Kamu bankalarının yönetimlerinde neden iş dünyası temsilcileri yok?

Serkan AKSÜYEK
28 Eylül 2020

Üç kamu bankasının özelleştirilmesi, 1990’lı yıllarda ekonomi gündeminin değişmez başlıkları arasındaydı.
2002’de başlayan AKP iktidarı ile bu durum değişmedi.
Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıflar Bankası “Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu” ile yönetilir olmuştu. “Devletin bankacılık sektöründen tamamıyla çekilmesi, sadece düzenleyici ve denetleyici rolünü üstlenmesi gerektiğini” savunanlar, bir an önce bu bankaların özelleştirilmesini savunuyorlardı.
AKP iktidarı ile kamunun elinde para eden her ne varsa, iğneden ipliğe hepsi satıldı, kabaca 70 milyar dolarlık bir gelir elde edildi.
Geldik bugüne…

// ÖZELLEŞSİN DİYENLER NEREDE?

Elde kalan ve para eden varlıkların başında kamu bankaları gelmesine rağmen, “özelleştirilsin” diyenlerin sütre gerisine yattıkları görülüyor. Devletin bankacılık gibi ekonominin en kritik sektöründen tamamen çıkması bence de doğru değil. Ancak bankaların spekülasyon aracı olarak kullanılmaması şartıyla…
2019 başından bugüne dolar kurunun 7 TL’yi aşmaması için 100 milyar doların üzerinde rezervin çarçur edilmesi, “arka kapı” politikası ile kamu bankaları kullanılarak yapılmıştı.
(Kısa bir not: AKP hükümetlerinde uzun yıllar Ekonomi Bakanlığı yapan Ali Babacan, çarçur edilen rezervin 120 milyar dolar olduğu görüşünde.)
Merkez Bankası’nın kasaları boşalınca “rekabetçi kuru savunuyoruz” söylemi duyulur oldu.
“Madem rekabetçi kuru savunuyordunuz, milletin dişinden tırnağından artırarak kazandığı dövizleri, dolar 7 TL’yi aşmasın takıntısı uğruna neden satıp savdınız?” sorusunu ise kimse sormadı…
Uzun yıllar özelleştirme sürecinde kalan üç kamu bankasının 2019 sonu itibarıyla Türk bankacılık sektörü içindeki payı yüzde 32,7, banka kredileri içindeki payı ise yüzde 45 seviyesinde bulunuyor.
Pandemi döneminde kullandırılan kredilerde de aslan payını Ziraat Bankası, Halkbank ve VakıfBank alırken, bu üç bankanın yönetimlerinde iş dünyası temsilcilerinin de olması gerekiyor.
Bu sütunlarda kamu bankalarının Yönetim Kurulları’nda, bankacılıkla ilgisi olmayan eski siyasetçilerin yer almasını eleştirmiştik.

// İŞ BANKASI VE LİYAKAT…

VakıfBank yönetimine atanan milli güreşçi ve “sahte diploma hükümlüsü” Hamza Yerlikaya, bu isimler arasında en dikkat çekeni idi. İş Bankası Yönetimi’nde sadece Atatürk’ün hisselerini temsil amaçlı bulunan ve hiçbir icra yetkisi bulunmayan CHP’lileri eleştiren hükümetin, üç kamu bankasının yönetimine sektörle alakası olmayan partili kişileri ataması izaha muhtaç bir çelişki olsa gerek.
(Bir başka kısa not: Görevim elbette CHP’yi övmek değil ama Atatürk’ün kurucu hisselerini temsilen İş Bankası Yönetim Kurulu’nda yer alan Rıdvan Selçuk, Fazlı Bulut, Durmuş Öztek ve Hakan Özyıldız’ın özgeçmişlerine okurlarımın göz gezdirmesini salık veririm. Hepsi birbirinden deneyimli ve eğitimli bu üyelerin liyakat ilkelerine göre atandığını samimiyetle söyleyebiliriz. Bknz: https://www.isbank.com.tr/bankamizi-taniyin/yonetim-kurulu-uyeleri )
Attıkları her adımda Türk bankacılık sektörünü ve iş dünyasını etkileyen kamu bankalarının yönetim kurullarında Türk iş dünyasının temsilcileri yer almıyor.
Ziraat Bankası’nın tarımı, Halk Bankası’nın esnaf ve iş dünyasını, Vakıflar Bankası’nın vakıflar ve sivil toplumu desteklemek amacıyla kurulduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu bankaların operasyonel kararlarını verirken, iş dünyasının hassasiyetlerini gözetmelerini beklemek hakkımız olsa gerek.
Gazeteci olarak bu durumu dile getirmemiz münferit olarak etkili olamaz kuşkusuz.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Türkiye Esnaf Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK) başta olmak üzere TÜSİAD, TİM, TİSK, MÜSİAD gibi iş dünyası örgütlerinin de bu konuda talepkâr noktada olmaları gerekiyor.

