“Bu kitap, benim yüksek sesli ağıtım”

Mazlum VESEK
20 Kasım 2020

Şair Hicran Aslan, kanser hastalığı, korona salgını ve toplumsal olayların içinde sürdürdüğü şiir serüvenini anlattı ve “Dünyanın geldiği nokta konusunda da uygulamalı bir süreç geçirdim” dedi

Hicran Aslan’ı 17 yıl önce Diyarbakır’da tanıdım. Tulumunu giymiş, önünde bir şövale resim çiziyordu. Yıllar sonra şiir kitaplarını bana ulaştıracağını düşünemezdim. O zamanlar ne ben gazeteciydim ne o şair… Aslan, korona günlerinden önce bir de kanser hastalığına yakalanmıştı. Dolayısıyla dünyaya ve sanata dertlerin orta yerinden bakabilecek, konuşabilecek bir durumdaydı. Aslan’la Klaros Yayınları’ndan çıkan “Tanrı Beni Dansa Kaldırdı” şiir kitabını konuşurken taşrayı, hastalığını ve şiirin-sanatın içinde bulunduğu durumu konuştuk. Aslan, “Bir çok sanat alanını, düz yazıyı, öyküyü de denemiş biri olarak benim şiirden başka seçeneğim yok” dedi.

-Sevgili Hicran, seni Diyarbakır’da resim atölyende ziyaret edeli şöyle böyle 17 yıl oluyor. Sanat-sepetle uğraşan bir insandın, hala öylesin ki kitapların bana ulaştı. Şiirin üzerine konuşacağız ama önce sen bize şiir adına neler yaptığını ve basılı şiir kitaplarını anlatır mısın, kısaca?

-Yaptıklarımı şiir adına mı yapıyorum? Bilmiyorum. Ama yaşamı bir toplam olarak okumaya, duyumsamaya çalışıyorum. Nesneleri, mekânları, sokakları ve insanı görünmeyen- görünen yönleriyle okumayı seviyorum elbette kitapları da öyle. İlk kitabım “Sandık Tozu” 2010 yılında Ava yayınları tarafından basıldı. Aslında kitap olarak tasarladığım bir şey değildi. O yıllarda bazı yerel gazetelere, ulusal -uluslararası internet sitelerine, dergilere yazıyordum. O yazıların bir derlemesidir ilk kitap. Aslında sıkı çalışmayıp bastığım için kendime kızgınlığım var. İkinci kitabım “Sesimi Yuttum Önce” ve aynı anda çıkardığım şiir kitabım “Esmerê” Hel yayınlarından çıktılar. İki çocuk annesi olup, evde geçirilmiş beş yılın ardından hiç kimselere okutmadan yazdığım şiirlerin bir derlemesi oldular. Doğrusu ev, çocuklar ve toplumsal sorunların yoğun olduğu bir yılda sesimi çıkarmış olmak, bir şey yapmış olmak için çıkardığım ve doğrusu dosyayı daha titizlikle çalışabilirdim dediğim kitaplarım oldular. Çıktıktan sonra da sanırım iki yıl hiç kimseyle paylaşmadım kitapları. Bir iki yıl sonra artık yaşamın rutini bıçak gibi boynuma dayanınca yeniden dergilere şiirler göndermeye başladım. Paylaştığım bazı şair ve eleştirmenlere önceki kitaplarımı gönderdiğim, edebiyatın şiir kolunda neler oluyor diye kulak kabarttığım yıllardır. Sonra evet nihayet titizlikle çalıştığım ve içime oldukça sinen “Dışarısı Mağara Kaç ” 2018’de Kaos Çocuk Parkı kitaplığından çıktı. Sonraki yıl bir bölümünü güncel sanat çalışmalarından referansla yazdığım sanatçı arkadaşım Mehmet Ali Boran’ın çalışmalarının birçoğuna yazdığım kitabım “İp Cambazı” çıktı. Ve nihayet bu yıl “Tanrı Beni Dansa Kaldırdı ” tek bir şiirden oluşan kitabım Klaros Yayınları’ndan çıktı.

-Elimdeki “Tanrı Beni Dansa Kaldırdı” kitabı Nisan 2020 tarihli görünüyor. Yani korona günlerinde basıldı. Tek şiirden oluşan kitabının oluşum sürecini konuşacağız; ondan önce salgın günlerinde şiir, sanat adına neler yaptığını ve sanatın genel durumu adına bir değerlendirme yapar mısın?

