Sayın Cumhurbaşkanı’nı bilerek yanıltanlar kimden cesaret aldı?

Serkan AKSÜYEK
16 Kasım 2020

Tarih 7 Ağustos 2020 Cuma…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya Camisi’nde kıldığı Cuma namazı sonrasında gazetecilere açıklamalarda bulunmaya hazırlanıyordu.

O sabah Dolar/TL kuru yine rekor tazelemiş, 7,30 TL’ye çıkmıştı. Pek çok deneyimli iktisatçı, Merkez Bankası’nın rezervlerinin (emanet swap dövizleri dışarıda tutulduğunda) eksiye düştüğünü açıklıyordu. “Uygulanmakta olan para politikasının acil olarak terk edilmesi gerektiği” görüşü, ekonomik verileri izleyen hemen herkesin ittifak ettiği bir görüştü. Ve bu görüşler gazetelerde, haber sitelerinde, TV’lerde ve elbette sosyal medyada sayısız kez dile getiriliyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan uyarılıyordu.

CEPTEN ÇIKAN KÜÇÜK NOT

Çünkü Sayın Erdoğan pek çok kez “Ekonomideki sorumluluk bizzat Tayyip Erdoğan’ındır” demiş, tüm mesuliyeti üzerine almıştı. Kaldı ki bu cümleyi kurmasa bile, mevcut yönetim sisteminde kendisinin izni ya da oluru olmadan, hayati önemdeki ekonomik kararların asla alınamayacağı belliydi.
Uzatmayalım…
Sayın Erdoğan’ın cami çıkışında yapacağı açıklamada bu soruların geleceğini tahmin etmesi güç değildi. Nitekim gazetecilerin utana sıkıla sordukları ekonomi sorusu karşısında, ceket cebinden küçük bir not kağıdı çıkardı. Ve gözlerimizin faltaşı gibi açılmasına sebep olan şu cümleleri kurdu:
“Türkiye bir tırmanışta ancak bunu görmek istemeyenler var. Ben size belgelerle konuşuyorum. Bazı sıkıntılarımız var yok değil. Göreve geldiğimizde hatırlayın, Türkiye’nin IMF’ye olan borcu neydi? 23,5 milyar dolardı. Mayıs 2013 ne oldu? Biz IMF’ye olan borcumuzu sıfırladık. Bizim IMF’ye borcumuz yok, sıfır. Döviz rezervine bakıyorsunuz 27,5 milyar dolardı, şu anda ise 105 milyar dolar. Ben dövizin de altının da zamanla yerine oturacağını düşünüyorum. Bunlar gelip geçici şeyler. Dün gerçekleşen ekonomi toplantısı da buna yönelik atılan bir adımdı. Kimse halkımızı yanıltmaya çalışmasın. Bugün dünden daha güçlüyüz, yarın bugünden daha da güçlü olacağız.”

15 MİLYAR DOLAR FARK

Evet, Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları noktası virgülüne buydu.
Devletin resmi haber ajansı ise aynı gün (7 Ağustos 2020) Mehmet Fatih Erdoğdu imzasıyla bir haber servis ediyor, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası toplam rezervleri geçen hafta 2 milyar 786 milyon dolar azalarak 90 milyar 245 milyon dolara geriledi.” diyordu.
Aynı gün yapılan iki resmi veri arasında bile 15 milyar dolar gibi devasa bir fark vardı.
Kısa sürede konu netleşti.
Cumhurbaşkanı’na bilgi veren her kim ya da kimler ise Merkez Bankası’nın brüt rezervinin üzerine, özel ve kamu bankalarının döviz rezervlerini de eklemiş, rakamı şişirmişlerdi.
Merkez Bankası’nın rezervi gibi en temel ekonomik göstergede bile Cumhurbaşkanı’na yanlış bilgi veriliyor ve yanıltılıyordu.
Pekâlâ kimdi bunu yapanlar?
Canlı yayında on milyonlarca insana seslenen Cumhurbaşkanı’na böylesine akıl almaz bir hatayı nasıl yaptırabiliyorlar, bu cesareti kimden alıyorlardı?
O an “eyvah” dedim içimden.
Rakamların dilini çözmek sanıldığı kadar zor değildi.
Bizim gibi sürekli rakamlarla uğraşanlar, Merkez Bankası’nın internet sitesinde yer alan “Para ve Banka İstatistikleri” verilerine alışkındı. Tayyip Edoğan’ın açıklamasından tam bir hafta önce (30 Temmuz 2020) yayınlanan en güncel istatistiklere göre durum şuydu:

