Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-13

Hayrettin FİLİZ
21 Eylül 2020

Dekadanlar” tartışması – 4

Dest-i uhuvveti müsaraat

Şemsettin Sami’nin bomba etkisi yapan yazılarından sonra, Dekadanlar tartışmasının ibresi Servet-i Fünunculara doğru dönmüştür. Bu yazıların ardından Ahmet Mithat Efendi, başlattığı ama başlattıktan sonra bir kenara çekilip izlemekle yetindiği bu kıyıcı ve yorucu kavgayı bitirmek ister gibi; “Hadi barışalım” anlamına gelen bir makale yazar. “Teslim-i Hakikat” başlıklı bu makale, 3 Aralık 1898 tarihli, 4639 numaralı Tarîk gazetesinde yayımlanır. Makalenin özü ve ne anlama geldiği, Türk edebiyat tarihi araştırması yapan birçok akademisyen ya da incelemeci tarafından hâlâ tartışılsa da; Ahmet Mithat Efendi, daha bir buçuk yıl önce dili bozmakla suçladığı Servet-i Fünuncuların çalışmalarını övmektedir makalesinde! Son derece yapıcı ve yeniliğe el uzatan bir sesleniş egemendir yazıda.

(Meraklısına Not: Bu makalenin tartışmaya neden olan konusu şudur: Ahmet Mithat, Türk dilini bozmakla suçladığı ve onları aşağılamak için Dekadanlar dediği Servet-i Fünuncuları, bunca kavganın sonunda haklı görüp, suçlamasını geri mi çekmiştir yoksa bazılarının iddia ettiği gibi Servet-i Fünuncular, bir buçuk yıl gibi kısa bir zamanda, Ahmet Mithat Efendi’nin en başta dediği “sade ve anlaşılır” bir dil mi kullanmaya başlamıştır?)

Teslim-i Hakikat, Şemsettin Sami ve Hüseyin Cahit’in yazılarından hemen sonra kaleme alınmış bir yazıdır” diye başlar anlatmaya Ahmet Mithat Efendi. Daha giriş paragrafında, bu iki makalenin yazarlarını öven öyle ilginç bir tümce vardır ki; dost düşman hayret içinde kalır:

Şu iki makalede tırnak takabilecek bir söz, ürkecek bir fikir bulsunlar da göstersinler. Eğer Dekadanlık numunesi bu makalelerde görülen şey ise ilân edilsin ki evvel-be-evvel Ahmet Mithat dekadandır. Yeni nesirlerin bu soydan olanlarını bu kadar güzel bulduğumuzu yürek hoşnutluğuyla itiraf ve teslim edeceğimiz gibi yeni nazımların yine böyle dekadanlıktan baid (*Uzak) olanlarını dahi imrene imrene, seve seve okuyacağımızı da itiraf eyleriz.”

Ne oldu da, daha iki sene geçmeden fikir değiştirdi Ahmet Mithat? Gerçekten dediği gibi Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit ya da diğer yenilikçiler ‘başka türlü’ mü yazmaya başlamıştır artık? İşin bu tarafı biraz bulanık olsa da, Ahmet Mithat Efendi’nin cam gibi şeffaf, herkesin anlayabileceği bir önerisi vardır makalesinde:

“… bugün Dekadanlık sürüden ayrılan koçlar gibi yine sürüye avdet ediyormuş. Dest-i uhuvveti müsâraat (*Kardeşlik birliğini sağlamak) cümlemiz için vazifedir. Muânede (*Aykırılık) etmeyelim. Hakkı teslim edelim.”

Dışarıdan barış isteyen gibi görünen bu sese, Servet-i Fünuncular oldukça kuşkulu yaklaşırlar. Sanki bunca küfrü, bunca alayı, bunca dışlamayı yapanlar başkasıydı? Bu ani dönüşüm de nedir böyle?

