Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-10

Hayrettin FİLİZ
31 Ağustos 2020

Dekadanlar” tartışması-1

Ahmet Mithat Efendi Servet-i Fünuncular’a karşı

Abes-Muktebes tartışmasının yapıldığı günlerde, gün geçmez ki yeni bir tartışma kopmasın. Birileri eski-yeni diye birbirinin üstüne çullanırken, birileri de ateşin altına odun sürmekten geri durmaz. II. Abdülhamit’in karanlığı edebiyata da çökeli beri bitmeyen çekişmelere bu kez “Dekadanlar” tartışması eklenir. Bu tartışma her ne kadar “Abes-Muktebes” tartışmasıyla koşut gitmiş olsa da; tartışmaları bağımsız yazmak bana daha doğru geldiğinden, şimdi tekrar geriye, kavga meydanına dönüyoruz.

Sabah gazetesinin, 22 Mart 1897 tarihli 2628 numaralı sayısının, ikinci ve üçüncü sayfalarında, Ahmet Mithat Efendi imzalı, “Dekadanlar” başlıklı bir yazı yayımlanır. Yazı, Servet-i Fünun dergisi etrafında bir araya gelen yenilikçi genç şair ve yazarları dili bozmakla, Fransa’da ortaya çıkan ve “edebiyatta geriye gitmek, yozlaşmak” anlamına gelen dekadanizm akımının taklitçisi olmakla suçlamaktadır. Ahmet Mithat’ın uzun yazısında çok ‘garip’ bir tümce vardır.

Harhara-i meakırdan bir havf-i ezrak ile müstehif olanlar per ü bâli küşade bir merkeb-i randebada maddiyet-i beşeriyeleri bârını ihmalden isticnab etmelidirler.”

Günümüz Türkçesiyle çok tuhaf -neredeyse anlamsız- bir şey olan bu tümce, bir alaya alma, bir hicivdir aslında. Konu hakkında inceleme yapan Profesör Doktor Fazıl Gökçek bu konuda şöyle yazar:

Dekadanlık tartışmasının temelinde, bu cümlede ifade edilmiş olan, bazı şair ve yazarların yazdıklarının bazı okuyucular tarafından anlaşılmaması meselesi yatmaktadır (…) (Ahmet Mithat) bir ‘fıkra’ olarak kendisinin kurguladığı bu cümle ile son zamanlarda bazı yazarların Türkçede çok farklı ve çok daha kolay, külfetsiz ifade edilebilecekken, muhatabının da hiç zorlanmadan anlayabileceği basitlikteki birtakım duygu ve düşünceleri, Fransızcanın ve Fransız edebiyatının etkisiyle Türkçeye uygun olmayan bir tarzda, dolambaçlı bir şekilde ifade ettiklerini belirtmek istemiştir. Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerle kurulmuş olan bu cümle, Ahmet Mithat Efendi’ye göre, esasen ne Türkçe ne de Arapça veya Farsçadır. Fransızca düşünülerek Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerle meydana getirilmiş, esasında Fransızca bir cümledir. Ona göre bu cümle Türkçede “Makara hırıltısından pek korkanlar yelkenli gemiye binmekten içtinap (*Sakınmak) eylemelidirler” şeklinde açık ve herkesin anlayabileceği şekilde ifade edilebilir.” (Fazıl Gökçek, “Bir Tartışmanın Hikâyesi Dekadanlar”, Dergâh Yayınları, Şubat 2009, İkinci Baskı, İstanbul, sf.29)

Hikâyenin özü basittir: Dönemin edebiyat otoritesi sayılan Ahmet Mithat Efendi, Servet-i Fünuncular’ın dilini anlaşılmaz olmakla eleştirmekte, onlar da; “Bizim lisanımız avam (*Sıradan halk dili) lisanı değildir, havas (*Seçkin zümre) lisanıdır, üdeba lisanıdır. Her kavmin lisan-ı edebi başka, lisan-ı avamı başkadır” diye kendilerini savunmaktadırlar. Ahmet Mithat’ın ‘Dekadanlar’ yazısı, her ne kadar alaycı bir üslupla yazılmış olsa da, bıçak yarasına benzer kesikler bırakmaktadır genç şairler üzerinde.

