Ekonomide şu meşhur 2023 hedeflerinden neden hiç bahis yok?

Serkan AKSÜYEK
27 Haziran 2022

Cumhuriyetimizin 100’üncü yılına koşar adım ilerliyoruz.
Şunun şurasında birkaç ayımız var.
2023 yılında Cumhuriyetimizle daha büyük kıvanç duyacağız kuşkusuz. Ancak bir asırda neleri başardığımızı, neleri başaramadığımızı; kalkınma yarışına bizden çok sonra adım atan ülkelerin, bugün neden fersah fersah ilerimizde olduklarını sorgulamamız gerekmez mi?
Gelmek istediğim nokta şu:
AKP hükümetleri, 20 yıllık iktidarlarında çoğu kez süslü cümlelerle donatılmış hedefler koydular önümüze.
Özellikle de ekonomide…

// DÖVİZİN TEK YOLU İHRACAT

Mayıs ayı ihracat rakamlarına bakınca, “Yahu n’ooldu şu bizim 2023 hedeflerine?” diye sorasım geldi.
Ocak-Mayıs döneminde geçen yılın aynı dönemine göre ihracat yüzde 20,4 oranında artışla 102 milyar 504 milyon dolar, ithalat yüzde 40,9 oranında artışla 145 milyar 737 milyon dolar olarak gerçekleşti.
Mayıs ayında ise geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 15,2 oranında artışla 18 milyar 973 milyon dolar, ithalat yüzde 43,8 oranında artışla 29 milyar 652 milyon dolar oldu.
12 aylık ihracat rakamı ise yüzde 25’lik artışla 242 milyar 500 milyon dolar olarak gerçekleşti.
Mayıs ayı ihracat rakamları sonrasında Ticaret Bakanı Sayın Mehmet Muş ve seçim telaşındaki ihracat camiasından gelen açıklamalara bakıyoruz, yapısal sorunlardan hiç bahis yok.
Sayın Bakan, “Bu, tüm zamanların en yüksek mayıs ayı ihracatıdır. Böylelikle 2022 yılının ilk 5 ayının tamamında en yüksek aylık ihracat değerlerine ulaşarak ilk 5 ayda rekorlar kırmış olduk” diyor.
Pekâlâ…
Uzuun yıllar önce açıklanan ve senelerce propagandası yapılan hedeflerden bahis var mı?
Elbette yok.
“Ört ki ölem” diyenlere kulak asmayalım ve geçmişe kısa bir yolculuk yapalım…

// 2011 YILI VE BÜYÜK HEDEFLER

Türkiye, 2023 yılı ekonomik hedeflerini ilk kez 2009 yılında duymaya başlamıştı.
2007 genel seçimlerinden itibaren AKP’nin TOBB’a karşı mesafeli duruşu öne çıkarken, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) adeta partinin ekonomi masası gibi çalışmaya başlamıştı.
Manzara bugün de çok farklı değil.
TİM, 2011 genel seçimlerinin hemen öncesinde, 19 Nisan 2011 tarihinde 2023 hedefleri için eylem planını hazırlamıştı. O açıklamada TİM yönetimine 500 milyar dolar ihracat da yetmemiş olacak ki, ihracat çıtasını 545 milyar dolara çıkarmışlardı.
Ne güzel günlerdi…
2023 yılında, 500 milyar dolar ihracat, 500 milyar dolar ithalat, 1 trilyon dolar dış ticaret hacmi, 25 bin dolar kişi başına milli gelir düzeyi, dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmiş bir Türkiye…
Gerçekten de kulağa hoş gelen hedeflerdi.

// İLK 10’A GİRECEKTİK…

Ancak daha o yıllarda bile 2023’e kadar ulaşılmasının mümkün olmayacağı bilinen bu hedefleri; siyaset kurumu ve iş dünyası sorgusuz sualsiz savunmaya devam etti.
İğneyi kendimize de batıralım…
Gazetecilerin de büyük çoğunluğu bu hedeflerin gerçekçi olmadığını bile bile sayfalarına taşıdı.
Açıklanan hedeflere göre, Türkiye’nin 2023 yılında Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası (GSYH) 2 trilyon 150 milyar dolara ulaşacak, böylelikle dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecekti. Bu rakama ulaşmamız için 2011-2023 yıllarını kapsayan 12 yılda Türk ekonomisinin “her yıl ve kesintisiz olarak en az” yüzde 10 büyümesi gerekiyordu. Bu durumda 2023 yılında GSYH 2.2 trilyon dolara ulaşıyordu.
Türkiye’nin potansiyel büyümesinin azami yüzde 5,5 olduğu, Cumhuriyet tarihi ortalamasının da bu yüzdeye yakın gerçekleştiği, bu büyüme oranının üstü zorlandığı takdirde ekonomide tanıdık hastalıkların nüksettiği bilinmesine rağmen, her yıl en az yüzde 10 büyüneceği masalına hemen herkes inandırıldı.
İşin bir de kara mizah tarafı vardı.
O yıllarda aynı Hükümet tarafından açıklanan Orta Vadeli Ekonomik Programlar’da (OVP) büyüme hedefleri en çok yüzde 5 olarak belirtiliyordu. Yani iktidar kendi kendisini yalanlar pozisyondaydı.

