Türk edebiyatının karanlık 33 yılı-14

Hayrettin FİLİZ
28 Eylül 2020

Dekadanlar” tartışması– 5

Mehmet Celal Usulü edebiyat reçetesi

Eski şiddetini kaybetse de, Dekadanlar tartışmasının dalgaları gene hırçındır. Su bulanıktır, hava ise puslu! Ucu zehirli oklara benzeyen sözcükler, birbirinin üstüne atlayacakmış gibi yazı yazan tarafların canını acıtacak hiçbir fırsatı kaçırmaz.

Hüseyin Cahit, 29 Mayıs 1899 tarihli Sabah gazetesindeki “Hayat-ı Matbuat” adlı köşesinde, kışkırtıcı bir yazı yazar. Tartışmanın başından beri, kimselerin ciddiye almadığı, sofu; sofu olduğu kadar içki düşkünü Mehmet Celal’i hedef alan bu yazı, yumuşak olmasına yumuşaktır ya, yine de buram buram intikam kokusu vardır yazıda.

Mehmet Celal imzasını on seneden beridir tanırım. O vakit idadinin birinci sınıfında idik (…) Okunacak pek az âsâr-ı edebiye bulurduk. Yahut varsa bile biz anlamıyor, o zamanki seviye-i idrak ve ihtisatımıza göre ekseriyetle Mehmet Celal imzalı eserleri tercih ediyorduk. Fakat yavaş yavaş sınıflar da yükseldikçe, Fransızca tahsilimiz ilerledikçe bu eserler bizi memnun edememeye başladı. Filhakika bütün o muhtelif namlarla meydana çıkan eserlerde meal hep birdi. Hatta bazen cümleler bile aynen tekrar ederdi. Bunlardan bir tanesini okumak dikkatli bir karii diğerlerini okumak külfetinden azade bırakabilirdi (…) Hatta bir aralık, gazetelerde leke çıkarmak için, maden kaşıkları parlatmak için ve ilh. gibi yazılan reçetelere kıyasen “Mehmet Celal usulünce edebiyat reçetesi” diye bir latife bile tertip olunmuştu. Külliyetli miktarda esatir perisi, bir hayli çiçek ve kelebek, beş on tane şafak bulutu, bir iki adet mehtap ve tulû-ı afitab, birçok sarı saç, mavi göz alınıp seher vakti hepsi bir yerde kelimat-ı aşk ve muhabbet ile bol bol karıştırıldıktan sonra Büyükada’nın çamları altına serpilir ve icabı takdirinde biraz akarsu, bir miktar çimen ve bülbül ilave edilirse derd-i mütalâadan insanı şifayab edecek surette müessir bir tertip vücuda geliyordu.”

Bu yazı, Mehmet Celal’i çileden çıkarır. Hemen kalemine davranır Celal. Malûmatçı Tahir’in çıkardığı İrtika dergisindeki köşesinde Hüseyin Cahit’e salvo atışa başlar. “Tedkikât-ı Edebiyye” ve “Âsâr-ı Dekadaniyye Numuneleri” başlıkları altında birçok yazı kaleme alır.

Hüseyin Cahit yazılarında Mehmet Celal’i cahillikle, eleştiri yapmayı bilmemekle, Fransızcadan ve Batı edebiyatından habersiz olmakla suçlar. Mehmet Celal’in yazdıkları hep “yek-tarz ve yek-meâl” dir Hüseyin Cahit’e göre. Bu tek tip eleştirisine örnek olarak da, dönemi içinde Mehmet Celal’in, 25 Mayıs 1899 tarihli, 185 numaralı Malûmat’ta yayımlanan hikâyesi “İşvekâr”ı işaret eder. Celal’in yazdıklarında mantık ve dil yanlışları olduğunu ve İrtika’daki Tedkikât-ı Edebiyye’lerin “üdebâ-yı cedîdeye karşı ta’rîzât-ı gayr-ı edebiyye” (*Edebiyata yakışmaz tutumlarla yenilikçi edebiyata sataşma) ile dolu olduğunu, bu yazıların “tezyîfât ve tecâvüzâf”tan (*Karalama ve sınırını aşmaktan) ibaret bulunduğunu ileri sürer. (Hüseyin Cahit, Kavgalarım, Tanin Matbaası, İstanbul 1910, sf.196)