Yahu! Ben mi okuduğumu anlayamaz oldum, yoksa yazanlar mı yazdıklarını anlatamaz oldular?” diye başladığı yazısını özetle şöyle sürdürür Ahmet Mithat:

Herkes söyler ama herkes meramını anlatabilir mi? Meramını anlatabilen her adam onu herkese anlatabilir mi? Bir adamın meramı herkes tarafından anlaşılmayacak olur ise o adama herkes ‘büyük adam’ diyebilir mi? Her milletten bu kadar büyük adamlar gelmiş, hangisinin meramı anlaşılmayıp kalmış? (…) Birkaç seneden beri Paris’te beş on genç türediler, kendilerine “Dekadan” namını verdiler. Vakıa pek münasebetsiz bir nam. Fakat meslekleri daha da münasebetsiz olduğundan namlarındaki münasebetsizliği dahi örtüyor. Bu açık, sade, herkes için anlaşılması kabil olan edebiyatta bir beyza-yı sahîha ile ispat-ı ehliyet edemeyeceklerini gördüklerinden o yoldaki edebiyatı mahvedebilmek zu’muna düştüler. Ey buna nasıl muvaffak olmalı? Onu bir köhne met’ addederek bit pazarına göndermek ile değil mi? Vakıa öyle yapmaya davrandılar. Lâkin eskilerin yerine bir meta’-ı taze çıkarmak lazım geldi. Onu da çıkarmağa çalıştılar ise de, anlaşılacak surette olsa mahiyetleri görülerek beş para etmeyeceğinden, daha doğrusu o meta’a verecek mahiyet bulamadıklarından, anlaşılmazlığı ona mahiyet ta’yin ettiler (…) İşte Paris’in bu dekadanları İstanbul’da dahi üdeba-yı cediîdeyi peyda etmeye sebep olmuştur.”

Ahmet Mithat Efendi, “Paris’in bu dekadanları İstanbul’da üdeba-yı cediîdeyi peyda etmeye” diyerek, günden güne yükselen Servet-i Fünun edebiyatını, doğrudan omurgasızlıkla, bir çeşit kimliksizlikle suçlamaktadır. Onların ürettiği edebiyatın anlaşılmadığını, bu yüzden de, kendilerine yeniciler diyen bu gençlerin taklitçi olduğunu ileri sürmektedir.

Bu tartışmanın bir tarafında Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin,Süleyman Nesip, Halit Ziya, Hüseyin Cahit gibi Servet-i Fünuncular, diğer tarafında ise Ahmet Rasim, Halil Edip, İbnürrıfat Samih, Mehmet Celal gibi yazarlar vardır. Ancak, tartışmadan akılda kalan üç isim vardır: Ahmet Mithat, Şemsettin Sami ve Hüseyin Cahit! Ahmet Mithat tartışmanın başlatıcısı, sonradan tartışmaya katılan ve yenilikçileri savunan yazılarıyla tartışmayı bitiren Şemsettin Sami ve tartışmalarda Servet-i Fünun anlayışının en ateşlisavunucusu ‘yenilikçilerin militan silahşoru’ Hüseyin Cahit!

Ahmet Mithat’ın eleştiri kılığındaki açık saldırısına ilk karşı çıkış, Süleyman Nesip’ten gelir. Nesip, 5 Nisan 1897 tarihli Bursa gazetesinde yayımlanan bir mektupla görüşlerini açıklar. “Dekadanlar” başlığıyla yazdığı yazıyı yazmasını Mehmet Rıfat Efendi rica etmiştir kendisinden.

Süleyman Nesip, dilin sadeleşmesi noktasında Ahmet Mithat Efendi’yi doğru bulsa da; Servet-i Fünun yazarlarının haksızlığa uğradıklarını söylemektedir. “Herkesin anlayabileceği şeyleri herkesin anlayacağı dilden yazmak doğrudur” der ama “herkesin anlayamayacağı ya da herkese anlatılamayacak fikir ve duygular o dille yazılamaz”. Düşüncesini de; bilgi ve kültür konusunda herkesin eşit olmadığı üzerine kurar. Bu da, görüş ve algıyı değiştirmektedir Nesip’e göre. Kendi deyimiyle, “o bildiği, gördüğü, duyduğu şeyleri bilmeyen, görmeyen, duymayan adamların kullandığı lisanla” edebiyatın ileri gidemeyeceğini söylemektedir şair. Neredeyse “Anlayan anlar!” yargısına giden bu düşünceler, “iklimen, mevkien, edeben, terbiyeten, ilmen, âdeten” herkesin bir şairin ruhuna ait incelikleri “idrak” edemeyeceği savıyla son bulur.

