“İnsan on kuruşluk da incir alır a oğul!”

insan-oglu
Hayrettin FİLİZ
23 Ekim 2021

Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur!”

(Eşekli Kütüphaneci / Fakir Baykurt / Literatür Yayınları / Ocak 2007 / Sayfa 47)

Kime sorsak, kitapların yararlarından söz eder. Onları sevdiklerinden… Onların arkadaş ve rehber olduklarından falan… Ama bazıları vardır ki; kitap onlar için sonsuzluğa uzanan bir yol ve aşktır… Kitapsız bir dünyada soluk alamazlar, boğulurlar böyle düşünenler. Okumayanların nasıl vahşileşebileceğini, bu dünyada nasıl sadece kendileri varmış gibi, toplum kurallarından uzak, dağ kanunuyla hayatı kirleteceklerini bilirler. Hele hele, ne biçimiyle olursa olsun, erk araçlarını ellerine geçirmesinler, eyvah eyvah! O tip insanlar için enstitülü büyüğümüz Osman Bolulunun bir kitabına koyduğu isim, yana-döne anlatmaya çabaladıklarımın özeti gibidir; “Korkacaksan Kitapsızdan Kork!”

Yavaş yavaş ölürler / Seyehat etmeyenler / Yavaş yavaş ölürler / Okumayanlar, müzik dinlemeyenler / Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar / Yavaş yavaş ölürler / Alışkanlıklara esir olanlar / Her gün aynı yolları yürüyenler / Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler/ Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen, / Veya bir yabancı ile konuşmayanlar / Yavaş yavaş ölürler / İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar / Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar / Yavaş yavaş ölürler.” (Pablo Neruda’nın ‘Yavaş Yavaş Ölürler’ şiirinden alıntı)

Fakir Baykurt, şu sözünü ağzımızdan düşürmediğimiz kitaplar konusunda inanılmazdır. Bu konuda benim gözlerimi yaşartan bir anısı aklıma gelip duruyor bugünlerde. Yazayım da içim rahat etsin biraz ya da hüznümü size de pay edeyim de, azıcık bahar gelsin içime. Çünkü bunları bilip, günümüz insanlarının düşsüzlükleri ve eylemden uzak oportünist tutumlarıyla burun buruna yaşamak, tam bir tragedya benim gibiler için. Ömrüm eksiliyor onları gördükçe, deli oluyorum deli! Bir şey yapmam gerek, değiştirmem gerek kader sandıkları bu saçma oluşu! Yazıyorum işte, başka bir becerim de yok zaten. Elimden gelen bu.

Fakir Baykurt, enstitü öğrencisiyken, bir yaz tatilinde evine dönüş hikâyesini anlatıyor.

Onca ayrılıkları aşıp, dağları geçip geldim. Anamın yüzünde tutuk bir sevinç. Yamalı giysileri içinde kavruk kavruk gülüyor. Ama tam gülmüyor. “Sınıfı geçtim ana!” diyorum. Bir aferin çekiyor, kuru.(…) Bavulu açıp, giysilerimi kitaplarımı çıkardım. Okuyacaklarımı evimizin küçük penceresine dizdim. Perdeyi çekiyorum. Bir odam olsa, ah! Hiç değilse iki rafım. Kitapları dizsem. Bir masam olsa. Masada okusam. Biraz yazsam. Bu lüksler bana ne kadar uzak?”

Sonra da bugünlerde elimizden kolumuzu kopararak aldıkları bir yaşam ilkesinin izlerini Anadolunun küçücük bir köyünde, o ‘yok zamanlarda’ görmenin utancı sarıyor beni, Fakir Öğretmenin anılarını okudukça. Diyor ki Fakir Baykurt; “Bir tatil izlencesi hazırlıyorum.”… Yani o kısacık, 45 günlük tatilinde sistemden, planlamadan söz ediyor. Bunu niye yazdığımı anlamayanlarınız, bunda ilginç bir şey bulmayanlarınız olabilir. Dinleyin o zaman, Fakir Baykurt konuşuyor.

Madde 1. Hasat işleri. Anamın yükünü paylaşacağım. Ağabeyim Burdur’da dikicilik öğreniyor. Onun boşluğunu dolduracağım.