Atış sırası Mehmet Celal’dedir şimdi. “Hayât-ı Matbûât Sahibine Cevâb” yazısıyla Mâlûmât’ta bir yazı yayımlar Mehmet Celal. (Malûmat, 27 Aralık 1899, Sayı: 935, sf.3) Bu yazıda, Hüseyin Cahit’in daha dünkü çocuk olduğunu, okul sıralarında kendi eserlerini okuyarak yetiştiğini; Hüseyin Cahit’in henüz okula gittiği yıllarda, kendisinin Muallim Nacilerin, Abdülhak Hâmidlerin, Recâîzâde Ekremlerin övgüsünü kazandığını söyler. Hemen ardından da ekler: Hüseyin Cahit yazdığı yazıları, arkadaşlarının kışkırtmasıyla yazmaktadır, der. Terbiye sınırları bir kez daha yerlerde sürünmeye başladığından, seslenişlerin kalitesi de kepazeliği yasal kılar. Mehmet Celal, Hüseyin Cahit’e “Dekadan,Yavrum, Mini mini Dekadancık, Bisküvi çocuğu…” diye seslenmekte bir sakınca görmez.

Hüseyin Cahit’in Hayât-ı Muhayyel’indeki hikâyelerinden birinde geçen “Gayeti bir hiçlikten ibaret olan hayat” söz gurubunu çekip, oradan yüklenir Celal:

Hayatın gayeti ‘Hiç!’ olur mu? Yahut olmak ihtimali var mı? Sırası geldikçe Büchnerlerden, Schopen- hauerlardan bahseden Hüseyin Cahit Bey, felâsife-i İslâmiyenin maneviyata dair olan eserlerini okumamış mı? Okuyup da anlamadıysa bilenlere sorardı, öğrenirdi. Ondan kimse ücret-i tedrisiye istemezdi.”

Yenilikçilerin eserlerinde hep karamsarlık ve “hiçlikten” bahsetmeleri üzerinden vurur sözcükten mermilerini Mehmet Celal: Onlar böyleyse, kendi maneviyatımızdan ve “ulûm-ı dîniyyemizden bîhaber oluşlarındandır” düşüncesine getirir sözünü. Ama ahhh şu seslenişteki kabalık, ahhh!

Aman yâ RabbîI.. Ulûm-ı dîniyyeyi okumadan, felâsife İslâmiyye’nin bir tek eserini bile gözden geçirmeden, hayatın bir “hiç” olduğuna kat’iyyetle kanâat eden böyle câhil kullarına bahş-ı hidâyet buyur. Yoksa ‘yevmi lâ-yenfa’da (*Kıyamet günü) hâlleri yamandır! Orada ne Dekadan isterler ne Fakavan! Orada ne Büchner aranır ne Voltaire.”

Mehmet Celal’in, İrtika gazetesindeki “Tedkikât-ı Edebiyye” köşesi, 21 Aralık 1899’da başlayıp, 22 Haziran 1900’e kadar 27 sayı sürer. Dekadanlar tartışmasının önemli cephelerinden birini oluşturan bu makale kavgalarının sanatsal değerleri ne yazık ki çok yüksek değildir. Evet, bir dönemi ateşlemesi adına önemli atışmalardır bunlar ama Mehmet Celal, bu yazılarında sadece Hüseyin Cahit’e saldırmaz; Tevfik Fikret, Mehmet Rauf gibi diğer Servet-i Fünunculara da sataşınca işin rengi yavaş yavaş kırmızıya dönmeye başlar. İşi o kadar ileri götürür ki Celal; Ahmet Mithat Efendi’nin, haklarında Dekadanlar diye bir yazı yazdığı için, kendilerini önemli hisseden bu yazarların, bu makale yazılmasaydı kimselerin tanımadığı kişiler olacağını söyler. Mehmet Celal’e göre; varlıklarına bu makale sayesinde bir isim bulmuşlardır Servet-i Fünuncular. Bunu da okuyucunun gözüne sokmak için ne zaman Servet-i Fünun yazsa, parantez açıp üç tane ünlem işareti koyar sözcüğün ardına.