Makale, Ahmet Mithat tarafından Tercüman-ı Hakîkat gazetesinin 23 Nisan 1897 tarihli 5740 numaralı sayısında -biraz da aşağılayıcı bir açıklamayla- tıpatıp yayımlanır:

Hudâvendigâr vilâyet-i celîlesi merkezinde Bursa sernamesiyle tab’ ve neşrolunan gayr-i resmî gazetede ‘Süleyman Nesip’ imzasıyla zikrolunan ‘Dekadanlar’ makalesine mukabelede bulunulmuştur. Bu yolda teati edilen efkâr ve mütalâattan maksad-ı esasî ve hakikî öyle malûmat-füruşluk tasdî-i enam olmayıp belki terakkiyat-ı lisaniyeye hizmet edenlerce veyahut o yoldaki hidemata kendilerini muhtaç görenlerce bir faide husulü ümidinden ibarettir. Bu ise makale-i acizîye edilen mukabelenin dahi nezd-i kariîn-i Osmaniyede görülmesiyle tekemmül edebilecek bir şeydir. Bursa gazetesinin daire-i intişarı bittabi Sabah gazetesi kadar vasi olamayacağından makale-i cevabiyenin dahi tevsi-i intişa-rı niyet-i hakikisiyle ber-vech-i âtî aynen Tercüman-ı Hakîkat’imize nakli tensip edilmiştir.”

Ahmet Mithat Efendi, bu yazıya karşı, Tercüman-ı Hakîkat gazetesinin, 14 Nisan 1897 tarihli, 5743 numaralı sayısında bir karşı makale daha yazar: “Dekadanlar Makale-i Mahsusasına Cevap!”

Evvela şunu arz edeyim ki biz kendilerinden sembolizm, dekadanizm, pozitivizm ve daha bilmem ne gibi mesleklerin tarihçesini istemiyorduk. O meslekleri biz de kendileri kadar biliyoruz. Farz-ı muhal olarak bilmemiş olsak meslek-i mezkûre hakkında Fransızca yazılmış birçok eser vardır. Onlara müracaatla müşkülümüzü halledebiliriz. Bu hususta kendilerine ihtiyacımız yoktur. Elbette dikkat etmişsinizdir, Efendi Hazretleri makalenizi kendi gazetelerine nakl eyledikleri sırada bâlâsına “kastım malumatfüruşluk değil bu makaleyi yazışım ıslah-ı lisan ile uğraşanlara bir zemin hazırlamaktı” diyorlar ki bu kavillerini de pek muğlak buluyorum. Bir heyet-i ictimaiyenin lisanını tashihe kalkışmak o kadar kolay olamaz zannındayım. Hikâyecilik değil bir lisan ıslahından bahs olunuyor. Düşünülsün! Kabil-i inkâr olmayan hakayıkdandır ki ulûm ve fünûnun terakkisi, tekâmülü tenkit sayesindedir. Evet, bizde manası henüz müphem olan tenkit ile terakki eyler. Fakat bu gibi mesâil-i mühimme ve mu‘zile hakkında yürütülecek tenkitler hatta böyleleri kendilerini öyle bir vazife ile mükellef zannetseler bile, Dekadanlar meselesinde olduğu gibi, garabetten garabete düşmekten kurtulamazlar.”

Bu kez Mehmet Rıfat kaleme sarılır: “Biz Dekadanlar” başlıklı bir yazıyla, Ahmet Mithat Efendi’ye karşı çıkar. Makale, Bursa’da yayımlanan Fevâ’id dergisinde yayımlanır. Dekadanların ateşi İstanbul sınırlarını aşmıştır. Mehmet Rıfat, abes-muktebes tartışmasında, kafiyenin kulak için olduğu görüşünü destekleyerek başlar makalesine:

Bizi en ziyade müteessir eden mademki ahenk-i tabiidir onu taklit etmeye, duyduğumuz, gördüğümüz gibi yazmaya mecburuz. İlmü’lkavafi denilen mecmua-i garaibe bakacak olursak hissimizi hiçbir vakit tarif edemeyiz. Bizi irşad edecek bedayi-i tabiiyedir. İşte kardeşim kafiyenin şiirimizde lüzumuna bu veçhile kaniyim. “Kafiyenin lütfu sem‘a aittir” nazariyesi her zemin ve zamanda düstur-ı hakîkattir.”