Madde 2. Kitap okuyacağım.

Madde 3. Köylülerimle konuşacağım. Can kulağıyla dinleyeceğim onları. Anlattıklarını not edeceğim. Önemli sorunları neler, bunları nasıl anlatıyorlar, öğreneceğim. Onların dili benim dilim. Her zaman o dille yazacağım. O dili kitaplardan öğrendiğim dille emiştireceğim.

Madde 4. Yeni şiirler yazacağım.”

Yan gelip yatamaz mıydı Fakir çocuk? Zaten 9,5 aydır uygulamalı, -kara dillilerin dedikleri gibi söylersek- “amele gibi” çalıştırılmamış mıydı okul denilen köy enstitüsünde? Öğlenlere kadar uyuyup, sonra da köyündeki neredeyse tek eğlence yerinde, kahvede gününü geçiremez miydi? Kahvede pişpirik oynayamaz mıydı? Hasat, anasının yükünü azaltmak, hele hele kitap okumak, şiir yazmak da nedir? Şimdiki, zaman katliamının ortağı insanlara göre çıldırmış olmalı Fakir Baykurt? Deli! Yatsaymış ya!

Oysa ki, onun aklı fikri ileridedir. Gelecek güzel günlerde… Ve o güzel güne kitaplardan yapılan bir yelkenliye binerek gideceğinden emindir. Çünkü kitap, hem yelkendir hem rüzgâr… Çünkü kitap hem gökyüzüdür hem toprak… Çünkü kitap… her daim yaşayan bir şeydir.

Sandığın anahtarını ver ana. Burada olan kitaplarımı çıkaracağım. El yazımla kopya ettiğim kitapları bir daha okuyayım.”

Elif Ana sanki sağır olmuştur oğlunun sesine. Yüzünde deprem, bulgur ayıklamaktadır… Yılların çizik çizik ettiği yüzünde, onlarca köy yere batmıştır sanki. Hiç ağaç yoktur yüzünde. Hiç bulut yoktur. Kuş sesi? I-ıh! O da yoktur! “ Ana, sandığın anahtarını…”

Bu kez duymazlıktan gelmez Elif Ana… Uzun ve yağmurlu gözlerle bakar oğluna.

Ne yapacaksın anahtarı?”

Açacağım.”

Ne yapacaksın açıp?”

Kitaplarımı göreceğim, özledim.”

Ananı özlemedin mi?”

Özledim; ama kitaplarımı da görmeliyim sandığı açıp…”

Kitapların sandıkta değil, sandık boş…”

Kendi deyimiyle, “yakınına yıldırım düşer” Fakir Baykurt’un. Bir süre kekeledikten sonra yavaş yavaş ve saldırmaya hazır bir kedi gibi sorar: “Nasıl boş? Ne oldu kitaplar?” Anasının yanıtı kısadır: “Kitapları yaktık.” Neye uğradığını anlayamaz bir süre Fakir Baykurt. “Kulaklarım, içinde arı var gibi uğulduyor.” Sonra kıpkırmızı olan yüzündeki kanlı köpükleri sıyırıp kalbinin mendiliyle, sorar: “Neden… yak…tı…nız… ana?”

Yer ayağının altından kaymaktadır şimdi. Başındaki ateş, bulutları yakacak kadar harlıdır. Tarihin en acıyan sözleri dizilir ağzının kenarına. Sonra da kan gibi sızar ağzının kenarından sözler.

Kitaplarımı kimseye verme! Bunları harçlığımdan artırdığım paralarla aldım. Öğretmen olacağım, bir kitaplığım olsun. Gittiğim köyde bir dolaba dizerim. Düzenli okurum. Bunu çok istiyorum ana… Kitaplar yazmak, Türkiye’ye güzel günlerin gelmesine destek olmak, benim gibi zor koşullarda büyüyenlerin kurtulmasına hizmet etmek, Türkiye’yi dünyada her bakımdan değerli, insanları, bayrağı, parası saygın bir yurt olarak tanıtmak, sevdirmek istiyorum. Maksim Gorki gibi bir yazar olup “İşte Türkiye’nin bir yazarı! Kitapları güzel: öyleyse halkı da güzeldir!” dedirmek istiyorum.”