// MEŞHUR İKTİSAT TEORİMİZ MAALESEF BAŞARISIZ OLDU

Pandemi dönemine hazırlıksız yakalanan ekonomilerin başında Türkiye geliyordu. Merkez Bankası’nın net döviz rezervleri –swap işlemleri çıkıldıktan sonra- eksiye düşerken, Bankanın ihtiyat akçesine muhtaç hale gelindi. Türkiye, bu süreçte yaşattığı yoğun kredi genişlemesi ile kamu bankalarının amaçları dışında işlev yüklenmesini sağladı.
Kamu bankaları, zararına dağıtılan bu kredilerin aracıları oldular. Haziran ve Temmuz aylarında konut, taşıt, ihtiyaç, tatil gibi tüketim odaklı kredi genişlemesinde makro dengeleri iyice bozmaya başlayınca geri adım atıldı. Geçen hafta Merkez Bankası tarafından faizde yapılan 200 baz puanlık artış sonrasında, “bedava kredi” döneminin tamamen geride kaldığını söylemek mümkün.
Bu durum Sayın Cumhurbaşkanı’nın uzunca bir süre altyapısını tamamladıktan sonra uygulamaya koyduğu “Faiz inerse, enflasyon da düşer” cümlesiyle özetlenen teorisinin de başarısızlığını kanıtladı.
Merkez Bankası’nın bağımsızlığına zarar verme pahasına talimatla düşürülen, hatta reel olarak eskiye indirilen faizler, enflasyonun yükselmesine engel olamadı.
Bu köşede yayınlanan 15 Temmuz 2019 tarihli yazımızda, “Faiz düşerse enflasyon düşer”
teorisini uygulayalım, bu merakımızın neye mal olacağını görelim” başlıklı bir yazı kaleme almış ve özetle şunu demiştik:

// BAŞARISIZLIĞIN FATURASI KİME?

“Peki ya haklı çıkmazsa…
Bunu hiç düşünüyor muyuz?
Sonuçlarının ne kadar ciddi olacağını, piyasaya verilecek TL likiditesinin dövize yönelmesi ile kurlarda ciddi bir sıçrama yaşanma olasılığı hiç aklımıza geliyor mu?
Kurlarda yaşanacak tırmanış –tıpkı 2018 Eylül ayında olduğu gibi- enflasyonu patlatır, enflasyon bu kez çok daha derin ve içinden çıkılmaz maliyetleri önümüze koyarsa ne yapacağız?
Sayın Cumhurbaşkanı ve onun teorisine destek veren ekonomistlerin “Rus ruleti”ni oynamadan önce, hepimizi tatmin edecek açıklamalar yapması gerekiyor.
Her başarısızlığa “dış güçler” gibi muğlak kılıf uydurmada pek mahir olanların, bu meşhur teori tutmadığında işin siyasi ve ekonomik maliyetini üstlenmelerini istemek hakkımız olsa gerek…”
Sözün bittiği yerdeyiz…
Meşhur ve dünyada ilk kez bizim uyguladığımız iktisat teorisi başarısız oldu.
Enflasyonun sebebinin faiz olmadığını anlamamız için bu yoksul halkın 100 milyar dolarlık dövizini satıp savmak mı gerekiyordu. Maliyeti bu kadar astronomik olan dersimiz bitti.
Şimdi sorumlulardan iki çift izahat beklemek hakkımız olsa gerek.

OTOMOTİV SEKTÖRÜ ANAYASA MAHKEMESİ’NE DAVA AÇMALI…

Otomotiv, Türkiye’nin ihracatında yıllardır ilk sıralarda yer alıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin geçen Cuma günü açıkladığı “İlk 1000 İhracatçı-2019” sıralamasında ilk 10 şirketten 6’sını otomotiv şirketleri oluşturuyor.
Tepeden tırnağa kayıt içinde olduğu için de devletin adeta gelir kapısı olarak gördüğü bir sektör otomotiv…
30 Ağustos gece yarısı Resmi Gazete yayınlanan vergi artışları ile adeta Deli Dumrul vergileri salınan otomotivciler bu aralar ne yapacağını bilemez halde…
Bugün için sıfır araç fiyatları 150 bin TL’den başlıyor. Motor silindir hacmi 1600 cc’yi geçmeyen, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) matrahı 130 bin lirayı aşan otomobiller için ise ÖTV oranı yüzde 60’tan yüzde 80’e çıkarıldı.