Ahmet Mithat’ın yazısının yayımlandığı Tarîk sütunlarında, gazetenin kâğıdı henüz yazıda kullanılan harflerin mürekkebini emmeden, iki gün sonra, aynı gazetenin 5 Aralık 1898 tarihli, 4641 numaralı sayısında Tevfik Fikret’in “Hafta-i Edebi 3” başlıklı bir yazısı yayımlanır. Tevfik Fikret, son derece seviyeli bir dille, dekadanlık denen bu ‘saçmalığı’ ortaya atan Ahmet Mithat Efendi’ye, sanat ahlâkı dersi vermektedir sanki!

Fikr-i hakirimce Dekadanlık bahsi esasen ehemmiyet götürür bir şey değildi; yalnız sinire dokunuyordu. Ehemmiyet götürmezdi; çünkü Dekadan sıfatının izafe edilmek istenildiği erbab-ı kalem surî, manevi hiçbir hâlleriyle böyle bir hakarete ispat-ı liyakat etmiyorlardı. Onlar mukaddes bildikleri namus-ı kalemi sebatkârane muhafaza etmeye, âlî tanıdıkları vicdan-ı sanatı meftunane, meshurane, olanca kudret ve gayretleriyle perverde eylemeye çalışarak ortaya az çok eser koyuyorlardı (…) Atufetlü Ahmet Mithat Efendi Hazretlerinin bu defaki Teslim-i Hakikatleri, Dekadanlar unvanlı makalelerini bir telâkki-i ciddi ile mütalâa etmiş olanlarca haiz-i ehemmiyet görülmek lazım gelir. Hakikati düşündüğüm gibi söylemeye cüret edebilsem derim ki: Dekadanlar makalesi âsâr-ı cedide-i edebiyeden bir şey anlamayan bir refik-i vecihi, bir köhne vapur arkadaşını mahzuz etmek için ulu orta söylenivermiş bir fıkra, bir latife (*Şaka) olduğu gibi, Teslim-i Hakikat bendi de, ‘Adam, o öyle bir şaka idi, geçti gitti, şimdi biz işimize bakalım, ver elini arkadaş’ nev’inden bir hatır-nevazlıktır. (*Gönül almak) Efendi Hazretleri emin olmalıdırlar ki ‘Dekadan meselesinin ortaya çıkması terakkimizi hızlandırmadı, yavaşlandırdı’ ise bunun vebali o meseleyi ortaya çıkaranlara, o şakayı edenlere aittir. Ve ben zannetmem ki -o şakanın bütün acılıklarını tadanlar, yani şu zavallı bîgünah Dekadanlar içinde- bugün kendilerinin tenezzülen itale buyurdukları dest-i iltifatı itecek kadar adab-ı ihtiramdan bîhaber bir şahıs mevcut olsun. Fakat ummam ki -yine bunların arasında- o ele buse-i kabul vaz’edecek kimse de bulunsun.”

Yani diyor ki Fikret kısadan; bugün uzatılan eli itecek, saygıdan yoksun kimse yoktur ama bunun yanında bilinmelidir ki; uzatılan o ele onay öpücüğü konduracak kimse de yoktur aramızda.

Dekadanlar tartışmasının son atışmaları Tarîk sayfalarına taşınmıştır sanki. Bu kez konuyla ilgili, 14 Aralık 1898 tarihli, 4650 numaralı Tarîk’te, Ahmet Mithat Efendi’ye “Eski Dekadan” diyen Hüseyin Cahit’in “Biraz Daha Hakikat” başlıklı bir yazısı yayımlanır:

