Devlet, tıbbi cihaz aldığı şirketleri neden darda bırakıyor?

Serkan AKSÜYEK
12 Ekim 2020

Pandemi döneminde kamu harcamalarının artması, turizm ve ihracat başta olmak üzere döviz gelirlerinin dikkat çekici oranda düşmesi, bütçe açığının öngörülenin çok üzerine çıkması sonucunu doğuruyor.
2020 yılı için 139 milyar TL olarak öngörülen bütçe açığı rakamına 7 ayda ulaşılması, bu yıl açığın 240 milyar TL seviyesinde gerçekleşeceğini gösteriyor.
Halk arasında bilinen özelliği ile “alacağına şahin, vereceğine güvercin” olan devletimiz; kapısını aşındıran alacaklılarına adeta kök söktürüyor. Bu durum kamu kurumlarından alacaklı durumda olan sektörleri kara kara düşündürüyor.
Bu sektörlerin başında medikal geliyor. Tıbbi cihaz ve malzeme üreten ya da ithal eden firmalar arasında, Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinden alacaklarını üç yıldır tahsil edemeyenler bulunuyor.

“YÜZDE 25 FERAGAT EDİN”

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği bünyesindeki Medikal Sektör Meclisi’nin hükümet ile yaptıkları görüşmeler sonuç vermezken, bu firmaların ekim ayı itibarıyla kamudan tahsil edemedikleri alacakları 8 milyar TL’yi aşmış durumda. Alacakların kabaca üçte ikisi devlet hastaneleri, üçte biri üniversite hastaneleri kaynaklı.
İzmir’de de çok sayıda firma, aylarca alacaklarının peşinde koşmasına rağmen çoğu kez olumlu sonuç alamıyor. Konuştuğumuz sektör mensupları, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Satınalma biriminden firmalara telefon edilerek, “Alacaklarından yüzde 25 oranında feragat edip etmeyeceklerinin” sorulduğunu, bu durumun firmalar üzerinde büyük baskı yarattığını ve kabul edilemez olduğunu belirtiyor.

“CİDDİYETE YAKIŞMIYOR”

Yaklaşık 40 yıldır sektörde faaliyet gösteren bir firma sahibi; “Devlet ciddiyetine yakışmayan tutumlara muhatap olunca inanın çok üzülüyoruz. Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelere malımızı kusursuz ve eksiksiz olarak teslim ediyoruz, faturamızı kesiyoruz, takip eden ay KDV’mizi ve muhtasarımızı eksiksiz ödüyoruz ama tahsilatımızı aylarca, hatta yıllarca yapamıyoruz. Saçından tırnağına kadar kayıt altında olan, kamu ile iş yaptığı için tek kuruş vergi ve sigorta borcu olmayan bir sektörüz. Üç yıldır alacağının peşinde koşan firmalarımız var” dedi.
Kamunun alacaklarını zamana yayma ve mümkünse indirim isteme stratejisinin hiç görünmeyen bir başka olumsuz etkisi daha bulunuyor.
Ne zaman sonlanacağı henüz belirli olmayan pandemi sürecinde pek çok tıbbi malzeme ve cihaz üreticisi ve ihracatçısı; Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerine ürün tedariği sağlamak istemiyor.

HİZMET AKSAYABİLİR

Bu durumun yaygınlaşması durumunda sağlık hizmetlerinde aksamalar yaşanabileceğine dikkati çeken medikal sektörü üyesi firma sahipleri, şu görüşleri ifade ediyor:
“İthal edilen ürünlerin fiyatları her gün döviz bazında artıyor. Bu durum işlerimizi olumsuz etkiliyor. Geçmiş yıllarda çoğu kez ithal ettiğimiz malları kamuya TL üzerinden satıyorduk. Döviz kurlarının stabil olması ile bilançolarımıza olumsuz yansımıyordu. Hatta TL’nin değer kazanması ile daha kârlı satış yaptığımız zamanlar bile oluyordu. Ama şimdi durum çok farklı. Dolar ve Euro kuru hemen her gün artış gösteriyor. Bu artışın nereye kadar varacağını hiçbirimiz bilmiyoruz.”