Ardından da, büyük bir cesaretle, Ahmet Mithat Efendi’nin Süleyman Nesip’in “Dekadanlar” makalesine yanıt vermek amacıyla yazdığı ikinci makalesinin dilbilgisi hatalarıyla dolu olduğunu ve onun yaptığının da dekadanlık olduğunu söyler :

Efendi Hazretlerinin her eserinde hatta cevap ale-l-cevap olmak üzere yazdıkları makaledeki sarf ve nahv hataları dekadanizm, fakat garip bir dekadanizm değil de nedir? Bunlar Halit Ziya Beyefendi’nin o harika-i fıtratın Mai ve Siyah unvanı ile meydan-ı edebî tezyin buyurdukları eserde Tevfik Fikret, Ali Nadir, Cenap Şahabettin Beyefendiler Hazerâtı’nın eserlerinde görülen dekadanizme makis olabilir mi?”

Dil tartışması üzerine de çok açık konuşur Mehmet Rıfat:

Akşam olur güneş geçer ovadan, gül dalında bülbül öter yuvadan gibi amiyane şeyler söylemeli ki anlasınlar, lezzet bulsunlar”(…) İşte şu sözlerden anlaşılacağı veçhile lisan-ı edeb ile lisan-ı avam beyninde hayli fark vardır. Yani lisan-ı edeb ile yazılacak şeyler başka, lisan-ı avam ile ifade olunabilecek şeyler de başkadır. (Diyorsunuz ki) Her Fransız Hugo’yu her Alman Goethe’yi her İngiliz Shakespeare’i anlar (…) Fransızların Hugo’yu Almanların Goethe’yi İngilizlerin Shakespeare’i anlamaları yani gavamız-ı hissiyelerine iştirak etmesi nasıl mümkün olabilir? Her Fransız, her Alman, her İngiliz diye garsonlara arabacılara kadar teşmil edilen mana-şinaslık iddiası her havsala-ı idrake sığar şeylerden değildir. Bu iddiayı tasdik etmek yani her garsonu, her arabacıyı Hugoların seviye-i kemaline is’ad eylemek kadar keçbinlik göstermek akıllara hayret verecek şeylerdendir. İsimleri ziver-i hafıza-ı enam olan o dâhilerin eserleri öyle kolayca anlaşılır şeylerden olaydı her Fransız’ın, her Alman’ın, her İngiliz’in Hugo, Goethe, Shakespeare olması lazım gelirdi. Hâlbuki bunlar asırlarında yegâne olarak zuhur etmiş dühattandır (…)Bir eseri anlamak ki takdir etmek demektir. Bu da ancak o eser tarih, ahlâk, felsefe gibi büyük büyük nokta-i nazarlardan muhakeme etmekle taayün eyler.”

Sanatçıların eserlerini anlamanın, onların hissettiği şeyleri hissetmekle; bunun da iyi bir eğitim almış olmakla ilgili olduğunu belirtir yazar ve sözlerini son derece saygılı bir ifadeyle bitirir:

Lisan içinde bir lisana ihtiyacımız derkârdır. Evet, lisan-ı edeb başka lisan-ı avam başkadır. Fakat bazı hissiyat-ı ulviye vardır ki onların tarifi lisan-ı avam şöyle dursun, hatta lisan-ı edebimizle bile mümkün olamıyor. Nâzım, muharrir bunun fevkinde bir lisan aramaya mecbur oluyor (…) Biz bilahare bir nedamet-i vicdanîye duçar olmamak için daima doğru düşünmeğe hakikat yazmaya çalışalım. Baki-i arz-ı uhuvvetle ellerinizi öperim. Kardeşiniz.”

