Kovid-19 nedeniyle hayatlarını kaybeden sağlık çalışanlarımız “şehit” sayılmalı…

Serkan AKSÜYEK
19 Ekim 2020

Bugünlerde sağlık sektöründe görev yapan dostlarımın değerini daha iyi anlıyorum.
Yaptıkları mesleğin ne kadar kutsal olduğunun bilinciyle, zaman zaman onları telefonla arıyor, sorunlarını dinliyor, moral desteği vermeye çalışıyorum.
Bu satırların yazıldığı ana kadar Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanı sayımız 100’ü aşmış durumdaydı.
Toplam pozitif vakaların yüzde 10’unu oluşturan sağlık çalışanları arasında istifa etmeyi ya da emekliye ayrılmayı düşünenlerin sayısı tahminlerimizden çok daha fazla.

“YILDIK ARTIK!”
Sağlık ordumuz, mesleklerinden nefret ettikleri için bu karamsarlığa kapılmıyor. Bir doktor arkadaşımın öz anlatımıyla “yılmışlar” artık…
Maske takmayı zulüm gören, hâlâ asker uğurlamalarında halay çeken, kafelerde ve restoranlarda maskesiz gezinen, uyarıldıklarında ise dört ayaklı oluveren kalın kafalılardan yılmış sağlık ordumuz…
“İçinde bulunduğumuz toplumsal tehlikeyi, aradan yedi ay geçmesine rağmen hâlâ anlatamadık” diyorlar.
Sağlık Bakanlığı verilerine göre, pozitif tanısı konulan sağlık çalışanı sayısı 30 binin üzerinde. Büyük fedakârlıklarla çalışmalarına rağmen, bir yandan virüsün diğer yandan şiddet olaylarının hedefi olmaktan kurtulamıyor, ağırlaşan korona virüs tablosuyla birlikte zor günler geçiriyorlar.
İzmir ve Ankara gibi bazı illerin yerel yönetimlerinde, sağlık çalışanları için anıtlar inşa edilmesi tartışılıyor.
Bu düşüncelerin hiçbirisi, sağlıkçıların gerçek beklentisi değil.
Onlar özlük haklarının iyileştirilmesini, Kovid-19’un meslek hastalığı sayılmasını talep ediyorlar.
Bu taleplere ek olarak ben de kendi düşüncemi ifade etmeliyim:

NEDEN ŞEHİT SAYILMALI?
Bence görevi ne olursa olsun, Kovid-19 nedeniyle hayatlarını kaybeden tüm sağlık çalışanları “şehit” sayılmalı.
Şehitlik mertebesinin ulviyetine yakışan bir görevi ifa eden sağlıkçılarımızın tüm ihtiyaçları ve kişisel koruyucu donanımları eksik edilmemeli. Ancak buna rağmen sağlıkçılarımız Kovid nedeniyle hayatlarını kaybediyorsa, arkalarında bıraktıkları evlatları ve aileleri namerde muhtaç olmadan yaşamlarını sürdürebilmeli.
Hatırlıyor musunuz?
2014 yılında Soma’da 301 madencimiz hayatını kaybettiği bir facia yaşamıştık.
Tarihimizin en büyük maden faciasını “İşin fıtratında var” cümlesiyle yorumlayan Hükümetimiz, vefat eden madencileri “şehit” olarak ilan etmişti.
Oysa bu maden emekçileri, vatanlarını savunurken ya da vatanlarına hizmet ederken değil, gözünü para hırsı büyümüş ahlaksız işverenlerinin almadığı önlemler yüzünden ölmüşlerdi.
Acıları hâlâ yüreğimizde tazedir.
Ancak onları “şehit” ilan etmek, hem meseleye din unsuru ekleyerek uhrevi bir anlam kazandırıyor hem de “Madenciliğin kaderinde ölüm varmış” algısını güçlendiriyordu.

