Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-12

Hayrettin FİLİZ
14 Eylül 2020

Dekadanlar” tartışması– 3

Güzelliği ararken çirkinleşmek

Cenap Şahabettin’in, sinirleri bozacak kadar sakin bir dille kaleme aldığı “Dekadizm Nedir?” yazısının yayımlanmasından sadece bir gün sonra; 15 Ekim 1897 günü, Hüseyin Cahit, Mütalâa dergisinin 74. sayısının üçüncü sayfasında “Asar-ı Edebiye Ne Yolda Tenkit Edilir?” başlıklı bir yazı yayımlar. Kışkırtıcı ve alaycı bir yazıdır bu. Servet-i Fünunculara dil uzatanları topyekûn cahillikle suçlamaktadır Cahit.

Tenkit… Lakin bu pek kolay bir şey değil. Bir sahib-i imtiyaz olsam hemen bedava bir heyet-i tahririye tedariki için epeyce hesaplar tertibine; bir matbaacı, bir bakkal olsam müşterileri aldatmak için oldukça hilekârlığa (…) muhtacım. Fakat bir münekkit olmak lazım gelince… Oh, bunun için bir “Paris Esrarı” mütercimi kadar cahil olmak kâfi…”

Paris Esrarı” diye anılan kitap; Fransız yazar Eugene Sue’nun bir romanıdır ve aynı yıl gelenekçi kalemler safında duran Halil Edip tarafından Türkçe’ye çevrilmiş; bir yıl sonra da Âlem Matbaası tarafından basılmış olan kitaptır. (1899)

Hüseyin Cahit, Cenap Şahabettin gibi soğukkanlı değildir. İnadına saldırgandır.

Bir eseri tenkit edecek miyim? Hiç kendimi yormam. Okumaya, hele anlamaya ne hacet var? (…) Esere şöyle bir göz gezdiririm. Sonra bulabildiğim bir iki cinasa güya güzel bir şekil vermek kastıyla bunları dimağımda -boş bir su kabağı içindeki kuru tohumlar gibi- çarpıştırarak dolaştırırım. Nihayet manidar bir serlevha, bir cetvel-i zarafet tevlit edince iş artık bitmiş demektir. Hep bundan ibaret. Çünkü zayıf beynimde iyi hazım olmamış pûr-tumturak lâkırdılar, muhakemeler var ki bu davul gürültüleri altında her şey ezilir itikatındayım (…) O vakit tam fırsattır, ona bütün sersemletici mutabakat kaidelerini sayarım. Merhum-ı muazzam (*Yüce ölü), mağfurûn-leh (*Allahın bağışladığı sevgili kulu), üstad-ı edep (*Terbiye ustası), o dahi-i ireb (*Öfke dâhisi), o cami’-i külli şey (*Tüm inanmışların bünyesinde toplandığı), o vakıf-ı hiçbir şey (*Hiçbir şeyin kımıldamadığı), o büyük Naci ile istişhad (*Şehit) ederim.”

Hüseyin Cahit’in, gelenekçilerin yere göğe koyamadıkları Muâllim Naci’ye attığı taş, Halil Edip’in başını yarmıştır. Edip; Malûmat’ın 27 Ocak, 3 ve 17 Şubat 1898 tarihli sayılarında “Mukabele-i Meşruya Karşı Terk-i Müsamaha” başlıklı üç kardeş yazıyla çıkar Hüseyin Cahit’in karşısına. Edebiyatımızda hoşgörü gene kaçıp gitmiştir bir yerlere. Sanatsal didişme yerini gene küfre bırakmıştır.

Malûmat’ın 119.sayısı, 3 Şubat 1898 tarihlidir ve kapağında şöyle bir beyit vardır:

Hayatında tehaşî eyleyen eftal-i nâ-meşru (*Yaşarken korkup çekinen soysuzlar)

Mezarın taşlıyorlar şimdi Naci-i suhendanın” (*Sözü güzel Naci’nin mezarını taşlıyorlar şimdi )

On parmağımız gene ağzımızda! Bu nasıl küfür böyle!

