Mavi vatanımızın yok olmayan katilleri Hayalet Ağlar…

Serkan AKSÜYEK
26 Ekim 2020

Bir yarımada olan Türkiye, denizlerindeki varlıklarını ekonomik değere dönüştürmekte yetersiz kalıyor. Mayıs ve eylül arasında uygulanan avlanma yasakları, balık popülasyonunun artmasına katkı sağlasa da, ekmeklerini denizden çıkaranların yaptıkları akıl almaz hatalar çoğu kez geleceğimizi ipotek altına alan sorunların kaynağı olabiliyor.
Balinalar, deniz kaplumbağaları, foklar ve nesli tükenmekte olan yüzlerce deniz canlısı bu ağlara takılarak ölüyor.
Yaşanan sorun sadece deniz canlıları ile sınırlı değil.
Hayalet ağlar, tekne ve gemilerin uskurlarına takıldığında ciddi motor arızalarına hatta alaboralara sebep olabiliyor.

// HER YIL 640 BİN TON

Bu hafta size denizlerimizin dibinde hiç yok olmadan duran hayalet ağlardan bahsedeceğim.
Balıkçıların avlanmak amacıyla kullandıkları, onarılamayacak derecede zarar gördükleri ya da yırtıldıkları anda bıçaklarla keserek denize bırakılan ağlar, deniz ekosistemini adeta kıyıma uğratıyor.
Birleşmiş Milletler Dünya Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre, her yıl en az 640 bin ton balık ağı ve av malzemesi denizlere terk ediliyor. Dünya genelinde 200 milyon insanın geçimini denizden sağladığına dikkat çeken FAO, hayalet ağların yarattığı tehlikenin milyarlarca insanın sağlıklı balık tüketmesine engel olduğuna da vurgu yapıyor.
FAO ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), okyanustaki tüm atıkların onda birinin bu hayalet ağlardan oluştuğunu tahmin ediyor.
Hayalet ağlar, deniz dibinde kaldığı süre boyunca da ‘avlanmaya’ devam ediyor. Ağa giren balıklar ve yengeçler başta olmak üzere pek çok deniz canlısı bir süre sonra ölüyor. Ölen balıkları yemek için gelen diğer balıklar da aynı şekilde bu ağların içinde can veriyor.

// 40 YILDAN FAZLA YOK OLMUYOR

1990’lı yıllara kadar pamuklu ipliklerinden üretilen balık ağları, hasarlı şekilde denize bırakılsa dahi 4-5 yılda çürüyerek kendi kendisini yok edebiliyordu. Günümüzde ise ağlarda kullanılan ipler büyük oranda sentetik malzemelerden üretiliyor. Deniz tabanında ya da hesapta olmayan bir noktada balıkçıkların karşısına çıkan kayalıklara takılan ve yırtılan ağlar, kesilerek atıldıklarında kırk yıldan uzun süre çürümüyor.
Tüm dünya ülkelerinin uymakla zorunlu oldukları MARPOL’a (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası Sözleşmesi) göre, hayalet ağların ilgili kamu otoritelerine rapor edilmesi ve bulunduğu bölgelerin işaretlenmesi gerekiyor.
Transponder kullanan ve Global Konumlandırma Sistemleri (GPS) tarafından izlenebilen deniz araçları, bir şekilde denize bırakılan hayalet ağların toplanmasını kolaylaştırıyor.
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) verilerine göre en çok kaybedilen ağların başında % 54,73’lik oranla kalkan ağları geliyor. Kaybedilen diğer ağlar ise sırasıyla, % 16’lık oranla palamut ağları, % 7,36’lik oranla tekir ağları ve % 4,83’lik oranla fanyalı voli ağları oluyor.