İŞTE GERÇEK MANZARA

Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervi 46,7 milyar dolar, altın rezervi ise 43,5 milyar dolar seviyesindeydi. (Anadolu Ajansı’nın haberinde yer alan rakam, bu iki verinin toplamıydı.) Bankaların zorunlu karşılık olarak TCMB’ye yatırdıkları dövizler düşüldüğünde ise net rezerv 26,4 milyar dolardı.
Ancak bu rakama da aldanmamak gerekirdi.
26,4 milyar doların içinde, farklı ülkelerle yapılan döviz ve altın swapları da vardı. Bu swaplar, takas olarak belirli vadelerle alınan rezervlerdi. Yani bizim değildi, emanet paralardı. Toplam tutarı da 35,8 milyar dolardı.
Swapların düşülmesi ile TCMB’nin net rezervi -9,4 milyar dolar olarak ortaya çıkıyordu.
Dolar kurunun 7 TL’yi aşmamasını adeta takıntı haline getiren ekonomi yönetimi, 2019 başından itibaren 120 milyar dolara yakın dövizi piyasaya sürmüş, adeta cayır cayır yakmıştı.
Buna rağmen sonuç tam bir hezimetti.
Dolar kuru 6 Kasım günü 8,56 TL ile tarihi rekorlarından birini daha kırmıştı.
Kulağı kesik Ankara gazetecilerinin yazdıklarına göre, Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan, kendisine yalan yanlış bilgi verildiğini çok geç fark etmişti…

SARAY’DA NELER YAŞANDI?

Bülent Arınç, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Erdoğan’ın koluna girip ona ekonomiyle ilgili gerçekleri anlatmıştı. Erdoğan, Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimiş olduğunu duyunca çok şaşırmış, derhal Merkez Bankası başkanı Murat Uysal’a telefon etmişti. Uysal’ın “Efendim, size bir rapor hazırlayıp Bakan Berat Albayrak Bey’le gelip size arz edelim” yanıtına çok sinirlenmişti.
Erdoğan, en güvendiği isimlerden biri olan Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal’ın hemen kendisine brifing vermesini istemişti. Deneyimli bir Maliyeci olan Ağbal,  üzerinde oturulan enkazı Cumhurbaşkanına olanca açıklığı ile anlatınca, Erdoğan küplere binmiş ve bir gece yarısı kararnamesi ile Murat Uysal’ı derhal görevden alıp yerine Naci Ağbal’ı atamıştı…
Yine basına yansıyan kulis bilgilerine göre, Naci Ağbal’ın Cumhurbaşkanı’na brifing verdiği haberi Berat Albayrak’a uçurulunca, Albayrak soluğu sarayda almış ama toplantıya yetişememişti. Brifingden çıkan Ağbal ile koridorda karşılaşmış ve büyük bir ağız dalaşı başlamıştı. Bu durumdan haberdar olan Cumhurbaşkanı’nın tepkisi büyük olmuş ve Albayrak’ı bir gün sonra istifa aşamasına götüren süreç başlamıştı.

PİYASADA BAHAR HAVASI

Ve geçen hafta…
TCMB Başkanı Murat Uysal’ın görevinden alınması, ertesi gün Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifa etmesi; TCMB Başkanlığı’na Naci Ağbal’ın, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na Lütfü Elvan’ın atanması ile bir hafta içinde TL %10 değerlendi.
Piyasalarda adeta bahar havası esmeye başladı.
19 Kasım Perşembe günü yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısında en az 300 baz puanlık faiz artışı yapılması neredeyse kesinleşti. Bazı ekonomistler bu oranın “önden yükleme” olarak tabir edilen ihtiyaçtan bile fazla şekilde, 700 baz puan artabileceği görüşünde…
Yaşananlar bize şunu anlatıyor:
Bu memleketin katma değeri düşük mallar satarak kazandığı kıt dövizinden 120 milyar doları, akıl almaz hatalar zinciri yüzünden bir buçuk senede eritilmiş durumda.
Ve ülkede adeta kuş uçsa haberi olan, “Ekonomide tüm sorumluluk bende” diyen Sayın Cumhurbaşkanı; böylesine hayati bir konuda yanlış bilgilendirilebiliyor, kendisine hatalı açıklamalar yaptırılabiliyor.
Her konuya tek bir kişinin karar verdiği, yetki ve sorumluluklarının paylaşılmadığı bu sistemin sürdürülebilir olmadığı, ödenen ağır faturalar ile en aleni şekilde anlaşılıyor.
Okurlarım için bir konuyu açıklığa kavuşturmak isterim.