DMO 60 BİNDEN FAZLA ÜRÜN İÇİN HANGİ KADRO İLE İHALEYE ÇIKACAK?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yerli ve milli üretimin acil olarak artmasını istediği sektörlerin başında ilaç ve tıbbi malzeme sektörleri geliyor.
Kamunun ve özel sektörün sağlık yatırımları çoğaldıkça yüksek teknoloji, bilgi ve sermaye yoğun özellikteki tıbbi cihazlar ve malzemelerin ithalatında da ciddi artışlar yaşanıyor.
Kamu yönetimi ise döviz kurlarındaki artışla birlikte maliyetlerdeki öngörülemez artışlara karşılık Devlet Malzeme Ofisi’ni (DMO) öne çıkarıyor.
Her hastanenin ayrı ayrı ihaleye çıkarak satınalma yapması yerine, DMO aracılığı ile alım yapılması, ilk bakışta “maliyet düşürücü etki yapar” algısı yaratsa da gerçekler çok farklı.
Bugün kamu hastanelerinde tıbbi cihaz ve sarf malzeme olarak tüketilen ürünlerin sayısı 60 binden fazla. Her ilde örgütlenmesi olmayan DMO’nun bu kadar büyük bir satın almayı hangi teknik kadrolarla, hangi ihale ve pazarlık usulü ile hangi sürede yapacağı belirsizliğini koruyor.
Medikal sektöründe faaliyet gösteren firma yöneticileri, yapılan cihaz ve malzeme satın almalarının yüksek teknik özelliklere ve kalite standartlarına sahip olması gerektiğini belirterek, DMO’nun mevcut altyapısı ve kadro gücü ile bu ihalelerin altından kalkmasının mümkün olmadığını vurguluyor.

BİREYSEL EMEKLİLİĞİN SONU KEY FACİASI GİBİ OLMASIN…

Kısa adı BES olan Bireysel Emeklilik Sistemi, 2012 yılı Haziran ayında 4632 sayılı Kanun ile hayatımıza girmişti.
Tasarruf bilinci maalesef gelişmeyen halkımızın, bu yönünü güçlendirmek için kurgulanan bir sistemdi. Örnekleri dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde vardı. Sistemde, 10 yıl kalma sözü veren çalışanlara devletin yüzde 25 katkı sağlaması da cezbedici etki yaratıyordu.
Bankalar kanalıyla rahatlıkla dâhil olunup çıkılabilen bir sistem olan BES, bugüne kadar başarılı bir sınav verdi.

6,8 MİLYON KİŞİ SİSTEMDE

Emeklilik Gözetim Merkezi verilerine göre Eylül 2020 itibarıyla BES’te biriken fon tutarı 154 milyar TL’ye ulaşırken (yaklaşık 19.56 milyar dolar), sistemde 6,8 milyon kişi bulunuyor. Bugüne kadar Bireysel Emeklilik Sistemi’nden emekli olan kişi sayısı ise yaklaşık 130 bin kişi.
Önceki yıllarda çalışanlar kademeli olarak zorunlu BES uygulamasına tabi tutulmuştu. 31 Ağustos 2020 itibarıyla zorunlu BES uygulaması sonucu fonda 10.1 milyar TL (Güncel kurla 1,3 milyar dolar) birikti. Zorunlu BES uygulamasında toplamda 6,4 milyon kişi tasarruf ediyor.
Aslına bakarsanız Türkiye’nin bütçe dışı fon yaratma ve amaç dışı kullanmadaki sicili pek temiz değil. Yaşı tutanlar, 1980’li yıllarda Turgut Özal döneminde çıkarılan Konut Edindirme Yardımı (KEY) Fonu’nun nasıl bataklığa dönüştüğünü, enkazının ta 2000’li yılların başında AKP iktidarı ile kaldırıldığını hatırlayacaktır.
1960’lı ve 70’li yıllarda uygulanan Memur Yardımlaşma Fonu (MEYAK), kısa adı Fak Fuk Fon olan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu, İşsizlik Sigortası Fonu ve son olarak hayatımıza giren Varlık Fonu gibi yapılar hep siyasi iktidarların istismarına uğradı ve amaçları dışında kullanıldı. İstediği kadar yasal düzenlemeye sahip olsun bu encam hiç değişmedi. “Duble yollara harcadık” denilen İşsizlik Sigortası Fonu, bunun en müstesna örneğidir.