BİR TEK BİZDE FITRAT
Oysa gelişmiş ülkelerin hemen tümünde yüksek teknolojili sistemler kullanılarak madencilik pekâlâ yapılabiliyor, tek bir maden işçisinin bile burnu kanamıyordu.
Şu Allah’ın cezası “fıtrat”, bahis konusu Türkiye olunca her nedense hortlayıveriyordu.
Demem o ki, her seviyedeki sağlık çalışanlarımızın pandemi dönemindeki özverisi, sınırda nöbet tutan Mehmetçiğimizin, polisimizin, jandarmamızın özverisinden farklı değil.
Bizlerin hayatı için kendi hayatlarını, hatta ailelerini riske atan; evlatlarını göremeyen, sevdiklerinden ayrı düşen sağlıkçılarımızın kılına zarar gelmesini istemiyoruz. Lütfen, onların işlerini ve sorumluluklarını ağırlaştıracak hataları göz göre göre yapmayalım.

 

HEY DUYUYOR MUSUNUZ? #GazetecilerYıpranıyor

Gazetecilik, dünyanın yıpratıcı mesleklerinden biri…
Ancak bu yıpratıcı süreci yaşayanlar, milyon dolarlık sırça köşklerde oturup gazete sütunlarında, TV ekranlarında ahkâm kesenler değil…
Hangi siyasi partiden olursa olsun, siyasi erk ile nizami olmayan ilişkiye girerek cebini dolduran, kendisine emredilenleri yazan / konuşan, mesleğin namusuna el sürmekte beis görmeyen kişileri bu mesleğin mensubu olarak görmüyoruz kuşkusuz.
Gecesini gündüzüne katarak mesleğin hakkını yerine getiren emekçi gazetecilerden, fikir işçilerinden bahsediyorum…
İşte bu güzel insanlar, mesleklerini yaparken çok yıpranıyor.

SON GÜN 14 KASIM

5953 sayılı Basın–İş Kanunu’na görev yapan gazetecilerin yasal güvence altındaki yıpranma hakları (itibari hizmet süresi zammı) büyük bir tehlike altında.
Bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin, TBMM’ye yeni bir düzenleme yapması için verdiği dokuz aylık süre 14 Kasım 2020 günü son buluyor. Şayet bu tarihe kadar Meclis’ten bir yasal düzenleme geçmezse, gazeteciler yıpranma haklarını kaybedecek.
2000’li yılların başında Kemal Derviş’in Ekonomi Bakanlığı döneminde büyük ölçüde budanan, daha sonra AKP hükümetleri döneminde kuşa çevrilen haklarımızın tamamen yok olması söz konusu.
Bu nedenle üyesi olmaktan mutluluk duyduğumuz Türkiye Gazeteciler Sendikası, #GazetecilerYıpranıyor adlı bir kampanya düzenledi. Ayrım gözetmeksizin tüm milletvekillerine ve partilerin TBMM grup başkan vekillerine bir çağrıda bulundu.
Siz okurların anayasal hakkı olan “haber alma özgürlüğü”nün aracıları olan gazetecileri lütfen yalnız bırakmayın.
Haber takibi sırasında karşılaşılan tehlikeler, gazetecilik faaliyeti nedeniyle soruşturmaya maruz kalma, özgürlüğünden yoksun bırakılma, yoğun ve yorucu çalışma temposu, üretim sürecinde (özellikle matbaalarda) kullanılan kimyasallar nedeniyle gazetecilik faaliyeti yıpratıcı bir iş.

MÜŞTEREK SESİNİZ…

Gazeteciler olmasaydı, sizi her gün şaşkınlığa sürükleyen gerçekleri öğrenme imkânınız da olmayacaktı.
Hele hele içinde olduğumuz pandemi döneminde, doğru haberin kitlelerle buluşmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış olmamız gerekiyor.
Hepimizin, siyasi partilerde görev yapan ve maaşlarını bizim vergilerimizden alan siyasetçilerden bu yasal düzenlemeyi 14 Kasım’a kadar tamamlamalarını beklemek hakkımız…
“Milletin müşterek sesi” olan basın mensuplarını, haklı davalarında yalnız bırakmayın.
Yoksa yalnızlaşırsınız…