Mehmet Celal, Servet-i Fünun edebiyatını, sıfatlar ve kafiyeler açısından da eleştirir. Kulak için kafiye anlayışının karşısında olduğunu bildirerek, bir yandan da abes-muktebes tartışmasına yetişir.

Sırası geldikçe Şinâsîlerden, Kemallerden, Hâmidlerden, Ekremlerden mağrûrâne bahsetmek kolay görünür. Fakat bu büyük adamların eş’ârında böyle kafiyelere tesadüf olunmuş mudur? Sorarım. Yine sırası geldikçe edebiyyât-ı Osmâniyye’den bîmuhâbâ dem vurmayı marifet addederiz. Hâlbuki bu edebiyatın bir tarihi, bir Tâlim-i Edebiyat’ı, bir Takdîr-i Elhan’ı, bir ilm-i kavâfîsi, bir aruzu velhâsıl her şeyi vardır. Şu şâyân-ı mütalaa eserler böyle kafiyeleri tecviz ediyor mu? Bunu da sorarım.” (“Tedkîkat-ı Edebiyye – 4”, İrtika, 12 Ocak 1900, sf.167)

Celal’in saldırıları bir türlü bitmez. Yenilikçilerin, gereksiz yerlerde “ah, ve, ne, ne de, ve yine…” gibi kelimeler kullandıkları üzerinden de saldırır Mehmet Celal. Servet-i Fünunculara karşı “Ve…” başlıklı bir hiciv yazar ve hicvin başına da baştan sona aşağılama ve alay kokan şu ‘uydurma’ şiiri koyar:

Bu bir sone, ve güzel bir şiir eder teşkil

Ve vezni, kafiyeyi her zaman eder tebdîl

Ve bu eser dahî Pol Terlen’in olursa inan

Cihanda var mı misâli ve vardır değeri

Ve der misin acaba kim yazan bu hoş eseri

Ve oh!.. Bir Dekadandır!.. Ve oh!.. Bir Dekadan” (Tedkîkat-ı Edebiyye – 6, İrtika, 26 Ocak 1900, sf.176)

Anlaşılan Hüseyin Cahit kavgaya doymamıştır. Hint horozları gibi en küçük bir kışkırtmada meydanı sulamaya hazırdır. Bir yandan güzel güzel Servet-i Fünun anlayışını anlatır, diğer yandan bıçak gibi laflar sokar Mehmet Celal’e. Onun da dili zehir zemberektir.

Kıymetli Ahmet Mithat Efendi Hazretleri’nin (…) “Ben popüler bir yazarım. En birinci övünme sebebim budur. Sanatkârlık isteyenler Üstad Ekrem ve Halit Ziya Beyefendiler Hazretleri’ne müracaat etsinler” (cümlesi bile) Servet-i Fünun edebiyatına söylenen itirazı izaha kâfidir.”