BANKALARDA BES PANİĞİ

Şimdilerde bankacılık sektöründe de bir “BES Paniği” başladı ki sormayın.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen günlerde yaptığı “Yapacağımız atılımlarla BES’te biriken fonla reel sektöre uzun vadeli ve düşük maliyetli kaynak sağlanacak” açıklamasının ne anlama geldiğini yakında anlayacağız.
Yapılması düşünülen “atılım” ile BES’in bir finansman aracı olarak kullanılmaya başlanması durumuna yeni bir KEY faciasının bizleri beklediğini söylemek güç değil.
Sisteme gönüllü katılımın azalması, bu durumun güven unsurunu olumsuz etkilemesi ihtimali de yükseliyor. Katılımın azalması ile vatandaşların tasarrufa yönelen kaynaklarının kayıt dışına, altın ve döviz gibi yatırım araçlarına kayması ise bir diğer olası risk…
Kuralları en baştan konulan ve vatandaşın da bu şartları bilerek aksiyon aldığı BES’de, -Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyişi ile- maç devam ederken kuralların değiştirilmesinin kimseye faydası yok.
Elbirliği ile güzel işleyen bir sistem yarattık.
Batacağı çok belli olan kredilendirmelerle bu sistemi ellerimizle yok etmeyelim.

 

YOLKSULLUK, MÜSLÜMAN ÜLKELERİN KADERİ Mİ?

Başlıktaki soru epey can acıtıcı değil mi?
Pekâlâ bu soruyu son yıllarda neden sıklıkla kendimize sorduğumuzu hiç düşündük mü?
An itibarıyla dünya üzerinde “nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan” 57 ülke var.
Ve bu ülkelerin 32’si, dünyanın en yoksul 50 ülkesi arasında yer alırken, aynı yoksul ülkelerin istisnasız tüm liderlerinin dünyanın en zengin 500 kişisi arasında olması ilginç değil mi?
Bence hiç ilginç değil.
Nedeni çok basit… Din unsuru, siyasetin temel işlevi olmayı sürdürdükçe ülkelerin başı dertten kurtulmuyor.

TARİKAT ÜYELİĞİ DİPLOMA MI?

57 Müslüman ülke içinde demokrasisini kör topal da olsa ayakta tutabilen tek ülke Türkiye…
Buna rağmen içimizde hâlâ yarım akıllı padişahların eteklerini öpmeyi özleyen, hilafeti isteyen hatırı sayılır oranda vatandaşın olduğunu söylemek mümkün.
Geçtim saltanat özlemcilerini, kıymeti kendinden menkul yarım akıllı cemaat ve tarikat liderlerinin peşinden sürüklenenlere ne demeli?
Son örnek, GATA gibi bir kuruma başhekim yardımcısı olarak atanan, ikinci ve üçüncü eş alma konusunda kıt fikirlerini sağa sola fışkırtan malum şahıs…
Bu şahsın, tek –ve belki de ilk- özelliği, Adıyaman’daki o meşhur tarikata mensup olması.
Bu manzarada herhangi bir tarikat ya da cemaate yüz sürmeyen, iktidar partisinin üyesi olmayan bir gencimizin kamuda görev alması mümkün değil mi?
Yüksek olasılıkla değil.

AKILLANDIK MI?

