“Eylül sendromlu” Yunanistan, bizimle dost mu düşman mı?

Serkan AKSÜYEK
21 Eylül 2020

Doğu Akdeniz’in suları son haftalarda giderek ısınıyor. Türkiye ile Yunanistan’ın siyasi liderlikleri arasında dozu giderek artan açıklamalar birbirini izliyor.
Türkiye kuşkusuz sadece Doğu Akdeniz’deki değil, tüm kara suları ve Münhasır Ekonomik Bölge alanlarındaki hak ve menfaatlerini korumalı. Buna hiçbirimizin itirazı olamaz. Benim sorum ise başlıktaki kadar basit ve anlaşılır:
Yunanistan gerçekten de bizim dostumuz mu düşmanımız mı?
Eylül ayı gelip çattığında, Yunan halkının yüz yıl öncesindeki acı hatırası olan “Küçük Asya” hezimetinin depreşmesi doğal. Bu kötü hatıraların, solcusuyla sağcısıyla Yunan siyasetçileri adeta bir paronayaya sürüklediği görülüyor. İstanbul’u geri alma ve Bizansı’ı yeniden diriltme gibi absürd hezeyanları, siyasi saiklerle dile getirenleri haydi anlayışla karşılayalım. Pekala bu hastalıklı ruhsal saplantıya Yunan halkı nasıl inanabiliyor ve anlayışla karşılayabiliyor?
Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim:
Yunan halkının belleğine kazınan malum hatıralara rağmen, Türkiye’de Yunanistan’a karşı açıktan bir düşmanlık politikası güdüldüğüne hiç tanık olmadım. Sanıyorum bizde daha ziyade iki tarafın nüfus dengesine atıfta bulunarak, küçümser bir havanın hâkim olduğunu söyleyebiliriz.
Evet, geçmişte de karşılıklı çok sert açıklamalar işitildi. Ama günün sonunda bu durum açık bir düşmanlık politikasına evrilmedi.

// DOSTLUK MU PARA MI?

Yunanistan ana karası ve Ege adalarına pek çok kez gittim.
Özel ve görev amaçlı gittiğim bu seyahatlerimin hiçbirinde, Yunan tarafında “açık ve samimi” bir dostluk gösterisine tanık olmadım. Özellikle adalarda yaşayan Yunanlar, Türkiye ile dostluktan ziyade, bizlerden kazanacakları paraları önemsiyorlardı.
Çok da haksız da sayılmazlardı.
Ülke ana karasının yüzlerce kilometre uzağında, Türkiye gibi 83 milyonluk dev bir ülkenin burnunun dibinde yaşamak kolay değildi. Yunan hükümeti, adalarda yaşayanlara ana karaya göçmesinler diye her türlü altyapı desteği ve vergi teşvikini sağlıyordu.
2000’li yılların başında “düşük kur-yüksek faiz” politikası ile TL, Euro karşısında iyice değerlenmişti. Bugün 9 TL olan Euro, o yıllarda 1,5-2 TL civarındaydı. İzmirliler için Sakız adasındaki bir akşam yemeği, Çeşme’den çok daha hesaplı idi.
İki ülke arasındaki en önemli sorun olan Kıbrıs konusundaki tavrımız ise bugünküne göre yüz seksen derece zıttı. Nerdeyse KKTC’yi ellerimizle Rum Yönetimi’ne terk eder noktaya savrulmuş, Annan Planı’na “Evet” demeleri için Kıbrıs Türkleri’ne baskı uyguluyorduk. Bugün rahmetle anılan KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından “statükocu” denilerek ağır şekilde eleştiriliyordu.