HAYALET AĞLARA SAVAŞ AÇAN İŞ ADAMI: HÜSEYİN SEMERCİ

Türk plastik sektörünün önde gelen işadamlarından Şenmak Makine Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Semerci, hayalet ağların deniz ekosisteminde yarattığı tahribata dikkati çeken bir deniz tutkunu. Uzun yıllar plastik sektörünün sivil toplum kuruluşlarında görevler alan, Plastik Sanayicileri Federasyonu’nun (PLASFED) geçmiş dönem yönetim kurulu başkanlarından Semerci, “Hayalet ağlar, canlı yaşamı ve kültürel zenginlikleri ile göz kamaştırtan denizlerimizin üzerine adeta kara bir bulut gibi çöküyor” yorumunu yapıyor.
Kayalara ya da batıklara takılarak parçalanan ağların deniz canlılarının yok olmalarına, batık ve kültürel hazinelerimizin tahribatına neden olduğuna dikkat çeken Semerci, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Sorun sadece hayalet ağlarla sınırlı değil. Deniz dibine bıraktığımız avlanma araçları, ağlar, algarnalar, çapalar ve diğer ekipmanları doğada yıllarca yok olmuyor. Herkesi bu anlamda ‘Sıfır Atık Mavi’ hareketine destek vermeye çağırıyorum. Hayalet ağları ve diğer deniz çöplerini denizde kaderlerine terk etmemiz, denizlerimizin geleceğini tutsak etmemiz anlamına geliyor.”

HAYALET AĞLAR HANGİ ZARARLARI VERİYOR?

Ağlardaki batırıcı kurşunları yiyen deniz canlıları zehirleniyor.
Sahillerden başlayarak, en derin çukurlara kadar olan tüm deniz dibini içeren bentik çevreye fiziksel zarar veriyor.
Biyoçeşitliliği azaltıyor.
Çevre ve su kirliliğine neden oluyor
Çürüme esnasında deniz fauna ve florasını etkiliyor ve zarar veriyor.
Tüm deniz canlılarının kontrolsüz ölümlerine neden oluyor.
Fouling organizmaların (doğal olmayan yüzeylere tutunan ve gelişen canlılar) ağ gözlerini tıkayarak akıntıları yavaşlatıyor.
Hedef olmayan balık ve kabuklu türlerinin avlamaya devam etmesini sağlıyor ve hedef dışı av miktarını artırıyor.
Hedef türlerin avlamaya devam etmesini sağlayarak, balık popülasyonunu olumsuz etkiliyor.
Su ürünleri ekonomisine zarar veriyor.

 

BİZİ BOYKOT EDEN ARAPLARA BİR TEPKİMİZ OLMAYACAK MI?

Suudi Arabistan ile başlayan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerine yayılan Türkiye nefreti, zaten güçlükle ayakta duran ihracat dünyamızı tedirgin ediyor.
Pek çok ülkede Türk mallarına tarife dışı engeller konuluyor, boykot etmek dâhil, uluslararası ticarete aykırı ne kadar girişim varsa hepsi uygulanıyor. Gümrüklerde ve antrepolarda tutulan mallarımıza getirilen yasaklara karşı iş dünyamızdan dikkat çeken bir karşı çıkış da işitilmiyor.

// SADE SUYA TİRİT

İki hafta önce TOBB, TESK, TİM, DEİK, TÜSİAD, MÜSİAD, TMB ve YASED başkanlarının boykot çağrılarına karşı yaptıkları ortak açıklamada somut hangi mesajın verildiğini anlamak mümkün değil. Olması gereken tepki düzeyinin çok gerisinde, sade suya tirit kabilinden cümleler sıralanıyor ardı sıra…
Oysa basın yayın organlarımız konuyu ustalıkla perdelemek istese de, iş dünyamızın Suudi Arabistan’daki mevkidaşları, lafları eğip bükmeden, en aptal insanın anlayacağı kadar açık konuşuyor.
Pek çok kez Türk mallarına boykot çağrısı yapan Suudi Arabistan Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ajlan Al-Ajlan, “Kesin ve net şekilde söylüyorum. Türkiye’ye yatırıma, ithalata, turizme hayır. Vatandaşlar ve iş adamları olarak Türk olan hiçbir şey ile işimiz olmayacak.” diyor…
Pekâlâ ya siyaset?
Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür (İnsan aklı unutkanlıkla sakattır) derler.
İngiliz emperyalizminin oyuncağı olarak Osmanlı’yı arkadan vuran; laik ve demokratik Cumhuriyet devrimine hep kem gözle bakan Araplara karşı neler neler yapmamıştık ki?
Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız –hem de bir 10 Kasım günü- Suudi Kralı’nın ayağına kadar giderek kaldığı otelde ziyaret etmiş, devlet protokolünün dışına çıkarak Anıtkabir’i ziyaret etmemesine ses etmemiştik.