ÇOK SÖYLENDİ, YAZILDI…

Yukarıda gün, yer, kaynak vererek sıraladığım manzumeyi yazmadaki amacım, kuşkusuz siyasi bir eleştiri yapmak değil. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin oylandığı 2017 Referandumu ve hukuken devreye alındığı 2018 seçimleri öncesinde bu sistemin yaratacağı sakıncalar binlerce kez anlatıldı…
Biz de bu sütunda defalarca kaleme aldık.
Haydi kendimi geçtim; yetkin siyaset bilimciler, sosyal bilimciler, bilim adamları, hukukçular, tarihçiler dünyada hiçbir ülkede olmayan ve hiç uygulanmamış bu sistemin neye mal olacağı hakkında çok dil döktüler.
Olmadı…
Anlaşılmadı.
Belki de anlaşılmak istenmedi.
Ve Türkiye Cumhuriyeti, dünya tarihinin gördüğü en ağır pandemi koşullarına kasası tamtakır bir Merkez Bankası, ekonomik küçülme, patlayan işsizlik, kronikleşen enflasyon, ödenemeyen krediler ve devasa boyutlara ulaşan bütçe açıkları ile yakalandı.
Olmuş ile ölmüşe çare yok.
Berat Albayrak’ı istifaya götüren süreç, Türkiye’nin yönetim siteminde acil bir değişikliğe gidilmesini, güçlendirilmiş parlamenter bir sisteme dönüş yapılmasını zorunlu kılıyor.
Aksi halde bugünlerimizi arar noktaya savrulmamızı tahmin etmek gerçekten de güç değil.

ALBAYRAK’IN İSTİFASI VE BASINIMIZIN SINIFTA KALIŞI

8 ve 9 Kasım 2020 günleri, Türk basın tarihinde hiç unutulmayacak…
İletişim fakültelerinde vak’a analizi (case study) şeklinde üzerinde bilimsel çalışma yapılacak kadar önemli bir zaman aralığından bahsediyoruz.
8 Kasım 2020 akşam saatlerinde Hazine ve Maliye Bakanı, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Instagram hesabından yayınladığı bir mesaj ile görevinden istifa ediyor.
42 yaşındaki Albayrak “sağlık nedenlerini” gerekçe göstererek, Türk devlet geleneğinde yeri olmayan bir tarz ve üslup ile “görevine devam edememe” kararı aldığını söylüyor. Albayrak’ın çok sık kullandığı Twitter hesabının kapatılması, Maliye Bakanlığı’nın hesabındaki pek çok haberin silinmesi ile kafalarımızda “dijital saldırıya mı uğradı” kuşkusu yerleşiyor.

29 SAATLİK SESSİZLİK

Ve bu andan itibaren Türk basınının önemli bir bölümünde tam 29 saat süren sessizlik dönemi başlıyor. Yurt dışı kaynaklı basın kuruluşları defalarca flaş haber geçerken; bizdeki ana akım medyada Sözcü, Cumhuriyet, Karar gibi birkaç gazete ve haber sitesi dışında adeta ölüm sessizliği yaşanıyor.
Basın organları tek satır haber yayınlamıyor, bu basın kuruluşlarını okuyan ya da izleyen vatandaşlarımız Pazar akşamının rehavetinde neler olup bittiğini bilmiyor bile…
Saatler 22’yi gösterdiğinde, hükümete yakın bir gazetede görev yapan eski bir mesai arkadaşımla yazışıyorum.
“Yahu ortalık yıkılıyor. Sizde tek satır haber yok, ne oluyor?” diye soruyorum…
Cevabı çok ilginç:
“Abi istifa doğru ama Reis’in (Tayyip Erdoğan) henüz istifayı kabul edip etmediği belli değil. İkinci Süleyman Soylu vakası yaşanabilir, istifayı kabul edilmeyebilir. Berat Bey göreve devam ederse herkes ‘bunun bedeli olur’ diyerek sessizliğe gömüldü. Vallahi biz de Anadolu Ajansı’nı bekliyoruz. Yapacak bir şey yok.”
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın ise “kendilerinden onay alınmadan bu haberin servis edilmemesi” için Anadolu Ajansı’na talimat verdiği anlaşılıyor.
Tam 29 saat sonra aynı İletişim Başkanlığı, Albayrak’ın “görevden af talebinin” kabul edildiğini duyuruyor.
Uzatmayacağım…