// TÜRK TURİSTLERİN YILIŞIKLIĞI

Kimse kusura bakmasın ama bu rezalet dış politika, adalara tatil amaçlı giden Türklerin davranışlarına da yansıyordu. Zorla karşıdakine kendisini beğendirme çabası ve küçük görme yılışıklığı mide bulandıracak cinstendi. Pasaportunda KKTC’ye giriş damgası olanlar Yunan gümrüğünden geçemezdi. Bu durum bugün de değişmiş değildir.
O yıllarda İzmir Ticaret Odası, Yunan adaları ile Türkiye’nin ekonomik ilişkisini güçlendirecek iyi niyetli bir çaba içindeydi. Uzun yıllar İzmir’de ve Yunanistan’da “Ege Adaları Zirveleri” toplanır, Yunanistan’daki zirvelere nerdeyse tüm Ticaret Odası meclis üyeleri eşleri ile katılırdı. Yeme, içme, yatma, kalkma, gitme, gelme masrafları Ticaret Odası bütçesinden karşılanırdı. Türkiye’de yapılan zirvelere ise Yunan tarafından çok daha az sayıda katılımcı olduğu gözümüzden kaçmazdı.
2006 yılında Rodos’ta yapılan zirveye yine iki katamaran dolusu insanla gidilmiş, basın toplantıları yapılmış, beylik laflar edilmişti. Domatesini bile taş atımlık Marmaris’ten değil, ana karasından getiren adada; Osmanlı’dan kalma tarihi eserler, camiler, mezarlıklar acınacak durumdaydı. Restorasyon yapılıyor gibi sudan bahanelerle bu yapıların ziyaret edilmesi engelleniyor, bakımları yapılmıyordu.

// VAY SEN MİSİN İZLENİM YAZAN!

Rodos şehir merkezinde hemen her sokak başına dikilen tabelada “Justice for Cyprus. Turkish army, get out Cyprus!” (Kıbrıs için adalet, Türk askeri adadan defol) yazıyor, yazının üzerindeki resimlerde Kıbrıs haritası, kuzey ucundan kan damlıyor şeklinde resmediliyordu.
Geziye yönelik yazdığım haberde, küçük bir izlenim kutusu olarak bu tabelalara atıfta bulunmuş, “Sevgi, karşılıklı olursa anlam taşır…” başlığını atmış, malum tabelanın fotoğrafını da kullanmıştım.
Vay efendim, sen misin Türk-Yunan dostluğuna laf eden!
İzmir Ticaret Odası’nın Başkanı Ekrem Demirtaş, pek kızmıştı yazılana.
Onca tantanaya ve “platonik aşk”a rağmen, Ege adaları ile ticaret hacmimizde dikkat çeken bir artış olmamıştı.
Bunları yazmamın sebebi şu:
Türkiye ile Yunanistan ya da başka iki ülke…
Dostluklar; hamasi laflara değil, stratejik çıkarlara, dış politika becerilerine ve son tahlilde güç dengesine dayanıyor.

// 7 KAT BÜYÜYEN ÜLKE…

Bugün Ege’deki karşı komşumuzun şımarıklıklarına haklı olarak tepki gösteren Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakanlığının ilk döneminde Türkiye aleyhine politikasından milim geri adım atmayan Yunanistan’a beş kez gitmişti.
Unutmayalım!
1830 yılında Osmanlı’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden, neredeyse attığımız oltalara takılan balıklar için hak iddia edecek kadar küstahlaşan Yunanistan, son 200 yılda tek kurşun atmadan sınırlarını 7 kat büyütmüş bir ülke…
Yani…
İş, “Yeniden denize dökeriz, boğarız, mahvederiz, haşatını çıkarırız” demekle olmuyor.
Kafasını kullanan, ülkesinin uzun erimli stratejik çıkarları üzerine dış politika inşa eden, dün ak dediğine bugün kara demeyen bu oyunda kazanıyor…

 

“PARTİ DEVLETİ NASIL OLUR?”
SORUSUNUN CEVABI BURADA!

Parti devleti olgusu, devletlerin yapısına ve demokrasisinin kalitesine büyük zarar veriyor.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte, Anayasa’nın 104’üncü maddesine göre tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın, aynı zamanda bir partinin Genel Başkanı olması, Türkiye’de de “Parti devleti mi oluyoruz?” sorularını daha sık sorduruyor.
İşte size İzmir’in küçük bir ilçesinden anlamlı bir örnek…

// ATAMAYI KİM YAPIYOR?