Önceki seslenişlerimizde ifade ettiğimiz gibi, tarikat-cemaat sevdasının başımıza açtığı FETÖ belasının nelere mal olduğunu gördük.
Cennet ülkemizin, iç savaşın karanlık kuytuluklarına sürüklenmesi an meselesiydi.
Akıllandık mı?
Yarın karşımıza başka bir tarikatın devletin silahını bize doğrulttuğunu görmek istemiyorsak, aklımızı başımıza alalım.
Geliyoruz başlıktaki soruya…
Evet, Müslüman ülkelerin ezici çoğunluğunun kaderi yoksulluk.
Sebebi de İslam’ı kafalarına göre yorumlayan cemaat / tarikat elebaşıları ile ülkeleri yoksulluğun dibinde kendileri varsıllığın zirvesinde siyasetçiler…
Bilim ve teknoloji üretmeyen, toprağın altındaki zenginlikleri ile toprak üstünde keyif çatan, saltanatını sürdürmek için halklarını bilerek ve isteyerek geri bıraktıran siyasetçilerin devri birer birer kapanıyor.
İşte en somut örnek: Sudan…
Ülkeyi 30 yıl şeriat soslu yolsuzluklarla yöneten Ömer El Beşir, Sudanlı yürekli kadınların devrimi ile yıkıldı gitti. Binlerce insanın ölümünden sorumlu olarak kırmızı bültenle aranıyordu. Ülkesi dışındaki tek adresi de maalesef Türkiye idi…
Demem o ki…
Üzerinde yükseldiğimiz Cumhuriyet devriminin ne anlama geldiğini kendi ülkemize bakarak anlayamıyorsak, bizim dışımızdaki 56 ülkeye bakalım.
Sadece bakmakla kalmayalım, görelim…
Eminim çok şey göreceğiz.

 

İSTANBUL’UN KURTULUŞU NEDEN KUTLANMIYOR?

İzmir için 9 Eylül ne anlam ifade ediyorsa, İstanbul için de 6 Ekim odur.
1981 yılında İstanbul’da başladığım ilkokulda, her 6 Ekim’de kentin düşman işgalinden kurtuluşunu andığımızı çok iyi hatırlıyorum.
Liselerde yapılan törenlerde ise İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunan güçlerinin 13 Kasım 1918’de başlayıp 6 Ekim 1923’te sonlanan işgal sırasında yaptıkları, mütareke basının hainlikleri, Meclisi Mebusan’ın nasıl dağıtıldığı, Mustafa Kemal’in bağımsızlık mücadelesinde İstanbul’da örgütlediği sivil-askeri istihbarat örgütlerinin payı anlatılırdı.
Ve bugün…
Birkaç köşe yazarı değinmese, 6 Ekim’i hatırlayan kalmadı.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği 29 Mayıs, İstanbul’un tek kurtuluş günü olarak görülür oldu.
Osmanlı’nın en yetenekli padişahı Fatih Sultan Mehmet’in kurtardığı İstanbul’un, beş yıl süre ile işgal altında kaldığı hatırlanmamaya başlandı.
Dönemin padişahı ve yönetiminin bu işgali sinesine çekmesi, en sonunda İngiliz zırhlısına binerek ülkesinden kaçması dile getirilmez oldu.
Eğer Mustafa Kemal olmasaydı, İstanbul’un işgali devam edecekti.
Ve eğer İstanbul’un kurtuluşundan 17 gün sonra Cumhuriyet ilan edilmemiş olsaydı, bugün o İstanbul’a vize ile gitmek zorunda kalacaktık…
Demem o ki; kuşkusuz 29 Mayıs hepimizin gurur günlerinin başında gelse de İstanbul’un son kurtuluş günü 6 Ekim’dir.
2020 Türkiyesi’nde, Cumhuriyet devrimi ile hâlâ kapanmayan defterleri olanların beyhude çabalarını görmek bizi şaşırtmıyor.

 

HAFTANIN SÖZÜ

Her ressam, fırçasını kendi ruhuna daldırır ve tablolarında kendi tabiatını resmeder.
Henry Ward Beecher

Bağışıklık sistemini kuvvetli tutun

Türk edebiyatının karanlık 33 yılı – 16