ÖLÜLER KONUŞAMAZ!

Berat Bey’in istifası (ya da görevden affının) iyi mi kötü mü olduğu tartışmasına girmiyorum.
Görevi, halkın anayasal bir hakkı olan “haber alma hakkı”nı kullanmasına aracılık eden gazeteciler, Türkiye’nin en önemli bakanlarından birinin tartışmalı şekilde görevden ayrılmasını yorum yapmadan haberleştirmeye bile korkuyor.
Evet korkuyor!
Bin türlü soru canlanıyor kafalarında…
“Acaba Berat Bey göreve geri döner de istifasına destek anlamına gelecek bu haber için patronun canına okur mu?” korkusu adeta zihinleri iğdiş ediyor…
Sonrasında ise gazeteciler cemiyetleri, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Basın Konseyi gibi örgütler durup dinlenip “Gazetecilik ölüyor mu?” sorusunu soruyor…
Ve tabii cevabını bulamıyor.
Çünkü ölüler konuşamıyor!

3 FİKRÎ TAKİP HABERİMİZ HÂLÂ SAYIN VALİMİN CEVAPLARINI BEKLİYOR…

Köşe haberlerimizde defalarca gündeme getirdiğimiz, İzmirli yurttaşlar adına yanıt beklediğimiz üç fikrî takip haberimiz var. Suskunluğuna anlam veremediğimiz bu üç konunun üçü de, doğrudan İzmir Valimiz Sayın Yavuz Selim Köşger’i ve ona bağlı kurumları ilgilendiriyor.
Birinci konu; geçtiğimiz Ramazan ayında İzmir’deki üç caminin hoparlöründen çalınan Çav Bella şarkısı rezaleti ile ilgili…İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, “Kim yaptıysa bulacağız, an meselesi… Bulduğumuzda o ezanı kendilerine dinleteceğiz” dediği şahıslar kim?
İzmir’i ve İzmir halkını lekelemeye teşebbüs eden bu faillerin yakalanması için bugüne kadar neler yapıldı? Kimler sorgulandı? Hepimizin ne yaptığını an be an izleyen devletimizin güvenlik birimleri, nasıl oluyor da altı aydır bu şahısların yakasına yapışamıyor?

LİYAKAT VE EHLİYET NEREDE?

İkinci konu; Foça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden istifa ederken Türk devlet ve bürokrasi geleneğini yerle bir eden basın açıklaması yayınlayan Yüksel Akar ile ilgili…
Veda mesajında “Kendisini Foça İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne layık gören” AKP’nin eski İzmir İl Başkanı ve Milletvekili Ali Aşlık ile AKP’nin mevcut Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ’a özellikle teşekkür etmesini sütunlarımıza taşıdığımız Akar, acaba doğru mu söylüyor?
İlçe milli eğitim müdürlüklerine yapılacak atamalar, Valiliğe bağlı İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından liyakat ve ehliyet esaslarına bağlı olarak yapılmıyor mu? Eğitim sektöründe hiçbir deneyimi olmayan, öğretmen bile olmayan, mahkemelerde zabıt kâtipliği yapan bir kişi, nasıl oluyor da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü koltuğunda dört buçuk sene oturabiliyor? Devletimiz, çocuklarımızı emanet ettiğimiz bu yöneticilerin seçiminde hangi parametreleri dikkate alıyor?
Üçüncü konu; Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından açıklanan 6 endüstri bölgesinden birinin, İzmir’in Aliağa ilçesinde bir şirkete tahsis edilmesi ile ilgili…