 

ŞENOCAK, ÇOCUKLARA ATATÜRK’Ü ANLATIYOR

Sütunlarımızın dikkatli okurları Mehmet Şenocak’ı hatırlayacaktır.
Karikatürist, Yapımcı ve Yönetmen Şenocak’ın, dünyada ilk olan Atatürk animasyon filmine sponsor bulamadığı için kredi çektiğini, arabasını sattığını sizlere aktarmıştık. (Ege Telgraf,15 Nisan 2020)
Atatürk’ün on yıllarca özenle gizlenen “insan yüzünü” çocuklarımıza anlatmak için gecesini gündüzüne katan sanatçı, ünlü Tarihçi Sinan Meydan’ın danışmanlığında dünyanın ilk Atatürk çizgi film kitabını yayınlamayı başardı.
“Atatürk – Bir Ulusun Kurtarıcısı” adıyla raflarda yerini alan kitap, çizgi roman tadında sinematografik bir altyapı ile hazırlanmış.
Atatürk ile ilgili hikâyeler, birbirini takip eden resimler ile okunduğunda, hiçbir teknolojik özelliği olmadığı halde, çocuklara bir film izliyormuş hissi veriyor.
Hele hele benim gibi “fotoroman kuşağı” insanlar için, çok daha keyifle okunan bir eser yaratmış Mehmet Şenocak. Özellikle ilkokul çocuklarının keyifle okuyacağını düşündüğüm bu kitabı kitapevlerinde internet kitapçılarından rahatlıkla edinebilirsiniz. Bu özel kitaba destek olmak için %45 indirimli satış yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İstanbul Kitapçısı’na da özel bir teşekkürü esirgememek gerek.
Ve kısa bir not:
Mehmet Şenocak’ın sahibi olduğu animasyon şirketi AnimaTurk TV’nin YouTube kanalında, Atatürk ile ilgili tüm çizgi filmler çocuklarımızın izlemesi için bekliyor.
Katkı koyan herkesin emeklerine, zihinlerine sağlık.

 

İZMİR METROSU’NDA İNTERNET NEDEN HÂLÂ KESİK?

Cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler, akıllı cihazlar…
Hepsi hayatımızın vazgeçilmezi, hepsi adeta üzerimizdeki birer elbise gibi oldular.
Bu cihazların verimli çalışabilmesi için kesintisiz ve sürekli internete bağlı olmamız gerekiyor. Ancak günde yaklaşık 350 bin kişinin kullandığı İzmir Metrosu’nda internet bağlantısı yıllardır kesik durumda.
Yanlış hatırlamıyorsam, yedi-sekiz sene önce Çankaya Metro girişindeki bir bankada patlayan bomba sonrasında metrodaki internet erişimi kesilmişti. O zamana kadar tüm yeraltı istasyonlarında ve tünellerde –gençlerin deyişi ile- cam gibi internet çekiyor, her türlü iletişim kesintisiz sağlanıyordu.

METRO YÖNETİMİNE ÇAĞRI
Bugün internet, yedi-sekiz sene öncesinden çok daha yoğun şekilde hayatımızda yer alıyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Metro A.Ş yönetimi, GSM operatörleri aracılığıyla gerekli altyapıyı yeniden hazırlayıp devreye alarak yeraltı istasyonları ve tünellerde kesintisiz iletişimi sağlamalı.
Yakında devreye alınması beklenen ve tümü yeraltında bulunan Fahrettin Altay-Narlıdere metrosunda da aynı sorun daha da büyüyerek karşımıza çıkacak.
Hilâl istasyonundan itibaren yarım saatten fazla süre erişimden uzak kalmanın bence mantıklı bir açıklaması bulunmuyor.
Büyükşehir ve Metro A.Ş yöneticileri bu konuda bir aksiyon almalı diye düşünüyorum…

HAFTANIN SÖZÜ

Bir şeye sahip olmak değil, layık olmak önemlidir.
Eric Fromm

CLA takviyesine dikkat

Pakdemirli, İzmir’e eli boş gelmedi!