(Meraklısına Not: Arapça “Faydalar” anlamına gelen Fevâ’id dergisi; Bursa’da, önce 15 günlük, sonra haftalık yayımlanan bir fen ve edebiyat dergisidir. İlk sayısı 17 Kasım 1887 günü yayımlanmıştır. Murad Emri ve Mehmet Rıfat Efendi tarafından yayımlanan dergide; Tevfik Fikret’ten, Cenap Şahabettin’e, Süleyman Nazif’ten, Süleyman Nesip’e, Ali Faik Ozansoy’dan, Tepedelenlizâde Kâmil Efendi’ye kadar birçok yazarın yazıları yayımlanmıştır. 1898 yılına kadar yayın hayatında kalan dergi, özellikle Dekadanlar tartışmasının Anadolu’ya ulaşmasındaki rolüyle hatırlanır daha çok.)

Savaşın çok yakın bir zamanda şiddetleneceğinin ilk işaretleridir bunlar.

Tepedelenlizâde Kâmil, Servet-i Fünuncuları savunan iddiasız bir makale yazar aynı günlerde. Çok geçmez; 15 Nisan 1897 tarihli Resimli Gazete’nin 23 numaralı sayısının, 269. sayfasında Mehmet Celal imzalı “Tepedelenlizâde Kâmil Beyefendiye” başlıklı bir karşı makale yayımlanır. Yazısında Celal; Ahmet Mithat Efendi’yi doğrulamakta, kendilerine Edebiyat-ı Cedideciler diyen bir avuç gencin, edebiyatımızı bozduğunu ve Batılılaşma adıyla edebiyatımızı bir taklit tuzağına sürüklediklerini, ‘üdebanın bu vahim duruma seyirci kalmaması gerektiğini’ söylemektedir. Hatta onlarla alay etmekten de geri durmaz Celal.

Sen nerdesin ey şa’şaa-i Hazret-i Nâci? (*Nerede Hazreti Naci’nin o eşsiz görkemi?)

Âfâk-ı edepten bize bahşeylediğin nur (*Terbiyenin ufkundan bize bahşettiği o ışıltı)

İzhâr ediyor râh-ı fazilette siracı (*Erdem ışığının yolunu belirliyor o meşale)

Heyhat!… O ışık, ebr-i cehâlet ile meftur! (*Yazık!… O ışık, cahilliğin bulutuyla ağlamaktadır)

Siz gittiniz ey şanlı hünerverleri dehrin (*Siz gittiniz dünyanın ey şanlı yetenekleri)

Bizler hezeyanlar, dekadanlardan usandık (*Bizler saçmalıklardan, dekadanlardan bıktık)

Göçtü edebiyatı zekâperveri dehrin (*Devrin zeki edebiyatçıları gitti)

Zira ki ziyan ortada bilmem ki ne kazandık? (*İşte, kaybımız ortada, ne kazandık ki?)

Başlar edebiyyât-ı cedide… müteverrim! (*Başladı yeni edebiyat, veremli!)

Elbet ona bir çare bulurlar Dekadanlar (*Elbet ona da bir çözüm bulur dekadanlar)

En sonra görürler de acırlar… mütebessim, (*En son görürler de gülümseyerek acırlar)

Bir his-i samimi ile derler topatanlar; (*İçten bir duyguyla der kavunkafalılar)

Mâî emelin mor sesi gelsin mi vücûda (*Mavi arzunun mor sesi gelsin mi bedene)

Divanece sözler mi demektir edebiyyât… (*Delice sözler midir edebiyat dedikleri?)

Fikr-i hezeyân müncezib oldukça suûda (*Çılgın fikirler çekici oldukça yükselir)

Âsâr-ı terakki diyoruz biz buna, heyhât!…” (*Gelişmiş yapıtlar diyoruz biz buna, yazık!)

(Mehmet Celal, “Edebiyat-ı Cedide” adlı şiirinden alıntı… Bu şiir, 16 Haziran 1899 tarihli İrtika gazetesinin 56. sayfasında yayımlanmıştır.)

Ahmet Mithat Efendi’nin ortalığı karıştıran makalesinin üzerinden henüz bir ay bile geçmeden, dönem edebiyatı gene sisler içinde kalmıştır.

DEVAMI VAR

Atatürk’ün en küçük silah arkadaşı

Sahi, n’oldu şu bizim “yerli uçak” projesine…