Hüseyin Cahit; Halil Edip’in ağzına geleni söyledikten sonra, bir de yazdığı ciltlerce eseri olduğunu hatırlatmasına karşılık, sataşma dilini geriye çekmez:

Bu kâğıt yığınının içinde eser denilebilecek bir sayfaya tesadüf etse idik cehl isnat ettiğimize nedamet eylerdik. Hem bu kadar telaşa ne lüzum var? Eğer herkesçe fazl u irfanları malûm ise kendilerine cehl isnadından hükmü olmamak lazım gelir. Yok, bu cihet bîhakkın meşkûk ise böyle mugalâtlarla vakit geçireceklerine bu kıymet-dâr zamanı tahsîl-i ilim ve hünere hasrederek hiç olmazsa cehl-i mürekkeplikten kendilerini kurtarmalı idiler.”

Kendisinden 12 yaş küçük Hüseyin Cahit’in bu akıllı kavga taktiğine direnemeyen Halil Edip, sadece onun genç olduğu için neredeyse -argo deyimle- ‘aklının basmadığını’ söylemekten ileri gidemez. Kavganın bu civcivli zamanlarında, Halil Edip 35, Hüseyin Cahit 23 yaşındadır. Sürekli top çeviren Halil Edip’in dönüp dolaşıp söylediği şeyler hep aynıdır: “Beş altı seneden beri âlem-i edebiyat-ı Osmaniyeyi hâli zannederek istedikleri gibi tek ü taza başlayan, edebiyat-ı cedide namına lafzı manasından ve manası lafzından müteneffir saçmalar, Garp mukallitliği namına müfsid-i ahlâk eserler neşrine devam ederek ne kadar gülünç bir halde bulunduklarını…”

Bu günlerde kavganın ağır makinalı tüfeği Tevfik Fikret yine silahına davranır. Şair, Servet-i Fünun dergisinin, 3 Mart 1898 tarihli, 364 numaralı sayısının 402. sayfasında bulunan “Muhasebe-i Edebiye” sütununda “İki Söz” başlığıyla bir yazı yayımlar:

Şimdilik gittikçe parlayan, hiç sönmeyen bir şey varsa edebiyatımızdır. Ne denirse densin, bugün gerek lisanımız, gerek edebiyatımız şaibe-i tedennîden külliyen masun bulunuyor (…) Öyleyse bu feryat nedir:

  • Lisan bozuluyor… Yazdıkları anlaşılmıyor…

Bozulan, anlaşılmayan hangi lisandır, bilmiyoruz; ya bu feryadı edenler bizden başka bir dil kullanmıyorlar ki!…”

Servet-i Fünun dergisinin “Muhasebe-i Edebiye” sütununu, her hafta başka bir yenilikçi yazarın yazısı şenlendirmektedir. 17 Mart 1898 tarihli dergi sütununda İsmail Safa’nın, 24 Mart tarihinde Süleyman Nazif’in, 12 Mayıs’ta da Süleyman Nesip’in yazılarıyla kavganın bayrağı yükseltilir.

Servet-i Fünuncular birbirine yaslanmış, gelen saldırılara karşı omuz omuza mücadele ederken, karşı tarafın da ağır topları tepeye yerleşmeye başlar.

Ahmet Rasim, Musavver Malûmat’ın 19 Mayıs 1898 tarihli, 133 numaralı sayısında “Tekâmül ve Terakki” (*Olgunluk ve İlerleme) başlıklı bir yazıyla karşı saldırıya geçer.

Garip! Biraz da siz düşünün. Ben ‘sâât-i semen-fam’ın ne olduğunu anlayamazsam kim anlayacak? (…) Acaba yeni fikir, yeni his, yeni hayal kelimattan mı ibarettir ki teksir-i istiare ve mecaza riayetle böyle müşevveşü’l-fikir (*Fikir karışıklığı) olarak ve ifade edilecek hissi boğarak bir acibe-i hayaliyenin doğduğuna sevinelim. Bahusus ‘sâât-i semen-fam’, ‘nay-ı zümürrüd’ (*Yeşil ney), şikeste-reng-i sefalet’ (*Acınası renkte kırıklık) terakib-i adiyesinin ehemmiyeti nedir ki onların natık olacağı fikir, his ve hayal olsun. Bu gibi terakib-i müşevveşeyi istimal etmek (*Kullanmak) edebiyat-ı Osmaniyeye efkâr ve hissiyat ve hayalât-ı cedide bahş ve ihsan eylemekten ziyade efkâr ve hissiyat ve hayalât-ı cedideyi setr ve ihfa eylemek (*Örtme, gizleme) değil de nedir?” (Sf. 58)