// FİYATIN İKİ KATI VERGİ

Motor silindir hacmi 2000 cc’yi geçen ve ÖTV matrahı 170 bin lirayı aşmayan elektrikli otomobiller için vergi oranı yüzde 100’den yüzde 130’a, diğerleri için de yüzde 110’dan yüzde 150’ye yükseltildi.
Somut bir örnekten hareket ederek, salınan verginin nasıl çılgınca olduğunu anlatmaya çalışalım mı?
Araç bedeli 130 bin TL olan orta sınıf bir aracın yüzde 80’e çıkarılan Özel Tüketim Vergisi 104 bin TL, yüzde 18 olan KDV’si 42 bin 120 TL tutuyor. Vergiler toplamı olan 146 bin 120 TL’ye araç bedeli de eklenince vatandaşa maliyeti 276 bin 120 TL’ye ulaşıyor.
Yani aracın değerinin iki katından daha fazla bir para çıkıyor cebimizden…
Şayet biraz daha üst sınıf bir araç almayı düşünüyorsanız, cebinizden çıkacak para, araç değerinin üç katını geçiyor.
Aracın yılda iki kere alınan motorlu taşıtlar vergisi, kaskosu, trafik sigortası, litresi 7 TL’ye yaklaşan yakıt gideri de cabası…
Türkiye, otomotivden alınan bu deli dumrul vergileri ile dünyada açık ara birinci sırada yer alıyor.
Gelelim başlıktaki önerimize…

// SEKTÖR STK’LARI İŞ BAŞINA

“Araç bedeli” olarak belirttiğimiz meblağın içinde aracın kendi değerinin yanı sıra, üretici şirketin kârı, lojistik maliyeti, gümrüğü ve bayii kârı da bulunuyor. Devletimiz bu aşamaların her birinden KDV’yi zaten tahsil ederken, bir de bunun üzerine ÖTV eklenmiş maliyet üzerinden bir yüzde 18 KDV daha tahsil ediyor.
Yani “verginin vergisini” alarak Anayasa’daki açık hükme aykırı hareket ediyor.
Sektörün OSD, ODD, TAYSAD, OYDER gibi sivil toplum kuruluşları bu konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımalı bence…
Haa bu durumdan en çok kim zarar görüyor derseniz, elbette devlet derim.
Vergi kaynağı olan satışlar bıçak gibi kesilirken, alınacak vergi de tahsil edilemiyor. Altın yumurtlayan tavuk kesiliyor.
Yani…
Yorgan gidiyor, kavga bitiyor…

 

KULAĞIMIZ HÂLÂ SİZDE SAYIN VALİM…

Geçen hafta sütunlarımızda yer alan “Parti devleti nasıl olur? sorusunun cevabı burada!” başlıklı yazımıza, okurlardan pek çok olumlu geri dönüş aldık.
Foça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden, İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde farklı bir göreve atanan Yüksel Akar’ın veda mesajında “Kendisini Foça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne layık gören” AKP’nin eski İzmir İl Başkanı ve milletvekili Ali Aşlık ile AKP’nin mevcut Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ’a özel bir teşekkür etmesini gündeme taşımıştık.
Bu ilginç mesaja dayanarak, “Çocuklarımızı yetiştiren, onları hayata hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı’nın en kritik görevlerinden biri olan İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yapılan atamaları, acaba iktidar partisinin –her ikisi de avukat olan- yöneticileri ve eski milletvekilleri mi belirliyor?” sorusunu sormuştuk.
Bu ilginç ve öğretici veda mesajına İzmir Milli Eğitim Müdürü Ömer Yahşi, İzmir Valisi Sn. Yavuz Selim Köşger ve nihayetinde Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un verecek bir cevabı olması gerektiğini belirtmiştik.
İzmir cephesinden elimize ulaşan herhangi bir açıklama olmadığını, Sayın Valimizin “Kent bürokrasisinin en yüksek amiri” olarak bu duruma bir açıklık getirmesi gerektiğini hatırlatalım.
Bu mesele, “Fikri takip” köşemizde yanıtlanmayı bekleyen notlar arasında yer alıyor.

 

HAFTANIN SÖZÜ

Belki de ihtiyacımız olan tek şey; değer verince değişmeyen insanlardır.
T.S. Eliot

Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-14

akdenizde-41-buyuklugunde-deprem

İstanbul, depreme hazır mısın?