DEVLETİN SORMASI GEREKENLER

Söz konusu şirketin “2.8 milyar TL’lik yatırım yapacağı” görkemli basın toplantılarıyla açıklanmıştı. Söylenenlere göre 1000 kişilik ilave istihdam sağlanacak, yıllık 165 bin ton vasıflı çelik ürünü üretilecek ve cari açıkta yıllık 327 milyon dolar iyileşme sağlanacaktı. Aradan bir buçuk sene geçtiği halde şirket hakkında bilgi sahibi olan bir Allah’ın kulu yok. Yeni Şakran yakınlarındaki Kurfallı Köyü’nde yapılacağı iddia edilen tesisin akıbeti belirsizliğini koruyor. Şirketi, bu destek kapsamında savunma sanayisi, tıbbi cihaz, makine, gemi inşa, otomotiv ve enerji sektörlerinde kullanılacak nitelikli çelik ürünlerini üreteceğini söylüyordu. Yatırımın gerçekleşme süresi, başlangıç tarihinden itibaren 5 yıl olarak öngörülüyordu. Ancak bu sürede tamamlanmaması halinde, yarısı kadar (2,5 yıl) daha ek süre verilebiliyordu.
Laf çok ama ortada şirketin Ş’si bile yok. Devletin arazisine “yatırım yapacağım” diye çöküp ortalarda görünmemek bu memlekette çok yabancısı olduğumuz bir durum değil. Sorduğumuz bu basit sorular, vergilerimizle oluşan kaynaklarını koruyanların sorması gereken sorular aslında…
Sayın Valimizin, İzmir’i ilgilendiren konulardaki hassasiyetini bildiğimiz için, kendilerinden bu konuda cevaplarını beklemekteyiz.
Bitmek bilmeyen bir ısrarla…

TEŞEKKÜRLER MURAT KURUM

30 Ekim’de yaşadığımız 6,9 şiddetindeki deprem felaketinin yaralarını sarmaya çalışıyoruz.
Can kayıplarımız bir yana, evleri yıkılan ya da oturulamayacak şekilde hasar gören hemşehrilerimizin durumu hepimizi düşündürüyor.
Samimiyetime inanın…
Akşamları boğazımıza giren iki lokmayı bile yutmakta güçlük çekiyoruz.
Geceleri 10 derecenin altına inen sıcaklıkta çadırlarda barınmak zorunda kalan insanlarımızın durumu hepimizi çok üzüyor ve düşündürüyor.
Geçen haftaki köşe haberimizde, iki gün geçirdiğim deprem alanındaki gözlemlerimi sizlere aktarmıştım. Merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin çalışmaları ile yaralar bir ölçüde sarılsa da, depremin ilk gününden itibaren nerdeyse İzmir’den hiç ayrılmayan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a özel bir sütun açmak gerekiyor.

“ANKARA’YA SAKIN DÖNME”

İstanbul’dan gelen gazeteci meslektaşların demesine göre, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Bakan Murat Kurum’a, “İzmir’de işler normale dönene kadar Ankara’ya dönme” demiş.
Deprem bölgesinde vatandaşlarla sürekli temas halinde olan Kurum’un, sakinleştirici ve yapıcı yaklaşımlarına bizzat tanık oldum. Vatandaşların kimi zaman sert üslupla ve ses yükselterek dile getirdikleri eleştirileri son derece sakin ve yapıcı bir tavırla karşıladı. Müdahale edilmesi gereken bir durum varsa hemen yanı başında duran Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yöneticilerine talimat verdi. İzlediğim kadarıyla, bayat siyasi tartışmaların parçası olmadı. En azından bu yönde bir çaba sergiledi.
Sadece işini iyi şekilde yapmaya, vatandaşının sıkıntısını gidermeye çalışan bir siyasetçi profili çizdi.
Bize de İzmirliler adına kendisine teşekkür etmek düştü…

HAFTANIN SÖZÜ

Eğer basit şekilde açıklayamıyorsan, yeterince iyi bilmiyorsun demektir.
Albert Einstein

Türk edebiyatının karanlık 33 yılı – 21

bazen-cilt-de-terapi-ister

Bazen cilt de terapi ister