimelerdir” cümlesini kurunca, Kenan Bey’in “kalkınma” tanımı da ilgimi çekti doğrusu.
Bakın ne diyor Kenan Yavuz:
“Kendi köyünden kendi toprağından, kendi özünden ve kokusundan neşet etmiş insanların, kendi kökleri ile buluşmadıkları sürece Anadolu’daki tahribat ne yazık ki devam edecektir. Kalkınma; sadece yol, su, elektrik üzerinden okunur ise nitelikli ve sürdürülebilir bir kalkınma olamayacaktır. Toprağın ruhunu, dokusunu, estetiğini, evlatlarının yeteneklerini, hikâyelerini, masallarını, sohbetlerini, türkülerini, ezgilerini görünür ve yaşanır kılamazsak, medeniyetimizin özü ve ruhu betonların arasına sıkışıp kalacaktır… Aynileşmiş, mekanikleşmiş, çelik kapılar ardına saklanmış, birbirinden ürken ve çekinen bir toplumsal yapıya doğru hızla sürükleniyoruz. Evden çıkarken kilitlenmeyen kapılarımız gitti, şimdi üç kilit üst üste vurulan çelik kapılar geldi, her şeyin en güzelinin saklandığı misafir geleneği gitti, aman kimse gelmesin diyen bir anlayış geldi. Köyüme, toprağıma, köklerime olan sevdamı ete kemiğe büründürmek için inşa ettiğimiz müzemizin, geldiği nokta benim için adeta bir rüya gibi. Müzemizin temsil ettiği misyonu tescil ederek bizi 2021 yılında Avrupa’da Yılın Müzesi ödülü ile taçlandıran Avrupa Müze Forumu yönetim kurulu ve jürisine çok teşekkür ediyorum. Kültür derinliğini görünür kılmakta ortaya koyduğumuz başarılı projelere, muhteşem sadelik ve yerel halk ile birlikte oluşturduğumuz entegrasyon başarısı, bizi ödüle taşıyan temel özelliklerimiz oldu.”

// ANADOLU BOŞALIYOR

Anadolu’nun boşalan ve tekdüzeleşen cennet köşelerini gördükçe, Kenan Bey’in cümlelerinin ağırlığı daha da fazla hissediliyor.
Bir iş insanı kimseye minnet etmeden, kendi cebinden, ailesinin rızkından, işine ayıracağı zamandan fedakârlık yaparak, on yılda ilmek ilmek örülen bu başarı hikâyesini yazmışsa eğer…
Kuru bir teşekkürü esirgememek, bu ülkeye sevdalı yüreklerin şükran borcu ifadesidir sadece…
Teşekkürler Kenan Bey…

 

AMERİKA’NIN UZAY BAŞARISININ ALTINDA ALMANLAR VAR!

Hemen her akşam evlerimize sokulan deli saçması dizilerin tek iyi yanı, Netflix gibi harika bir mecrayı keşfetmemiz oldu.
Birbirinden ilginç ve güzel sinema filmlerine ve belgesellere ulaşabildiğimiz Netflix’te bu aralar izleyici rekorları kıran ve benim gibi 2’inci Dünya Savaşı meraklılarından da tam not alan bir belgesel var:
PO Box 1142
Netflix yapımı “Amerika’nın Nazileri Sorguladığı Gizli Kamp” belgeseli, gizli tesis PO Box 1142’de yaşananları deşifre ediyor. Bu gizli tesisin en önemli misafirlerinden biri ise Alman roket sanayisinin bir numaralı adamı Wernher von Braun.
Braun’un ABD tarafından ele geçirilmesini sağlayan ALSOS Hârekatı’nın detayları ise gerçekten çok nefes kesici…
Tarih: 2 Mayıs 1945
Yer: Avusturya

// SÜPRİZ MİSAFİR

Birinci Sınıf Er Fred Schneiker, 324’inci Amerikan Piyade Tümeni’ne bağlı öncü birliklerin başında ilerliyor. Karşıdan hızla gelen bisikleti kullanan uzun deri pardösülü adam, Schneiker’ın yanında duruyor ve şöyle diyor:
– Ben füze uzmanıyım. Arkadaşlarım dağın tepesindeler. V-2 füzesinin yaratıcısı da aramızda. Amerikan Ordusu’na teslim olmak istiyoruz. Beni komutanınıza götürün.
Adamın deli numarası yaptığını düşünen ve kahkahalara boğulan Schneiker, “Başka kapıya” diye alay etse de karşısındaki adam ısrar ediyor ve söylediklerini sürekli tekrarlıyor.
Schneiker, adamı 324. Amerikan Piyade Tümeni içindeki Karşı İstihbarat Bürosu’na götürüyor. 2-3 saat sonra binanın önünde birkaç otomobil duruyor. Otomobilden inenler arasında sarışın, iriyarı ve sağ kolu alçılı genç bir adam bulunuyor. Ve kendisini karşılayan Teğmen Charles Stewart’a kendini tanıtıyordu:
– Ben Wernher von Braun.
Braun, dünya savaş tarihinin ilk balistik füzesi V-2’nin babası, Alman roket sanayisinin başındaki adam!