// MİLLİ GELİR HEDEFİ…

Aslına bakarsanız, Türkiye’nin yaşadığını orta gelir tuzağı değil, “düşük teknoloji tuzağı” olarak adlandırmak daha doğruydu.
Türkiye’nin 2011-2023 yılları arasında her yıl “kesintisiz olarak” yüzde 10 büyüdüğünü varsaysak bile 2023 yılında fert başına milli gelirimiz 20 Bin Doları ancak yakalıyordu. Yani hedeflenen 25 bin Dolar rakamı yine yakalanamıyordu.
Ve acı gerçek şu ki; Türkiye’de kişi başına milli gelir son 7 yıldır üst üste düşüyor.
2003’te 4 bin 739 Amerikan doları olan kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) 2009’daki küresel kriz dışında istikrarlı şekilde artarak 2013 yılında 12 bin 582 dolara kadar yükselmişti.
Cari fiyatlarla kişi başına GSYH 2020 sonunda 8 bin 597 dolara kadar geriledi. Böylece milli gelir 2007 yılı seviyelerine döndü.

// İHRACATTA HEDEF GERÇEKÇİ Mİ?

Gelelim ihracata…
Türkiye’nin ihracatı, geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 32,8 artışla 225 milyar 291 milyon dolara, ithalatı da yüzde 23,6 artarak 271 milyar 424 milyon dolara yükseldi.
2023 hedeflerinde ise senaryomuz şuydu:
İhracatımız 2011-2023 yılları arasında her yıl yüzde 12, Türkiye’nin büyüme oranı ise kesintisiz olarak her sene yüzde 10 artarsa, 2023 yılında ihracat rakamı 467 milyar dolara geliyordu. Yani hedefe ulaşamasak bile, en azından çok yaklaşıyorduk.
İhracatta soluğumuzun tıkandığı çok net şekilde görülüyor.
Toplam ihracatımız içinde yüksek teknolojili ürünlerin payı yüzde 5’i bile bulmuyor.
Ar-Ge harcamalarına aktardığımız kaynak milli hasılamızın ancak yüzde 1’i kadar.
Ve sıkı durun:
Bıraktım ulaşılmasını, hayal bile edilmesi mümkün olmayan bu hedefler hâlâ –lafta da olsa- geçerli. Siyasi iktidar mensubu bir kişi bile “şu hedefleri gözden geçirelim” demiyor, diyemiyor…
Ha, işsiz kalmayı göze alabilen yürekli bir meslektaşımız çıksa, ekonomi otoritesine bu soruları sorsa; alacağı cevapları üç aşağı beş yukarı tahmin etmek mümkün.
15 Temmuz hainliğinden girip, dış güçlerin bizleri yok etmek istediği obsesyonuna kadar bir yığın mazereti dinlemeniz olası…
Ama maalesef netice değişmiyor.

// 1983’DE 19’UNCUYDUK

Türkiye, katma değeri yüksek ürünleri üretmedikçe, ihracatını bir noktaya kadar artırabiliyor.
Rakamlar da bunun kanıtı.
Hülasa; ne kadar büyüdüğümüz, ne kadar ihracat yaptığımız elbette önemli. Ancak bu rakamlar kalkınmışlık göstergeleri arasında ön sıraları almamıza yetmiyor.
Şu örnekten hareket edelim:
Türkiye 1983 yılında dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisiydi.
2021 yılında dünyanın en büyük 21’inci ekonomisi olan Türkiye’nin, ekonomik göstergelerde yaşanan negatif gelişmeler nedeniyle 2022 yılında 23’üncü sıraya kadar gerilemesi bekleniyor.
IMF verilerine göre ise 2003’ten bu yana ilk kez en büyük 20 ekonominin dışında kalmış durumdayız.
40 yılda kaydettiğimiz ilerleme ortada.
Buna karşılık kişi başına gelirde 66’ıncı, insani gelişmişlik endeksinde 90’ıncı, özgürlük ve demokrasi standartlarında ise 120’inci sıradayız…
Büyümek ile kalkınmak arasındaki farkı bu rakamlar en acı yüzüyle gösteriyor bizlere…