Foça İlçe Milli Eğitim Müdürü Sn. Yüksel Akar, dört buçuk yıldır sürdürdüğü görevini bırakarak başka bir göreve atanıyor. Akar veda mesajında, görev yaptığı dönemde gerçekleştirilen hizmetler hakkında detaylı açıklamalar yapıyor.
Buraya kadar her şey normal…
Ancak veda mesajında, “Kendisini Foça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne layık gören” AKP’nin eski İzmir İl Başkanı ve milletvekili Ali Aşlık ile AKP’nin mevcut Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ’a özel bir teşekkürü esirgemiyor.
Okuyunca gerçekten de gözlerime inanamadım…
Çocuklarımızı yetiştiren, onları hayata hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı’nın en kritik görevlerinden biri olan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yapılan atamaları, acaba iktidar partisinin –her ikisi de avukat olan- yöneticileri ve eski milletvekilleri mi belirliyor?

// ÖĞRETMEN DE DEĞİL…

Bir başka ilginçlik ise şu:
Yüksel Akar ilçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevi yapıyor ama eğitim iş kolu ile uzaktan yakından alakası olmayan bir eğitime sahip. Sosyal medya hesabında paylaştığı özgeçmişinde İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu; İzmir Adliyesi Çocuk Mahkemesi’nde Zabit Kâtipliği, Urla Asliye Ceza Mahkemesi’nde Duruşma Kâtipliği yaptığı; Urla Kaymakamlığı’nda Proje Koordinasyon Bürosu’nda görev aldığı, Urla-Kuşçular ve Aliağa Şehit Kemal İlkokulu’nda Müdürlük yaptığı bilgisi yer alıyor.

// AMİRLER NE CEVAP VERECEK?

AKP yönetimin referansı ile Milli Eğitim bürokrasisinin İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne atadığı yöneticilerin, çocuklarımızı emanet ettiğimiz kişilerin “en azından” öğretmenlik yapmış olmaları, mesleğin içinden gelmeleri gerekmiyor mu?
Hani nerede liyakat?
Hani nerede ehliyet?
Zabıt kâtibinden, Milli Eğitim Müdürü yapıldığı nerede görülmüş?
Ve belki de en önemli soru:
Türk idareciliğini adeta yerle yeksan eden, “parti devleti” eleştirilerini adeta ikrar eden bu açıklamaya; önce İzmir Milli Eğitim Müdürü Ömer Yahşi’nin, sonra İzmir’in yeni Valisi Sn. Yavuz Selim Köşger’in ve nihayetinde Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Sn. Ziya Selçuk’un verecek bir cevabı olması gerekmiyor mu?
Fikrî takip köşemize aldık, bekliyoruz…

 

CAVİT ÇAĞLAR’DAN
“YUMURTASIZ OMLET”

Bu sütunlarda Türk basınının geldiği durumu, mesleğe karşı yapılan akıl almaz ihanetleri pek çok kez sütuna yatırıyoruz. Aynı başlıkla çıkan on ulusal gazetenin olduğu bir ortamda, tirajlardaki ve okunma oranlarındaki dramatik düşüşlerden söz etmeye, laf kıtlığında asma budamaya sanırım gerek yok.
Bursalı işadamı Cavit Çağlar’ın açıklamalarına dikkat çekmek istiyorum sadece.
Cavit Çağlar’ı yaşı 40’ın üzerindeki okurların pek çoğu tanır.
9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in en yakın çevresinde yer alan, DYP hükümetlerinde Bakanlık yapmış, haber kanalı NTV’nin ve Nergis Holding’in kurucusu…

// “KULAĞINDAN TUTAR ATARIM”

1996’da kurulan NTV’nin N’si, Çağlar’ın patronu olduğu Nergis Holding’in N’sinden kaynaklanıyordu. Cavit Bey, sahibi olduğu ve Bursa’da yayın yapan Olay TV’nin merkezini İstanbul’a taşıyarak, sektörde yeniden “bende varım, küllerimden doğuyorum” diyor.
Buraya kadar şaşacak bir durum yok.
Ancak Olay TV ile ilgili gazeteci Fatih Altaylı’ya söyledikleri dikkat çekici…
“Kanalın hiçbir konuda tavrı, bırak tavır almayı yorumu bile olmayacak. Tamamen haber yapacağız. Hiçbir tavır, tutum almayacağız. Tamamen yorumsuz olacağız. Buna uymayan gider. Yorum yapacak olan, taraf tutacak olan bizim orada olmaz. Hemen gider ya da biz yollarız. Yüzde yüz tarafsız, yüzde yüz yorumsuz olacağız. Yorum yok, taraf tutmak yok. Yorum yapanı kulağından tutar atarım, baskı olursa kapatır giderim.” diyor Sayın Çağlar…

// PARALAR SOKAĞA MI?