Sabah gazetesinde Dekadanlar makalesi yayımlanıncaya kadar orta yerde “Dekadanlık” sözü yoktu. Dekadanlık sözü olmadığı gibi kimse çıkıp da kendi namına asaleten, arkadaşları namına vekâleten: “Biz şöyle bir edebiyat okulu kurduk, bundan sonra şöyle yazacağız, edebiyatı şu yolda ilerleteceğiz” gibi bir iddiada bulunmamıştı. Böyle bir iddia, böyle bir meslek varsa gösterilsin. Hâlbuki edebiyatımızda böyle bir meslek var zannettiren şey, işte o Dekadanlar makalesidir. Fakat dikkat edelim. Bu mesleğin nasıl icat olduğunu iyice anlayalım. Dekadanlar makalesini yazan zat: “Bizde birtakım genç edipler var; bunlar lisanı berbat ediyorlar, yazdıklarından bir şey anlaşılmıyor, bunlara ‘Dekadan’ denir çünkü Fransa’da böyle bir edebiyat okulunun taraftarları vardır ki yazdıkları anlaşılmaz ve onlara ‘Dekadan’ derler; işte bizde yeni peyda olan bu edipler de ‘Dekadan’dır, meslekleri dekadanlıktır” diyordu. Yani bize “Dekadanlık” mesleğinin mevcudiyeti bir isnat suretiyle meydana çıkmış oluyordu.”

Bu yazının bir diğer önemiyse, ilk kez “Servet-i Fünun edebiyatı” sözünün bu yazıda yer almasıdır.

Artık şu bî-mana kalan Dekadan sözünü bırakalım da daha muvafık bir tabir ile Servet-i Fünun edebiyatından bahsedelim.”

Herkes, bu ılık hava nedeniyle Dekadanlar tartışmasının bittiğini düşünürken, bu kez İbnürrıfat Samih’in “Dekadanlar yahut Tenkid-i Muahezat” (*Dekadanlar ya da Azarlamanın Eleştirisi) başlıklı yazısı, durulan suları bir kez daha kabartır. 8 Ocak 1899 tarihli, 1617 numaralı İkdam gazetesinde yayımlanır yazı. Yazısında; ‘Edebiyata şapka taktılar’ diyen İbnürrıfat Samih, ‘Fransızca düşünüp Türkçe şiir yazanlar’ dediği Servet-i Fünuncular için, “kişver-i edebiyata (*Edebiyat ülkesine) bir ecnebi sıfatıyla dâhil olmakta”dırlar ve yazdıkları şiirlerin başında da “şapka” vardır demektedir. Hoppalaaa! Şimdi de şapkalı edebiyat çıktı!

Samih, Servet-i Fünun’da yayımlanan şiirlerin Fransızcadan çeviri olduğunu, milli olmadığı için de, üstünde Osmanlı giysileri olan ama başında ‘ecnebi şapkası’ taşıyan ucubelere benzediğini iddia edince, Tevfik Fikret çok sert bir yazıyla karşı çıkar İbnürrıfat Samih’e. Öncelikle İbnürrıfat Samih’in Fransızca bilmediği halde bu sonuca nereden vardığını sorarak başlar yazısına. Suçlamaların asılsız olduğunu anlattıktan sonra da sözü ‘şapkaya’ getirir. Çok sinirlendiği bellidir şairin:

Gelelim ecnebi sıfatına ve şapka bahsine. Bu, muharrir-i makale ile halledilecek bir mesele değil, İkdam gazetesi rüfekası arasında şunu bunu sıfat-ı milliyesinden tecrit etmeye, şuna buna şapka giydirmeye o kadar alıştı ki artık muharrirlerinden hangisi bir başkasıyla bahse çıkışacak olsa ilk hareketi karşısındakinin başından fesi kapıp yerine… Hayır, söylemeyeceğim, bırak elinden onu insafsız! Sen nasıl bu memleketin evladı isen ben de öyleyim; sen nasıl Müslüman babadan, Müslüman anadan doğdunsa ben de öyle Müslüman babadan, Müslüman anadan doğdum; sen Müslüman isen ben de Müslümanım; sana din-i celil-i İslâm bir Müslümana isnadat-ı gayr-ı lâyıkada bulunmayı nehy eyliyor! Benim kalbimden, benim ruhumdan, bu Müslüman, bu muvahhit kalbimden, ruhumdan çıkan eserlere şapka giydiremezsin… Anlıyor musunuz? Artık illallah! Dekadan, peki; cühela, peki; hepsi bitti, şimdi âsârıma şapka giydirmek, vatanımızda ecnebi sıfatını taşımak, öyle mi? (…) Muharrir-i makale ne zaman isterse eski, yeni bütün şevahid ve malûmat-ı edebiyesini toplayıp gelsin. Kimin huzurunda isterse kendisiyle mübahase edelim (…) İsterse fezail-i müceddidanesi bütün âlem-i edebiyat gibi kendisince de müsellem olan Üstad Ekrem’in huzuruna gidelim (…) Ve Üstad, Allah için söylesin, kendilerine meslek-i terakkilerinde şakirt olarak kimi kabul edecekler: Sizi mi yoksa bizi mi?”