Ahmet Rasim, özellikle Süleyman Nesip’le girdiği çatışmalarda; fikir taklitçiliğinden vazgeçilmesinden, Batıya bakıldığı kadar Doğu edebiyatının zenginliğinin de göz ardı edilmemesine, dilin Namık Kemal tarafından başlatılan yolda ‘Frenk mukallitliği yapmadan’ geliştirilmesine özen gösterilmesine kadar birçok konuda söz söyler. Ancak bu söylemlerinin arasında “millî- gayri millî” çekişmesi o kadar belirgindir ki! Süleyman Nesip, çok açık bir soru sorar Ahmet Rasim’e:

Biz bu millet efradından değil miyiz ki yazdığımız şeyler millî olmuyor?”

Kavganın ufkundaki duman o kadar yoğundur ki, güneş hiç doğmayacak gibidir. Edebiyat denizinde başlayan dalgalanma, yavaş yavaş kabarmakta; siyasi bir bulutu tetiklemeye hazırlanmaktadır. Ahmet Rasim belki de bu endişeyle, daha alçakgönüllü bir yanıt verir Nesip’e:

Biz size bu millet efradından değilsiniz demedik. Bir insanın bir millet efradından olmasıyla âsârının millî olması icap etmez (…) Bu millete mensup olduğunuz halde ekseriya şive-i Frengâneye kapıldığınız görülüyor.”

Kapışma; tarafların birbirlerini cahil ya da taklitçi olmakla suçlamasından, suçlamaların örneklerle tanımlanmasına doğru evrilirken; Hüseyin Cahit’in “Edebiyat-ı Cedide, Menşe ve Esasları” başlıklı yazısı, karşı cepheden yankı bulur. Bu kez, Musavver Malûmat’ın, 2 Haziran 1898 tarihli, 135. sayısında, Faik Esat Andelib saldırıya geçer Servet-i Fünunculara. Yazısının başlığı: “Birader-i Muhteremin Ahmet Rasim’e”dir. Gene bildik sözlerle kurulmuştur yazı. Öyleydin, değildin…

Yazı her ne kadar Ahmet Rasim’e seslense de, Hüseyin Cahit’e çatmaktadır aslında. İyi de neden? Çünkü doğrudan Cahit’e seslenmek onu eş kuvvet tutmaktır. Oysaki bu biçimiyle, Hüseyin Cahit’i, bir çeşit ‘adam yerine koymayarak’ aşağılamaya gitmiştir Andelib. Bu kısa fırtınada parlayan şimşekler, kavganın sonucunda doğacak olan ‘şeyi’ biraz daha belirgin hale getirir.

Sanatkârlar eşya-yı hakikiyeden muhtelif suretlerle teesüryab olunca bu teessürlerini muhtelif suretlerle anlatmaları zaruridir. Âsâr-ı edebiyede ve alelumun âsâr-ı sanatta bizim aradığımız nokta, sanatkârın zatına mahsus olan teessürdür. O halde bu teessürünü hakkıyla, aynıyla ifham ve tebliğ edebilmesi için kendisini serbest bırakınız. Bunu ifham için şu ve şu vasıtalara müracaat edeceksin, mutlaka gazel yahut mutlaka sone yazacaksın, mutlaka tumturaklı, ahenkli Arabî, Farisî kelimelerle lüzumlu lüzumsuz üslûbunu şişireceksin yahut sırf Türkçe kelimeler kullanacaksın demeyiz, demeye hakkımız olamaz.” (Hüseyin Cahit, “Parlak Tabirler”, Sabah gazetesi, 25 Ağustos 1898)

Daha genç olanlar birbirinin kanını içmek için pusuya yatmışken, tartışmaya, herkesin otorite kabul ettiği çok donanımlı bir isim katılır: Şemsettin Sami!