TV’nin yapılanması için ise Nuri Çolakoğlu gibi marka bir isimle çalıştığını belirtiyor.
Olay TV, şayet “mevcut ve izlenmeyen” TV kanalları içinde farklılaşmak istiyorsa yapması gerekenler belli. Türkiye’de her gün yaşanan onca çarpıklığa, hırsızlığa, usulsüzlüğe, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, yasa dışı uygulamalara, sapıklıklara, sapkınlıkla karşı meslek ahlakını önde tutan bir duruş sergilemesi gerekecek.
Bunları yorum yapmadan nasıl başaracak?
Yumurtasız omlet yapmaya çalışarak mı?
Sayın Çağlar gerçekten böyle düşünüyorsa, parasını sokağa atmaya hazırlanıyor demektir.
Bizden söylemesi…

 

HALİL SEZAİ’YE
HAKSIZLIK MI EDİYORUZ??

Başlığı gören okurların, yakası açılmadık sözler etmeye başladığını hisseder gibiyim.
Merak buyurmayın.
Hayatımda hiç dinlemediğim, ilgimi de çekmeyen bir şarkıcı bozuntusunun yaptığı rezilliği savunacak değilim. Babası yaşında bir adamı öldüresiye darp eden bir yarım akıllının gerçek yüzünü hep birlikte gördük, görüyoruz.
Ancak meselenin hiç konuşulmayan bir yönü var.
Halil Sezai, 67 yaşındaki komşusu darp ediyor ve hemen ardından şikâyet üzerine polis tarafından gözaltına alınıyor, aynı gün savcılık tarafından serbest bırakılıyor.

// “VATANDAŞ HALİL” OLSAYDI?

Olayın sosyal medyada köpürmeye başlaması üzerine mahkeme, serbest bırakılmaya itiraz ediyor ve mezkûr şahıs yeniden gözaltına alınıyor, çıkarıldığı mahkemede tutuklanarak cezaevine gönderiliyor.
Burada insanı çileden çıkaran saçmalık ise şurada:
Aynı darp eylemini, tanınmış bir şarkıcı değil de sokaktaki vatandaş Halil yapsa, yine sorgulanacaktı. Ama ya savcılık ya da mahkeme tarafından serbest bırakılacaktı. Kimsenin de ruhu duymayacaktı.
Buna benzer olaylar yaşanmıyor mu memlekette?
Her gün…
Onlarca…
Eşini ya da sevgilisini öldüresiye döven ama yaralamayan herif-i nâşerifler, savcılar tarafından birer birer serbest bırakılmıyor mu?

// KİŞİYE GÖRE HUKUK MU?

Serbest kalanlar, aynı eylemlerini daha şiddetlice sürdürmekte daha cesur davranmıyorlar mı?
Bu durumda Halil Sezai’nin suçu, sadece tanınmış biri olmak ise…
Bu durum, memlekette hukuk kurallarının kişilere göre değişiklik gösterdiğinin kanıtı demektir.
Demem o ki, yargı organlarımız bu alçakça eylemi gerçekleştiren şarkıcı bozuntusuna en ağır cezayı vermeli.
Ama aynı eylemleri, hatta çok daha şiddetlilerini yapan “ünsüz” vatandaşlar da tıpkı Halil gibi cezalarını çekmeli.
Madem mahkeme duvarlarına “adalet devletin temeli” diye yazıyoruz…
O temeli sarsmayalım.

 

HAFTANIN SÖZÜ

Her gece güneşin doğuşuna, her sorun umuda yenilmeye mahkumdur.
Bernard Williams

Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-13

haziran-ayina-iliskin-burs-ve-kredi-odemeleri-basladi

Gelir kavramı nedir?