// MİLLİ YAS BİLE İLAN ETTİK

2013 yılında öldüğünde ise kendi ülkesi dışında bir tek Türkiye milli yas ilan etmiş, bayraklarımızı yarıya indirmiştik. Hem de üç gün!
Handiyse Araplardan daha fazla üzülmüştük.
Üç beş dolar kazanacağız diye o leş ayaklarının altını yalamadığımız kalmıştı Arapların.
Eğitim sistemimizde bile –ne işe yarayacağı bilinmediği halde- çocuklarımızın Selefi-Vahhabi kültürünü öğrenmeleri için ders programları koyduk.
Ya sonuç?
Ne siyasetçilerimizde ne iş dünyamızda ne de vatandaşımızda bir tepki görmek mümkün..
Hollanda’ya tepki göstereceğim diyerek sokak ortasında portakal bıçaklayan yarım akıllılardan da bir ses duyulmuyor.
Arapların Türk ve Türkiye düşmanlığı, üç beş cümle kurmayı hak etmiyor mu?
Kulağımız hâlâ sizlerde…

AYDINLANMA DEVRİMİMİZ CUMHURİYET 97 YAŞINDA

Bu kutsal topraklar, emperyalizm ile yumruk yumruğa savaşılarak kazanıldı.
Çok kan döküldü, çok acı çekildi…
Bu acıları çeken toplum kesimleri arasında, farklı etnik kökenlerden yüz binlerce insan vardı elbette…
Çanakkale’de, Dumlupınar’da, İzmir’de, Aydın’da ve vatanın her köşesinde toprağa düşen bedenlerin sıcaklığı, geleceğimizi ışıtan bir özgüvene dönüştü…
Bu topraklar üzerinde yaşayan, kendisini buraya ait hisseden, başka vatanı olmadığına inanan herkes kendisini “Türk” olarak ifade etmekteydi…
Cumhuriyete giden yolda yaşanan kanlı kapışmalar, cumhuriyet sonrası yaşanan muhteşem devrim süreci ile bir millet doğdu adeta…
Küllerinden doğan, tutsaklığı, ihaneti, işbirlikçileri, mandacıları tarihin çöp sepetine atan bir millet…
Yumrukları ile dövüşen, yumrukları memleket kadar büyük bir millet…
Türk Milleti…

// İNSANLIK İDEALİMİZ

Mucizenin yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk’tü…
Müthiş bir özgüvene sahip, ülkesini uluslar ailesinin saygın bir üyesi yapmaya çabalayan inatçı ve devrimci bir duruştu o…
Bundan dolayıdır ki Atatürk, bugün bile başucu kitabı olması gereken “Medeni Bilgiler” yapıtında, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir!” demekteydi…
Çünkü; aklı, irfanı ve vicdanı özgür insanların rejimiydi Cumhuriyet…
İnsanlık idealimizin âşık yüzü Mustafa Kemal’in “en büyük eseri” idi…
Bugün Cumhuriyetimiz 97 yaşında.
İlelebet yaşayacak, YAŞATACAĞIZ…
Kutlu olsun…

PİTEKANTROPUS EREKTUS’UN RUHUNU İNCİTMEYELİM…

Düşünce dünyamın oluşmasında büyük, çok büyük etkisi olan bir gazeteci İlhan Selçuk…
11 Ekim 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısı, gazetecilik mesleğinin bugün geldiği ağlanası durumun sebeplerine ışık tutuyor.
Geçen hafta bizi bırakıp giden, acısı yüreğimizi dağlayan Bekir Çoşkun’u, İlhan Selçuk’un satırları ile analım mı?
İlhan ağabeyin hayatını satırlara döken meslektaşımız Miyase İlknur’a teşekkür ederek…
Ne dersiniz?