Dil konusunda tartışmasız bir deha kabul edilen Şemsettin Sami; Arapça ve Farsçanın gereğini kabul etmekle birlikte, Türkçenin bu dillerin baskısından kurtularak bağımsızlığına kavuşmasını savunmaktadır. Bu da yenilikçi gençleri koltukladığı anlamına gelir. Gelenekçilerin hırçın kalemlerinden ve Şemsettin Sami’den 24 yaş küçük olan İbnürrıfat Samih, ‘üstadın’ karşısına çıkar.

Kavga; Sami’nin, 28 Kasım 1898 tarihli Sabah gazetesinde çıkan “Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahirimiz” başlıklı yazısında, eski edebiyatın sorunlarını belirterek Divân şiirini kınayıp; “Fatîn tezkiresini gözden geçiren şiir okumağa tevbekâr olur” sözü üzerinden ateş alır. (Meraklısına Not: “Fatîn Tezkiresi” ya da “Tezkire-i Hâtimetü’l-eş‘âr” adıyla bilinen kitap, bir çeşit şairler ansiklopedisidir. Fatîn Efendi’nin (1814-1866) hazırladığı kitapta, 1721’den 1853 yılına kadar olan zaman dilimindeki Osmanlı şairlerine ve onların şiirlerine yer verilir. Yani saray şairlerine!)

Şemsettin Sami’nin yazısında çok önemli başka savlar da vardır. Örneğin; herkesin ağzındaki bıktırıcı “taklit” sözüyle “imtisal”in (*Örnek almak) karıştırılmaktadır yazara göre. Taklidin savunulacak hiçbir yanı yoktur; bu konuda herkes aynı fikirdedir ama ya örnek alma konusu? O “tabiî ve zaruridir” Sami’ye göre. “Maarifte ve sair şu’bat-ı medeniyette bizden çok ileri bulundukları asla ca-yı bahs-i müzakere olmayan ümem-i Garbiyeye peyrevlik ve eserlerine imtisal etmek yalnız edebiyat hususunda mı mezmumdur?” diye sorar. Sonra da 122 yıl geçse de, çeviri yapmadan anlayacağımız bir dille görüşünü açıklar:

Bir Avrupa lisanına aşina olup da Garp şuarasının eş’arındaki tasvir-i hissiyata alışan ve Lamartine’in, Victor Hugo’nun eş’arından lezzet alan bir Türk şairi artık kendi lisanında şiir söyleyeceği vakit muğbeçeden, pir-i mugandan, harabattan, ay yüzlülerden, servi boylulardan, zincir veya şeb-i hicran kadar uzun zülüflerden, hatt-ı sebzden bâhis eş’ar söyleyemez. Shakespeare’in, Moliere’in, Racine’in, Schiller’in, Goethe’nin, Alfieri’nin manzumelerini okuduktan sonra, leyleklerin Mecnun’un başında yuva yapmasından, Leyla’nın ay ile mükâlemesinden, Ferhat’ın dağları yarmasından bâhis kaba ve çocukça hikâyeleri silk-i nazma çekmeye tenezzül edemez (…) Bu saika-i memduha ile lisanımızda Garp âsârına mümasil ve zevk-i selim ve hüsn-i tabiat ashabı tarafından kemal-i telezzüzle okunur âsâr vücuda getiren gençler taklitle ithama mı yoksa iktidar ve hüsn-i tabiat ve hamiyetle takdir ve tahsine mi müstahaktırlar? İnsaf buyrulsun!”

Dilin sadeleşmesini açıktan savunan Şemsettin Sami’nin bu yazısı, İbnürrıfat Samih tarafından, İkdam gazetesinin 29 Kasım 1898 tarihli sayısında çıkan “Vakayi’-i Edebiyye” başlıklı yazısıyla eleştirilir. Rıfat Samih özetle; Şemsettin Sami’nin ağır bir dille eleştirdiği eski şiirlerin tasavvuf neşvesiyle kaleme alındığını, bu şairler arasında Mevlânâ gibi, İbnü Fârız gibi büyük şairlerin de bulunduğunu, yenilikçileri savunan Sami’nin edebiyatta “muhafaza-ı milliyet” taraftarı olanlara karşı dolaylı yoldan hücum ettiğini, Servet-i Fünuncuların Batıyı taklit ederek “edebiyat-ı milliye”mizi darmadağın ettiklerini söyler.