Bu ‘kükreme’ karşısında, Servet-i Fünuncuların nasıl da tutkulu oldukları ortaya çıkarken; herkesin gözü Ahmet Mithat Efendi’ye döner. Şimdi ne diyecektir üstat? Herkes Ahmet Mithat’tan bir hamle beklerken, İbnürrıfat Samih bir yazı daha yayımlar. Bu yazı, tartışma boyunca seviye kaybına önem vermeyen gelenekçilerin en terbiyesiz çıkışlarından biri olarak hatırlanır.

Muharrir-i ruşen-zamir Şemsettin Sami Beyefendi Hazretlerine” başlıklı yazı, 26 Ocak 1899 tarihli İkdam’da yayımlanır. İbnürrıfat Samih, Arnavut asıllı Şemsettin Sami’ye, ‘lehçe-i kelâm-ı Osmaniye vakıf bulunmadığını’ (*Osmanlı dilinin ayrıntılarına hâkim olmadığını) söyleyerek, yazarın Türk olmadığına gönderme yapmaktadır.

(Meraklısına Not: İbnürrıfat Samih’in dil bilmemekle suçladığı Şemsettin Sami, Türk edebiyatındaki ilk Türkçe roman olan “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”ın yazarıdır. Roman, 1872 yılında, Latin harfleriyle basılmış ilk roman olarak da özel bir yerde durur edebiyat tarihimizde. Bundan da önemlisi; Şemsettin Sami, -Türk ve Arnavut- iki ayrı kültürün de zirvesinde kabul edilen bir dilcidir. Türkçede ilk sözlük kabul edilen ve padişah tarafından her sayfasına bir altın ödenen “Kamûs-ı Türkî” de; Arnavutluk dilinin omurgası sayılan ve “Abetarja e Shkronjetoreja” (1879) adıyla bilinen gramer kitabı da Şemsettin Sami tarafından yazılmıştır. Arnavutluk’ta heykelleri bulunan, pullara ve paralara resmi basılan, caddelere adı verilen Şemsettin Sami’yi -ne yazık ki- ülkemizde tanıyan çok kişi yoktur. Onu tanımazlar ama Galatasaray futbol takımının kurucularından olan oğlu Ali Sami Yen’i bilmeyen de yok gibidir. Ne diyeyim şimdi, bilemedim?

Tarihe baktığımızda, İbnürrıfat Samih Bey’in de son derece önemli işler yapan biri olduğunu görürüz. Örneğin, Şemsettin Sami’yle çekiştiği yıl, İçişleri Bakanlığı Özel Kalem Müdürü’dür Samih Bey. Sonra Konya, Trabzon Valiliği yapmış; Kurtuluş Savaşı yıllarında da Anadolu hareketine katılmıştır. İkinci ve üçüncü dönem (1923-1931) TBMM’de Çanakkale Milletvekili olarak karşımıza çıkar İbnürrıfat Samih Bey. 1932’de kurulan Türk Dil Kurumu’nun ilk başkanı da odur. 1932 yılının Temmuz ayında başkan olarak atandığı görevinde, sadece 4,5 ay kalabilir Samih Bey; çünkü 3 Aralık 1932 günü hayatını kaybeder.