 

PALM YAĞI BELASI YENİDEN BAŞIMIZDA

2000’li yılların başında ekonomi gazetecilerinin yazdıkları tarım haberleri arasında “Palm Yağı Tehlikesi” başlığı sık okunurdu.
Özellikle tağşiş olarak adlandırılan hileli karışım ürünleri piyasaya sürenler, bu işten büyük paralar kazanırlarken, insan sağlığını utanmazca tehlikeye atarlardı.
Geldik 2022 yılına…
Ukrayna ile Rusya arasında süren ve ne zaman biteceği de belli olmayan savaş, en temel tarımsal ürünlerde tedarik sorununu beraberinde getiriyor.
Rusya ve Ukrayna dünya ayçiçek yağı pazarının yüzde 65’ini, buğdayının yüzde 25’ini, arpasının yüzde 20’sini ve mısırının yüzde 18’ini üretiyor. İki ülke arasında yaşanan savaş ulaşım güçlüklerine, hasat gecikmelerine ve gübre maliyetlerinde artışa neden olurken, gıda fiyatlarını rekor seviyelere taşıyor. Ekmek, et ve yemeklik yağlar gibi temel gıda maddelerini dünya çapında artıyor.

// SAHTEKÂRLAR İŞ BAŞINDA

Ancak Türkiye’deki kadar fahiş artış yaşayan başka bir ülke yok.
Faiz takıntısı yüzünden patlatılan döviz kurları, üç haneli sınıra dayanan enflasyon oranı vatandaşın belini büküyor. Muhteşem bir tarım ülkesi iken “üretme ithal et” hastalığına yakalanan Türkiye, bitkisel yağda sorun yaşayınca, yaklaşık 20 yıl aradan sonra palm yağı sahtekârlığı ile yeniden baş başa kalıyor.
Palm yağı 10 yıl öncesine kadar çikolata, bisküvi, patates cipsi gibi hazır tüketilen ürünlerde yaygın olarak kullanılıyordu. Ancak gerek sağlıksız oluşu, damar tıkanıklıklarına sebep olması, Güney Asya başta olmak üzere yağmur ormanlarının yok olmasına sebebiyet vermesi yüzünden gıda firmaları bu üründen uzaklaşmaya başlamışlardı.
Palm yağı en çok Güneydoğu Asya ülkelerinde üretiliyor. Endonezya yıllık 45,5 milyon ton ile ilk sırada yer alırken Malezya 19 milyon ton ile ikinci, Tayland 3,1 milyon ton ile üçüncü, Kolombiya 1,7 milyon ton ile dördüncü, Nijerya 1,4 milyon ile beşinci büyük üretici konumunda.

// DİŞ MACUNUN DA BİLE VAR

İngiliz gıda şirketi Iceland Foods, 2018’de kendi markalarından palm yağını çıkarma sözü vermişti. Ancak Ukrayna savaşı ile dondurulmuş ürünlerinde sertifikalı palm yağı kullanımına geri döndüğünü açıkladı. Temizlik ürünleri, şampuanlar, bakım ürünleri, hazır yiyecekler, hazır pizza/hamburger/tavuk gibi ürünler, çikolatalar, makyaj malzemeleri hatta diş macunları bile palm yağı içeriyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Türkiye’de yeniden türedikleri kulağımıza çalınan palm yağı sahtekârlarına karşı gerekli tüm önlemlerini alması gerekiyor.
Ve 1 litre Ayçiçek yağının 50 TL sınırına dayandığı, bardakla yağ satışına başlandığı bugünlerde; ucuz ve markasız ürünleri gözü kapalı alan vatandaşlarımızın da aynı farkındalığa sahip olması şart.

PALM YAĞININ ZARARLARI
Yüzde 55 doymuş yağ oranına sahip palm yağının paketlenmiş gıdaların hemen hemen yarısından fazlasında kullanıldığı biliniyor. Trans yağ içermese de sahip olduğu yüksek doymuş yağ oranı kalbe zarar veriyor.
Palmiye yağının rafine edilmiş olması içeriğindeki besinlerin değişime uğramasına neden oluyor ve sindirimini güçleştiriyor.
EFSA (Avrupa Gıda Birliği Komitesi), palm yağı içeriğindeki bazı maddelerin kansere yol açabileceğini söylüyor. Vücuda giren glisidil yağ asitleri esterlerinin sindirim süreci sonrasında glsidiol adlı maddeye dönüşerek tümör büyümesine yol açabileceklerini belirtiyor.