Neden… yak…tı… nız…ana?”

Söylenti üstüne söylenti çıktı. Gönen’de çok büyük sıkıyönetim kurulmuş! Hükümet komünist öğretmenleri, öğrencileri dama katmış!… Uykuyu tüneği yitirdim. Bilen bilmeyen kafama bir söz soktu: Savcılık buraya da gelir Elifçe!… Oğulcuğunu kısa bir yargılamadan geçirip asar hükümet! Hükümetin sütü mermeri deler Elifçeee! Hükümet komünistlerle savaşıma geçti. Köklerini kazımak için kimde kitap bulursa sahibini dama katıyor Elifçeee! Yakında hepsini asacak dediler. Bir ana bunları duyunca ne yapar?“

Fakir Baykurt, deli gibi korkmuş anasına söz anlatamaz bir türlü. Asacaklar da asacaklar! Sonra bunları nereden öğrendiğini sormak gelir aklına. Anası hiç durmadan konuşmaktadır: “Sarı Görgü’yü elini kolunu bağlayıp götürmediler mi? Götürdüler! Kitaplarını götürmediler mi? Götürmüşler!”

Sen nereden duydun bunları ana?”

Ne yani, komşumuz Ak Mehmet’in kızı Şemsi de Gönen’de okumadı mı?”

Her şey açıklığa kavuşur Fakir Baykurt’un kafasında. Demek eski Gönenli, komşu kızı Şemsi Abla ha? Tabi ki o olmalı. O radyo dinliyor; Sabahattin Ali’nin izlendiğini, Nâzım’ın Bursa’da hapis olduğunu, enstitülerin içinin oyulduğunu da bilir o zaman. Zehirli bir havanın ülkeyi felç ettiğini de… Korunmasalar, önlem almasalar, idamların kapının arkasına dayalı süpürgeden yakın olduğunu da… İçinde hiç öfke yoktur şimdi Fakir Baykurt’un. Çünkü bilir ki; anası Elifçe, yavrusunu kanadının altına, canının içine çekmek için böyle yapmıştır. Hele hele oğluna kötü bir şey olacağını duysa, kalkıp gecenin bir yarısı yollara düşer. İt, kurt yoluma çıkar mı diye düşünmeden hem de..

Bir gece Şemsi öğretmeni çağırdım. Allah razı olsun, geldi. Açtım sandığı. Ne var ne yok döktüm önüne. Oku birem birem, tıpkı kendinin gibi sargın oku dedim.” Yakılacak kitapları ayırıp yakmaya, diğerlerini de gömmeye karar verirler.

Yakmayıp ne yapalım? Kapıyı kapatıp gece boyu yaktık. Kitap dediğin de hemen yanmıyor. Dünyada en zor yanan ne, bilmezdim, kitapmış! Yakması en acı veren de kitap. Hiç kitap yakılır mı? Kitap yakmak günah. Günahına razı ola ola yaktık. Dedim, yavruma zarar gelmesin! Haberin yok, düşmanların çoğaldı. Beylerin oğulları, seçimde onlardan yana oy attırmadın diye sana zıt. Babaları Kızıl Şekip eskiden zıttı, şimdi daha zıt, çavuşa fıslamaz mı? Evinde çok kitap var, inanmıyorsanız arayın demez mi? Sen de maaşallah yememiş içmemiş, almışsın! Varını yoğunu kitaba yatırmışsın a kuzum! İnsan on kuruşluk da incir alır!(…) Türk Türklüğünü bildirene kadar kürk elden gider… Kaç kez karakola gittimse, kaç kadı, kaymakam gördümse, beyleri etekliyor… Onlara çay kahve soruyor, senden dilekçe istiyor. Tıpkı padişahlar günündeki gibi yorgunu yokuşa sürüyor… Benim korkum senin için. Alıp üç ay dama katsalar, bir daha okuluna dönemezsin. Hakkı Tonguç’u aldılar, dönebildi mi? Kötüler bir olup Hasan Âli Yücel’i uzaklaştırdı. Yerine gelen sanki başka dinin insanı. Sürekli kötülüyor… Her yerde enstitülerin dedikodusu yapılıyor. Bir tek iyiliğini konuşan kalmadı. Enstitülerin hali yoksul hali. Senin için o yüzden korkuyorum.”