Çok geçmez; Sabah gazetesinin 21 Aralık 1898 tarihli sayısında çıkan “Şiir ve Edebiyyat-ı Cedidemiz” başlıklı yazısıyla buna yanıt verir Şemsettin Sami. Dil konusunun önemli olduğunu, bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini, bu konuda sahada kim varsa hepsini hesaplaşmaya çağırdığını anlatır Sami. Bu tartışmaya katılmasındaki niyetini açıklar. Ancak, gelenekçileri deli eden bir tümce vardır yazıda. Ahmet Mithat’ın “Dekadanlar” başlıklı yazısına gönderme yaparak, bu aşağılayıcı sıfatın bütün yenilikçi gençlere değil, Fransızcadan çevrilmiş yersiz deyimleri kullananlara ait olduğunu söyler Sami.

Lisan ve edebiyyatımız hakkında âcizane ba’zı mutaleatı havi bir sıra makalelere bed’ettiğim vakit, lisanımızın ıslahına ve daha doğrusu uğradığı fesaddan tahliyesiyle bundan sonra dahi bozulmaktan vikaye olunmağa olan eşedd-i ihtiyacını düşünerek, bu mes’elenin bizce pek büyük ehemmiyyeti olduğunu beyan ve edebiyyat-ı milliyemizde kudret ve kuvveti müsellem elan erbab-ı kalemi bu mubahasata davet etmiştim (…) Ahmet Mithat Efendi Hazretlerinin tarizi, sabık genç üdebamızın mesleğine ve ittihaz ettikleri şive ve tarz-ı ifadenin heyet-i umumiyesine ait değildi; bunların âsârında dahi belki görülen ve ancak kendilerine mahsus olmayan Dekadanlığa ait idi. ”

Yazının ilerleyen bölümlerinde, , İbnürrıfat Samih’in İkdam’da çıkan yazısına da bir sorusu vardır Şemsettin Sami’nin. Çok tehlikeli ve tutucu çevreleri ürperten bir sorudur bu:

Ma’lumdur ki millet demek din demektir. Hattâ ilan-ı hallerimizde bile din ile millet bir olduğu beyan olunuyor. Bu halde milliyyet demek diyanet demek iktiza ediyor. Edebiyyatta muhafaza-i milliyyet demek ne demektir peki? Böyle mübhem ta’birat kullanmaktan ise, maksad açık söylense, daha iyi olmaz mı?”

Gel de yanıt ver bakalım bu soruya? Şemsettin Sami, öyle bir yerden yaklaşır ki konuya; orman yangınına dönen Dekadanlar tartışması, bu sorudan sonra aniden sönmeye başlar.

Edebiyyatta muhafaza-i milliyyet taraftarı olan gençler, her kimler ise, şiirin yeni tarzıyla, sade ve manidar ifadesiyle, yeni usule uygun vezin ve kafiyesiyle milliyyetlerini niçin muhafaza edemiyorlar? Muhafaza-i milliyyet lisanımızın şive ve suret-i telâffuzuna aslâ uymayan ve Farisîye mahsus olan o ma’hud (*Herkesçe bilinen) vezinlerin muhafazasına mı, yoksa mey (*İçki) ve meykededen (*Meyhane) ve pîr-i mugan (*Ateşe tapanların pîri) ve mugbeçelerden (*Ateşe tapanların çıraklığından) ayrılmamaya mı merbut (*İlişkin) ve muallaktır? (*Sonuçlanmamış)

İbnürrıfat Samih Beyefendi, edehiyyat-ı cedideyi milliyyet namına red ve cerha çalışacağına, kendisinin bu edebiyyattan haz etmediğini ve edebiyyat-ı kadîme âsârını tercih ettiğini beyan edeydi, kimsenin diyeceği olmazdı; zira herkes fikir ve mesleğinde hürdür.”

Şemsettin Sami çok sert vurmuştur. Üstüne üstlük; “İbnürrıfat Samim Efendi, bir siper-i taassub (*Bağnaz, tutucu bir sipere saklanarak) ok atıyor” diyerek, Samim Efendi üzerinden bütün gelenekçilere meydan okumaktadır. Ama sorularına yanıt veren de yoktur. Şimdi ne olacak bakalım?

Devamı var

Yazla beraber kilolara da veda!

Savaş için yapılan sığınak bile yoğun bakım olacak!