Pitekantropus Erektus

Hollandalı bilim adamı Dubois, Cava adasının Trinil yöresinde 1889’da bir insan fosili buldu. Hem insansı, hem maymunsu nitelikler taşıyan bu ilkel yaratığın iki ayağı üzerinde dikilen ilk atamız olduğu saptandı. Dubois, yatay durumdan dikeye doğru dönüşen ilk insana Pitekantropus Erektus adını verdi.
Buluş çarpıcı ve sarsıcı yankılar yarattı.
Milyonlarca yıllık geçmişin karanlıklarından kopup gelen oluşumda insanlaşan yaratığın serüveni ilginçti.
Hayvan gibi yürürken içsel bir dürtüyle iki ayağı üzerine nasıl dikilmişti insan?..
Çevresindeki eştürleri, Pitekantropus Erektus’a kimbilir nasıl bir şaşkınlıkla bakmışlardı.
İnsan türü içinde ayağa kalkan ilk atamız…
Selam sana!

***
Sonra ne oldu?..
İki büklüm yürümekten vazgeçen insana, çevresindekiler önce ürküyle, sonra korkuyla, daha sonra tepkiyle baktılar. Sanırım insan sürüsünün düzenini bozup iki ayağı üzerine kalkan ve başını dikleştiren ilk insanı öldürmüşlerdir.
Ne var ki ilk öfkenin kurbanı ardından, iki ayağı üstüne yükselen bir, bir daha, bir daha, bir daha insan görülüp izlendikçe olay doğal sayılmaya başlandı.
Ve o günden bugüne toplumun yasası değişmedi.
Karanlık sanrısında yaşayan insanoğlunun bedensel dikilmesi, içsel bir dürtünün ürünüydü; içsel dürtü ruh oldu, düşünceleşti; fikirleşti; tarih boyunca hep başını dikleştirdi insanoğlu…

***
Çağlar geçti.
Gözbebeğini delen gün ışığı bilincin elmasını yontarken dağıttı karanlığın sanrısını; buldu bilimin tanrısını.
İnsanoğlu çekti bilincin küreklerini ve her kürekte genişledi göremediği ufuklar…
Forsanın sonsuz gücü vardı.
Ufuklar günden güne ağardı.
Yetişmek için yitirdiği zamana; insan, çırpınıp durdu tarih boyunca; aklın mahmuzuyla vurdu gebeliğin çıplak karnına; yoksulluğun kamçısı şakladı beyninde.
Bir hücreydi dünya…
Yarına doğmak için.
Ana karnında yatan her bebek bekliyordu karanlıkta…
Kıvrılmış…
Dizleri arasında başı…
Elleri kenetli.
İlkin bedendi dikleşen…
Sonra vicdan oldu.
Sonra fikir.
Tarih, insanın bilinçlenip başını yükseltmesinin öyküsünü anlatan kitaptır.
Kutsal bir kitap.
O kitabı öp, başına koy.
Ve kıpırda bebek.
Yırt karanlığın kapısını…
Dikil onurunun iki ayağı üstüne.
Pitekantropus Erektus’a layık olmak için.
Başını dikleştir.
Gelecek yıllarda fosilini bulduklarında iki büklüm görüp de senin hesabına utanmasınlar.
(İlhan Selçuk, Cumhuriyet, 11 Ekim 1982)

HAFTANIN SÖZÜ

Dur ve dinle! Hep konuşursan hiç bir şey duyamazsın.
Kızılderili Atasözü.

ketojenik-diyet-tedavi-yontemidir

Ketojenik diyet tedavi yöntemidir

Türk Edebiyatının Karanlık 33 Yılı – 18