Sonra kuşağından bir anahtar çıkarır Elifçe Ana, oğluna uzatır. “İşte anahtar! Neye yarar boş sandığın anahtarı?” Fakir Baykurt belli belirsiz bir sesle yanıt verir anasına: “Verme, kalsın!”

Biraz değil çok yoruldum Mamak’ta / Tutukevinde demir parmaklıklar ardında / Yaz kış ranzalarda yatmaktan / Yoruldum, çok yoruldum / Biraz değil çok yoruldum o şehirde / Çokları çok aldı yaşamda benden / Kimine emeğimi, kimine zamanımı vermekten /Yoruldum, çok yoruldum.” (Fakir Baykurt’un “Bir Uzun Yol” adlı şiir kitabında yer alan “Yoruldum” şiirinden alıntı)

Aynı gece, kalan kitapları nereye gömdüğünü söyler Elifçe Ana; ahıra… “Karakol evi arar, ahırı aramaz dedik. Arasa da yemleçleri arar, malların ayağının altını aramaz dedik. Selenin içine doldurup gömdük. İster gece ister gündüz aç. Ama bir çözüm düşün kitaplarına, başıma bırakıp gitme. Merak çorak içinde koyma beni. Ayıkla seç, uygun göreceğin yere sakla. Ben okumasız yazmasız bir insanım. Bu kadar bilebildim. Sen okuma yazmalısın. Doğrusunu yap.”

Geceleyin elinde kürekle ahıra gider Fakir Baykurt. Kazmaya başlar. Kazarken de söylenir kendi kendine: “Tâ Amerika’dan esen kavurucu McCarty yeli, Türkiye’de devletin baskısını bizim köye kadar uzatmış.” Anası dilsiz kuşlar gibi oğlunu izlemektedir bir kenarda.

Çok geçmez bulur kitapları. Ama içine kitapları koyarak ahıra gömülen sele, kıştan beri üstüne işeyen ineğin, eşeğin sidiği yüzünden çürümüş gitmiştir. Seleyi kaldırınca hayıtlar elinde kalır Fakir Baykurt’un. Anasına sorar: “Kaç ay oldu bunları gömeli?” “Üstünden kış geçti. Kendin hesapla kaç ay oldu? Sidik çürütür. İnsan bile çürüyor.”

Şıraya benzer pisliğe gömülü kitapları tek tek ve büyük bir saygıyla çıkarmaya başlar Fakir Öğretmen. Her çıkardığı kitapla umudu daha da azalır. Kitaplar hayvan sidiğinden berbat bir haldedir. En alttakiler biraz daha kurudur sanır her çıkardığı kitapta. Ama hayır, vıcık vıcık bir umutsuzluk sarar ahırı.

Sayfalardan sıvı bir alaşım akıyor. Anama sarılıp ağlamak istiyorum… Nereye varacağım ki ağlamakla? (…) Bir tenekeye doldurup yukarı çıkardım. Zaten ağır olan kitaplar, sidikli alaşıma batınca daha da ağır oluyor. Okunmuş birkaç gazete bulup yere serdim, tek tek koydum üstüne. Üç kez inip çıktım böyle. Anam leğene su doldurdu. Eski bezler getirdi. Elden geldiğince temizleyip ateşin karşısına dizdik. Hayim ile Artem, Kuyucaklı Yusuf, Semaver, Otuz Beş Yaş, Uygarlığa Giden Uzun Yol… ‘Evet, çok uzun’ dedim içimden… Boşuna; hiçbirinin ele alınacak yanı yok. Kurusalar da sapsarı, kapkara hepsi. Gene de atmaya kıyamıyorum.”

Geçmişe mazi, yenmişe kuzu” deyip anasını güldürmeye çalışır yine de, düştüğü o sidik kokan, o pis karanlık kuyunun içinden. Anası gülmediği gibi, oğlunun bu çaresizce çırpınışlarını gördükçe, koruk gibi yaş akıtır gözlerinden : “Kör şeytanlardan bulsunlar, başlarının üstüne gelsinler!”