-Benim korona günlerim bir yıl kadar erken başladı, Mazlum. Beklenmedik bir şekilde meme kanseri teşhisi konuldu ameliyat oldum ve hemen akabinde kemoterapi başladı. Tüm bu süreçte yapmam gereken asla zorunlu olmadıkça çıkmamak, çıktığımda mutlaka maske kullanmak, abartılı hijyen ve bağışıklığı güçlendirmek için uyulması gerekenler vs. Tedavimin sonlarına doğru korona ismini ve dünyayı getirdiği halleri yaşamaya başladık.

Son dönem sayfamda paylaştığım alıntılarla cevaplamak istiyorum ortam ve şiir adına düşüncelerimi. Gelecek şimdileşip avuçlarımızın içine düşünce daha heyecan verici geliyor bana. Ezberlerden kurulu kemikleşmiş beğenilerden sıyrılarak daha yeni eserlerin çıkacağını umuyor ve düşünüyorum.

“Ben Şiir’im çünkü şair artık başka bir şeydir.

Kitaplarım çok satsın diye taklalar atmam. Etkinliklere, imzalara, söyleşilere pazarlama sektörünün edebiyat kolu gibi çeteleşerek dalmam.

Şair değilim; çünkü artık şair şiirin dışında, şiire karşı bir şeydir.

Kasıntıdır, EGO’su şişkindir. Herkesten fazla bilir. Okuyucu algısını yanıltan, bozan, simülasyonlar yaratan, durmadan subliminal mesajlar barındıran bir yüzeye dönüşmem, boyutlarımı kaybetmem. Güçlü bir yayınevinden kitap çıksın, hakkımda yazılsın çizilsin diye el pençe divan durmam. Yağcılık yalakalık yapmam.

Önce evimdeki, yakınımdaki, içimdekilere şiir olurum. Uzaklara kahraman, yakınımdakilere cellat olmam. Çevremi, hayatımı, cebimi sadece yazar çizer görünürler takımıyla -sanat emici kenelerle doldurmam.

Ben şiir’im. Benimle tanışan, oturan, karşılaşan, konuşan şiir tatsın; bana dokunana şiir bulaşsın isterim. Kulakları en gerçek kapılarını açanlara okumak, fısıldamak isterim.

Ben şiir’im nesnelerin, şeylerin, fikirlerin incelikle titreyen ellerinden tutarım. Kapılara, duvarlara, bedeninizdeki orkidelere notlar düşerim. Ben şiirim bütün dillerin, dinlerin, ırkların, cinsiyetlerin, sınırların halatlarını kopardım.

Ben şiir’im.”

“İyi şair, iyi şiir, iyi kitap söylemlerinin yerini iyi yayınevi (online siteler, dergiler) aldı mı, alınsın mı isteniyor? Şiirine, olanaklarına itibar edilen yazarların bu vurgusu okuyucu algısı üzerinde bir otorite kurmuyor mu? Bu yayınevi kötü bir kitabı (şiiri, köşe yazısını, değerlendirme yazılarını) iyiler arasından yürütüp bir okur kitlesi kazandırınca ve kötü kitapla karşılaşmaktan yorulan okuyucu (alem buysa kral benim diyerek) yazmaya soyununca ne olacak? Bu yayınevini imza gibi gösteren güvenilirlerimiz tepkisini bu kadar açık ve dobra gösterebilecek mi?

Tüm bunların bir sonucu değil midir ki artık yazanlar okuyanlardan daha fazladır. Bu ironide yukarıda yazdıklarımın da payı yok mudur? Herkesin kitap çıkarmasına mani olamıyorsak, her yayınevinden çıkaramasın otoritesiyle mi dikilelim karşılarına?

Çok okunmasından korkanlar cezalar yağdırdı yıllarca şimdi çok yazılmasından korkanlarda megafon. (Dikkat dikkat! hepiniz yazarsanız beni kim okşar, kaygısıyla ses kirliliği yapmayın)

Şair, yazar sıfatlarının EGO’nuzu okşarken size yük, size semer olmasına izin vermeyin. “

-“Tanrı Beni Dansa Kaldırdı” çok düşsel bir isim. Evet, olağanüstü bir düşü ifşa etmek ister gibisin. Ne oldu Hicran, neden kitaba bu adı vermeyi tercih ettin?