 

KIZLARIMIZIN EĞİTİMİNE ÜÇ ENGEL: ŞİDDET, YOKSULLUK VE EŞİTSİZLİK

Birkaç gün önce İzmir’deki özel bir eğitim kurumunda öğretmenlik yapan dostumla laflıyorduk.
Eğitim sisteminin ve öğrenci kalitesinin geldiği ağlanası durumdan örnekler verirken, “Ağabey biliyor musun, son 20 senede aynı sistemle ilkokula başlayıp o sistemle mezun olan tek bir öğrenci bile yok” dedi.
Tokat gibi suratımıza çarpan bir gerçeklikti bu.
20 yılı bulan AKP iktidarında eğitim sistemi 6 kez köklü değişime uğradı.
Her değişimde sil baştan sistem tasarlandı.
Parası olan ya da dişinden tırnağından artıran aileler çocuklarını özel okula göndermek zorunda kalırken, imam hatiplerin de içinde olduğu devlet okullarının pek çoğunda eğitim kalitesi içler acısı durumda.
Ve elbette Türkiye’nin yarım yüzyıldır çözemediği sorunu olan kız öğrencilerdeki okullaşma oranı…
Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer’in geçen hafta dile getirdiği, “Kız çocuklarımızda okullaşma oranı erkekleri geçti” açıklamasını not ederken, iş insanı Suna Kıraç’ın adını taşıyan “Suna’nın Kızları” platformunun yaptığı bilimsel araştırma ilginç gerçekleri ortaya koyuyor…
“Suna’nın Kızları” ve Eğitim Reformu Girişimi işbirliği ile “Türkiye’de Kız Çocukların Eğitimi: Engeller, Müdahaleler ve Olanaklar” araştırma raporuna göre; kız çocuklarının eğitiminin önündeki üç büyük engel “toplumsal cinsiyet eşitsizliği”, “yoksulluk” ve “yapısal şiddet” olarak tanımlanıyor.
Kız çocukların eğitime erişimiyle ilgili çok önemli bulgular şu şekilde:
– Türkiye geneli ilköğretim ve ortaöğretim seviyeleri okullaşma oranları kız ile erkek çocuklar için neredeyse aynı olsa bile, ortaöğretim seviyesinde, bölgelere ve illere göre farklılaşmalar sürüyor.
– Özel önlemlerle desteklenmesi gereken çocuklar arasındaki kız çocuklarının okullulaşma oranları daha da düşük.
– Kız çocuklarının okula düzenli olarak gitmelerinin önündeki en büyük engellerden biri de ev içi emek ve bakım yükü olarak öne çıkıyor
– Taşımalı eğitim, yatılı bölge okulları, öğrenci yurtları ve pansiyonlara karşı aileler ve kız çocukları arasında güvensizlik hâkim.
– Özellikle ergenlik dönemindeki kız çocuklarında öz yeterlilik, öz farkındalık ve özgüven desteklenmesi gereken hususlar olarak öne çıkıyor.
– Ergenlik döneminde kız çocuklarının akranlarla sosyalleşme ve sosyal-duygusal öğrenme alanları çok kısıtlı.
– Açıköğretimde okuyan kız çocuklarının eğitim deneyimleriyle ilgili çok sınırlı bilgi bulunuyor.
– Kırılgan gruplardan gelen çocukların hem mahallede hem de okulda maruz kaldıkları akran zorbalığı ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Erkek çocuklara fiziksel taciz, kız çocuklara cinsel ve sözlü taciz okuldan kopmayı hızlandırıyor.
– İş hayatına geçiş ve nesiller arası okullaşmanın artışı için kız çocuklarının gelişim alanları ve meslek tercihleri kritik önem taşıyor.

 

HAFTANIN SÖZÜ

Silah satan barış istemez;
İlaç satan sağlık istemez;
Din satan ilim istemez;
Hırsız olan hukuk istemez…
Süleyman Demirel

FETÖ’cülere ve uyuşturucu tacirlerine nesillerimizi teslim etmeyeceğiz! 

‘Yiyen efendiler’in saltanatı hiç bitmedi ki!