İlenme ana, ilenince ne olacak ki?”

Olur! Yukarıda güvendiğimiz Allah var!”

Boş gözlerle anasına bakar Fakir Baykurt. Sonra belli belirsiz bir sesle: “İlen öyleyse, ne diyeyim!” der.

On gün başı yerden kalkmaz Fakir Baykurt’un. ‘Evinden bir değil, köyünden kırk cenaze çıkmış gibi yanar yüreği.’ Bir de durup durup ağlama isteği yok mu, ahhh o ağlama isteği… Boğazını düğümler de bir daha hiç açılmayacakmış gibi sıkar ya insanı; işte tam öyle geçer on gün. “Bir kürsüye konuşmaya çıksam, olanağı yok bu acıyı anlatamam. Gücüm yetmez, bu rezilliği söze dökemem” der yıllar sonra.

Yazı adamı yazmak derdine çeker ya başına gelen türlü felaketleri; sorsana vazgeçer mi yine de yazmaktan? Vazgeçmez! Bu ruh girdabından çıkmak için, Akçaköy’ün ünlü karanfil armutu ağaçlarının gölgesine çekilir Fakir Baykurt. Kafasında bu sorunu doğallaştırmak için bir fikir vardır: Yok edilen kitapları üstüne bir şiir yazmak. Sor bakalım, yazabilmiş midir? Hayır, yazamamıştır. Bir türlü o acıyı azaltamamıştır içinde. Ağlayamamıştır da. Şöyle der kendisiyle birlikte büyüttüğü bu acı için yıllar sonra: “Babamın ölümüne de ağlayamamıştım.”

Bir gün, Hacer halası dikilir insan içine çıkmayan Fakir Baykurt’un karşısına: “Be halam! Ötekiler öğrenci değil mi? Oturuyorlar kahvenin önüne! Bacak bacak üstüne atıp çay içiyorlar. Sen elinde kitap, ananla kardeşinle her Allahın günü tarlaya gidiyorsun. Dudakların ortasından yarılmış! Kendini bu kadar yıpratma be halam!” Bu masum seslenişi kendince ve en basit tarafından yanıtlamak ister canı sıkkın Fakir Baykurt: ”Bizim çok çalışıp yoksulluktan kurtulmamız, öteki yoksulların kurtulmasına yardım etmemiz gerekir, Hacer hala!”… Hacer hala ellerini dizine vurup, Fakir Baykurt’a acıyan gözlerle bakıp: “Tüüüh tüh! Zamanında gelse peygamber olurmuş. Geç kalmış, tüüüüh!” diyerek uzaklaşır oradan.

“Oturup yazdım. Onu kentlerde oturup günlük işleriyle uğraşan okuryazarlarımız, nemegerekçi aydınlarımız okuyacaklar. Belki kapılacaklar, belki sıkılacaklar, bilmiyorum. Ama ben romanımı asıl anamın geniş odasında bağdaş kurup beni dinleyen komşularımın, dört mevsimi karanlık, bütün ömrü kömür olan köylülerimin okumalarını, severlerse onların sevmelerini, ıslıklarsa onların ıslıklamalarını isterdim. Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız, bize ün sağlamak ya da kalıcı olmaktan önce, toplumu bu yönde etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat, insanın bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım edemez. Belki bir gün o da olur. Düşünüyorum, mutlaka olur. Gün doğmadan neler, ne tosun kızlar, oğlanlar doğar!“

Fakir Baykurt’u 11 Ekim 1999 günü kaybetmiştik. Almanya’da… Essen’de… Pankreas kanserinden ölmüştü Türk yazın sanatının büyük ve çalışkan kalemi… İnandığı gibi yaşamıştı, ne güzel! O kadar inandığı gibi yaşamıştı ki; üç çocuğuna koyduğu isimlere baksak bile bunu görebiliriz: Tonguç- Sönmez- Işık… Anadolu’dan bir Fakir Baykurt geçti gitti. Vay ki vay, 22 sene olmuş onsuzluğumuz…

cop-26

COP26 nedir ve neden önemli?

Ekimin gözde besinleri