Onu hatırladığımız başka şeyler de vardır: ‘Akdeniz Kıyılarında’ adlı marşın yazarıdır Samih Bey. Hani canım; “Yaslı gittim şen geldim / Aç koynunu ben geldim / Bana bir yudum su ver / Çok uzak yoldan geldim” diye bildiğimiz marş yok mu, o işte! İbnürrıfat Samih Bey’i bir de Türk şiirinde Garip akımıyla devrim yapan üç şairden birinin, Oktay Rıfat’ın babası olarak hatırlarız bugün.)

Bu kısa soluklanmadan sonra devam edelim anlatmaya.

İbnürrıfat Samih Bey’e yanıt bile vermez Şemsettin Sami. Suların yeniden kaynadığını gören Ahmet Mithat Efendi, 28 Şubat 1899 tarihli Tarîk gazetesinde beklenen yazısını yayımlar: “Eskiler-Yeniler”

Eski mutlaka kötü, yeni her zaman iyi’ düşüncesinin yanlışlığı üstüne kurulan yazı, bu tartışmanın artık bitmesi gerektiğine ve kararı okuyucuya bırakmanın doğru olduğuna işaret etmektedir.

Dekadanlık meselesi! Bu bir yenilik olduğu için yenilik dostları bunu teklif eylediler. Eskilik dostları dahi reddettiler. Fakat bunu teklif eden yeniler öyle taasub-ı nev perestane ile teklif ettiler ki ondan evvelkileri hatta daha dün “Muallim” diye eli öpülen Naci’ye varıncaya kadar cümlesini “eski” diye müzelere göndermeye bile layık görmeyerek, bitpazarını bile bunlar için çok bularak nisyan-ı tam çukurlarına (*Unutma çayırlarına) gömmeyi hükmettiler. Bunu reddedenler dahi öyle bir reddettiler ki tab’-ı şairane ve edibanemize yeni bir his, lisan-ı edebîmize yeni bir tabir katılmasına nefret-i mutaassıbane ile telâkki ederek inkâr-ı küllîye kadar vardılar (…) Ey ahvalin bu surette cereyanına müteessif mi olmalı? Bu teessüfler neticesinde meyus mu olmalı? Fütur mu getirmeli? Bize kalırsa hayır! Bilakis memnun olmalı! Zira bu kadar mübahaseler, münazaralar kimin içindir? Kariîn-i matbuat (*Okuyucular) için değil mi? Onlar hâkimler olmalı (…) Hâkimler iki tarafın sözlerini mukayeseden mütehassıl kanaatleriyle amil olurlar. İşte kariîn-i matbuat dahi hiçbir tarafın sözlerine kapılmayıp bu mahkeme hâkimleri gibi hareket etmeli.”

Savaşın sonu gibi görünen bu makalenin ardından, ufak-tefek sürtüşmeler, yarım ağız laf atmalar sürse de, Dekadanlar tartışması, 1899 yılının Mart ayından sonra hızını kaybeder. Beş ay sonra, İrtika dergisinde yazan Müstecabizâde İsmet’le, Sabah’ta, “Hayat-ı Matbuat” köşesinde yazan Hüseyin Cahit’in birbirlerine laf atmaları sürtüşmeyi yeniden yükseltecek gibi olur ama asıl kapışma, Müstecabizâde İsmet’in yazılarından birinde, Hüseyin Cahit’in, Mehmet Celal Bey’e çok saldırdığını söylemesiyle kopar.

Sözü edilen yazı, 29 Mayıs 1899 tarihli Sabah’ta yayımlanmıştır. “Hayat-ı Matbuat” yazılarının beşincisi olarak! Tam bitti derken, tamtamlar gene çalmaya başlar. Kavga bitmemiştir henüz.

Devamı var

bamya-tohumu-mucize-mi

Bamya tohumu mucize mi?

“Eylül sendromlu” Yunanistan, bizimle dost mu düşman mı?