-Kitabın oluşum sürecini de bağlayarak bu soru yanıtlamak isterim. Sekiz ay içinde tuttuğum şiir günlüklerinden oluşuyor kitap. Hem yazım- dize yapısı- dil, hem de tarz olarak tıpkı kendimde yaşadığım gibi şiirimde de bir yeniden yazım gibi bu kitap. Hiç olmadığım kadar cesurdum. Hem bir ağıt, çok günlük bir anlatımla yaşadığım süreç. Hem modern düşün ve felsefe dizininden yeni kullanımları barındırıyor. “Sesimi Yuttum Önce” kitabımda “ben hiç yüksek sesli ağıtlar yakmadım kayıplarıma” demiştim. Bu kitap, benim yüksek sesli ağıtım. Çok kalifiye bir dille süregelen ve giden göstergelere bir küfür gibidir benim için. Tabii, tüm bunlar şiir disiplininden ödün vermeden yazmaya çalıştığım bir süreç ve kitabın ismi de tam da bu ruh halinden geliyor.

“Tanrı beni dansa kaldırdı/kollarsız tensiz boşlukla dövüşür gibi” çünkü hayatım benim ellerimde değildi. Kimse kollarımdan tutarak, beni hapsederek engeller koymuyordu. Açık bir saldırı yoktu. Ama aynı zamanda kuşatılmıştım. Şiddet, tutsaklık doluydu her şey. Ve kendime dilemem gereken çok özürüm birikmişti. Bu hastalık benim için bir duvar- bir toslama- bir gözlerinin açılması gibi sarsıcı oldu. Evet, bu bir danstı. Tanrıyı sonlu her yerde hissedip, hiçbir yerde görememek gibi düşündüm. Ve kitabın adı bu olmalı dedim.

– Hastalığın şuanda ne durumda? Hastalığınla beraber şiir yazmış olmanın duygu halini bize anlatır mısın?

-Bu hastalık az önce belirttiğim gibi benim hayata bakışımı ve yorumlayışımı çok değiştirdi. Dünyanın geldiği nokta konusunda da uygulamalı bir süreç geçirdim. İnsanın kendi bedeni ve ölümle yüzleşmesiyle yürütülen bir savaş. Bir ihlal -bir hegemonya. Bedeninin sana tehdit haline gelmesi. Sen bedenini dinleyip neye ihtiyacın olduğunu duyamıyorsun artık. İlk başta bu senin yerine düşünenler furyasıyla başladı öyle ki yaşam koçları, enerji dağıtımcılar ve benzerleri bedenine ne gerekli, onlar karar veriyor. Yemek yerini hızlıca vitamin tabletlerine, probiyotik ilaçlarına falan bıraktı. Tedaviyi reddedersen ölümle tehdit ediliyorsun üstelik. Hipper zincirler. Sen ve sana karşı aklındakiler ve dışarıdakiler dışında bambaşka bir aktör girdi hayatıma ve kısa bir süre sonra da koronayla hayatımıza… Düşündüklerim bambaşka bir noktaya geldi. Hastalığım şu an atlatılmış durumda ama beş yıl risk grubundayım. Bir daha bu süreçleri eziyetli yolları geçmemek en büyük isteğim. Şiir, tüm bunların neresinde, bütün bu düşündüklerim, hissettiklerim bu süreci anlatırken bütün geçmiş birikimlerini de kullanma şansı. Bir mucize şiir.

-Ressamlığını konuştuk. Halihazırda resimle aran nasıl? Şiirin ve resmin birbirinden besleniyor mu?

-Hiçbir zaman bir ressam düzeyinde resimle ilgilenemedim ne yazık ki. Elbette hala çizime devam. Küçük dokunuşlar, çizimler yapıyorum. Çizdiğim resimlerden oluşan bir albümüm var. Hayatıma giren, beni etkileyen insanları çizgilerle kodladığım- okuduğum ve sevdiğim şiirlere yaptığım çizimler falan. Şiirim ilgi alanlarımın çokluğundan oldukça besleniyor. Biliyorsun tiyatro ve müzikle de çokça ilgilendim. Ve birbiriyle alakasız birçok kurs… Bütün bunlar şiirime çok boyutluluk getirdi. Tersten okumalar yapıyorum. Şiirde denenmeyen şeyleri, alışıldık olmayan sözcükleri vs. Tabii sanat tarihini okumuş olmanın etkisiyle görsel sanatların geldiği noktayı, güncel sanatı sıkı takip etmeye çalışıyorum. “İp cambazı” bu anlamda şiir- güncel sanat birikimimin örneğidir.