// DÜNYAYI TURLAYAN BOMBA

2. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Almanya bilimde küçümsenmeyecek şekilde ilerideydi. Ağustos 1939’da Dr. Ernst Heinkel, ilk defa tepkili uçak geliştirmişti. Naziler, Nisan 1940’da Norveç’i işgal etti. Böylece atom bombası için gerekli olan ağır suyu imal eden Rjukan’daki Vemork Hidroelektrik Santralı’nı da ele geçirdiler. Kimyevi maddelerle çalışan, ikmal yapmadan dünya etrafında bir tur atabilen denizaltı ile kıtalararası füzenin atası olan 20 km menzilli V-1 (Vergeltungswaffe: ‘Uçan Bomba’ olarak bilinen motorlu pilotsuz uçak) de Naziler’in gizli silahları arasındaydı.
Ve Amerikalılar’ın en kıymetli misafirleri, Wernher von Braun ve yanındaki silah uzmanlarıydı.
Braun sonraki yıllarda ABD’de etkin görevler aldı ve Uzay Ajansı NASA’nın kuruluşuna öncülük etti. Silah sistemleri üzerindeki engin bilgisini, NASA’da uzayı keşfetmeye giden roketler üzerinde denedi.
Ve bugün ABD uzay hakimiyetini kimselere bırakmıyorsa, bunda en önemli pay Braun ve arkadaşlarının idi…
Okurlarımın bu müthiş belgeseli kaçırmamasını salık veriyorum.

 

BÜROKRASİDEKİ SEVİYEYE BAKALIM, HİZAYA GELELİM!

Gazeteciliğe başladığımız 90’lı yıllarda devletin (ölçek olarak) büyük kurumlarının başında görev yapan bürokratlara “yüksek bürokrat” denilirdi.
Emniyet, Sivil Savunma, Gümrükler, İller Bankası, Gelirler İdaresi gibi kurumların başında görev yapan bürokratlar, “hükümetin değil devletin bürokratı” olduğunu her fırsatta hissettirirlerdi.
Siyasilerin atamasıyla o görevlere gelseler dahi, ciddiyetsiz tavırlardan uzak durmaya, siyaset kurumu ile ilişki düzeylerini korumaya özen gösterirlerdi.
Hele hele seçilerek gelen yerel yöneticiler ile ilişkileri son derece seviyeli olurdu.
Hülasa, “Eski Türkiye’de” işler böyle idi.

// ŞAPKA ÇIKARALIM (!)

Bugünlerde ise durum bambaşka.
Toplu Konut İdaresi (TOKİ) gibi önemli bir kurumun başındaki bürokrat, İzmir’in Karaburun ilçesinin Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan ile adeta ağız dalaşına giriyor.
Seçilmiş bir belediye başkanına, onun öncesinde bir kadına mesaj verdiğini unutuyor.
“TOKİ yaklaşık 1 milyon 100 bin konut inşa etti. Belediye Başkanı Erdoğan’ın bana cevap vermesi için abaküsü eline alıp 1 milyon 100 bine kadar sayması gerekir; bu da yaklaşık 50 gün sürer.” diyor.
Şapka çıkarılacak (!) bir seviye!
Şapka çıkarılacak (!) bir akıl yürütme!
Şapka çıkarılacak (!) bir espri yeteneği!
Ve son yıllarda can sıkacak kadar sıklıkla tanık olduğumuz bir profil.
Varlığını, kendisini atayan siyaset kurumuna bağlayan bürokratların bu hazin görüntüsü en çok siyasi iktidarları rahatsız etmeli.
“Hey beyim, sen işini yap. Siyasetçilerle olan tartışma işini bağlı bulunduğun bakana bırak” denmeli.
Yüzlerce yıllık devlet geleneğini yerle yeksan eden bu görüntü hepimizi düşündürmeli.
Kazara…
Yarın iktidar değişse, kraldan çok kralcı olan bürokratların encamı ne olacak?
Bu soru da onları düşündürmeli…

 

HAFTANIN SÖZÜ

Bilgi derindir, cehalet ise sığ;
Bilgi kazanılır, cehalet ise bulaşır…
Anooshirvan Miandji

Önemli bir hukuk zaferi daha!

savas-cocuklari-vuruyor

Savaş çocukları vuruyor!