-“Kestim bir düşü keser gibi saçlarımı” diyorsun. Bu dizeden itibaren hastalığın da şiirine çok daha sarih (tabii şairce) konuk olduğunu görüyorum. Hastalığı şiirle anlatmanın zorluğu ve senin de tercih ettiğin soyutlamayı görünce neden başka bir yol tercih etmediğini düşündüm. Şiirden başka bir seçeneğin yok muydu?

-İnan birçok sanat alanını, düz yazıyı, öyküyü de denemiş biri olarak benim şiirden başka seçeneğim yok, Mazlum. Ben kendimi şiirle anlatmayı tutku düzeyinde seviyorum.

-Yine kitabın bir yerinde “O paravanları benden yaptılar” dizesi dikkatimi çekti. Ortamı resmeder gibi bir halin var. Bu dizeyi biraz anlatır mısın bize?

-Son yıllarda eşyalar ve nesnelerin dili, enerjileri üzerine çokça düşündüm. Hastanede hastalar birbirini görmeyecek şekilde düzenlenmiş bölümler. O an kendimi bir paravan gibi hissettim. Bunu hayat içinde düşünelim. Plastikleşen, eşyalaşan yönlerimiz var. Ve çoğalacak.

-Kitapta, “küçük yerlerin çok olur gözleri” dizesi bende taşra veya ona özgü toplumsal baskının olduğu ortamı hissettirdi. Bu dizenin hastalık sürecinde yaşadığın çevrenin de sende yarattığı hissiyatla bağı var mı?

-Tabii ben on bir yıl Kızıltepe de yaşadım. Küçük yerlerde yabancı olunca sempati duyuluyor sana. Her farklılığın kucaklanıyor. Ama eğer oralı biriyle evliysen onların deyimiyle -onların soyadını taşıyorsan- durum çok değişiyor. O yerin tamamı bir göze dönüşüyor. “Bakışlarımız korosu” gerçekten asıyor seni meydanda. Zaten kitap orayı olduğu gibi anlatıyor.

-Kitap boyunca italik dizeler görüyorum. İki “Hicran” mı konuştu kitap boyunca?

-İki Hicran değil çok Hicran. Pijama hicran-cevşen hicran- kapı hicran. Her şeyi konuşturduğum bu kitapta italiklerle dönüşümler yaptım. Düz-yalın anlatımın içine; bazen soyut -bazen deneysel anlatımlar ekledim. Dili çok yönlü kullanmanın keyfini sürdüm. Hem doğunun yas ve ağıt geleneğinden, hem postmodern sayıklamalar-distopyalar- antik Yunan korolarına kadar.

Şiirinde “sevgisizlik” olgusu üzerinde çok duruyorsun. Oysa senin toplumcu ve ümitli yanını bilen biri olarak biraz daha “sevgili” örnekler de vermeni beklerdim. Bir kez daha sormak istemezdim; ama beni çaresiz bıraktın. Neden böyle, Hicran?

-Kitapta evliliğin çıkmaz sokaklarını doğru analiz ettiğimi düşünüyorum. Çünkü iki kişiyken yalnız olmak, üstelik kendine de ulaşamadığın bir şekilde yalnız olmak çok ağır bir süreç. Sevgiden kaynaklı süren bir sevgisizlik. Sevgi birliktelik adına yaşanan tutsaklıklar.

-Şiirde “Hiç tutmadım ben Ali’nin attığı topu/tek bir kez parmak kaldırdım zil çaldı” diyorsun. Şimdi olsa parmak kaldırır mısın, Hicran?

-Kaldırırım. Bağırır çağırır hatta küfrederim. Çünkü çok susmanın bende açtığı yaralar sarılacak gibi değil. Herkesin yüzüne yüzüne söylemek istiyorum artık, Mazlum.

-Sorularım şiirin kadar uzun olmayacak. Eklemek istediğin bir şey varsa seve seve yayımlarım….

cevşen dedi/ayan olur dediler kalbi kuş kokana/savur boynundaki kara kolyeleri/ürkütücü olmasın diye/gökyüzü ve çiçek resimleri/tasvirlerin can evinde bir muhbir/batırır hançeri en dost yanıma

göğsümdeki pencereyi gösterdim ona/kanatlarımı istiyorlar dedim/ kanatlarımı/ pencereye kanıp terk etsin/ özledikçe taşan o bekleyişleri

ez li virim! (Buradayım)/ ez li virim! (Buradayım)

Hicran Aslan, Tanrı Beni Dansa Kaldırdı, Klaros Yayınları, 59 sayfa, Nisan 2020

hemsehrimin-sagligi-her-seyden-onemli

Serdar Aksoy olayında kim suçlu?

Ünlü olduk biz!