Sel gidip, kum kalınca; Hüseyin Cahit çekişmelerini anlattığı “Kavgalarım” adıyla bir kitap yayımlar. 1910’da! Orada tüm kavgayı özetleyen bir değerlendirme yapar. Özetle der ki Cahit:

Servet-i Fünun edebiyatı halk tabakasına mahsus değildi. Oraya yazı yazan yazarlar aczleriyle beraber yüksek bir emele yönelmişlerdi: Sanat için çalışıyorlar, sanatkâr olmak istiyorlardı, tabiatıyla popüler olamıyorlardı. Kıymetli Ahmet Mithat Efendi Hazretleri’nce tabii, şüphesizdir ki zamanımızın her türlü maddi ve manevi çalışmasında iş bölümü şiddetle geçerlidir. Bu iş bölümü işte bizde edebiyatta kendisini gösteriyordu. Bundan dolayı ilerleme merdiveninin aşağı helezonlarında bulunan bir sınıf okuyucu Servet-i Fünun edebiyatından zevk almıyorlardı (…) Şu ifadeden, popüler yazarları küçümsemekte olduğumu hiçbir vakit delil saymamalıdır. Bilakis onları takdire ve hürmete değer addederim, hele bizim böyle popüler yazarlara her milletten ziyade ihtiyacımız vardır. Fakat burada insaf edip her yazara: “Sen mutlaka hem sanatkâr hem şöyle böyle olacaksın” dememeliyiz. Herkesi kendi yeteneği dairesinde memlekete hizmet etmekte serbest bırakmalıyız.(…)

Servet-i Fünun edebiyatına söylenen ikinci itiraz, bunların Batı eserleri taklidi olmalarından ibaretti (…) Alfred de Musset (Alfred Dö Muse) meşhur bir beytinde dediği gibi lahana dikmek bile birisini taklit etmek demektir. Taklit dünyada umumidir… Eğer “Avrupa’yı taklit” tabiriyle genel olarak roman yazmak, sone yazmak, tiyatro yazmak kasdolunursa Servet-i Fünun edebiyatına karşı edilen bu itiraz haklı olur, lakin ehemmiyetli olmaz. Nasıl ki yapılan itiraz da bu yöne çevrilmiş değildi; taklitten asıl anlaşılan mana kasdolunuyor ve taklidin fena olduğu iddia ediliyordu (…) Fakat bu öyle bir iddia idi ki hiçbir delile dayanamamıştı. İşte bir taraftan yeni ediplerin taklit aleyhinde bulundukları gerçeği, diğer taraftan yeni edebiyat eserlerinin hep taklit edilmiş parçalardan ibaret olduğunun gösterilememesi bu itirazın da hükmünü yavaş yavaş düşürdü.

Servet-i Fünun edebiyatına karşı söylenen üçüncü itiraz garip oldukları iddia edilen bazı isim ve sıfat tamlamalarından doğuyordu (…) İtiraza uğrayan tamlamalar nihayet on, on beş taneyi geçmez. Bu itirazların haklı olduğunu teslim etsek bile on, on beş tamlama için bütün bir edebiyat mahkûm edilebilir mi? Koca bir romanda mesela dört tamlama görüp de garipliğine hükmederek bütün romanı beğenmemezlik etmek edebiyat bahislerinde dehşetli bir dar görüşe sahip olmak demektir (…)

Bugün genç Osmanlı aydınları yalnız bir edebiyat okulu takip edebilir: Avrupa’nın bilim ve fen ilerlemeleri ile zihinlerini aydınlattıktan, edebiyatını gördükten, anladıktan sonra bizde de ciddi, samimi bir edebiyat kurmak ve bu yolda zaten başlamış olan edebiyatımızı devam ettirmek.

Şimdi, “Üç sene zarfındaki edebî ilerlemelerimiz ‘Dekadanlık’ sayesinde mi ortaya çıkmıştır?” sorusuna açıktan açığa “Evet”, cevabını veririz. Çünkü “Dekadanlık” diye o vakit alay edilmek istenilen şey işte bu edebî ilerlemeler idi. Edebiyatımızda görülmeye başlayan ilerlemenin adına “Dekadanlık” denilmiştir.

Dekadanlık ortaya çıkmasaydı bu ilerleme ortaya çıkmayacak mıydı?” tarzındaki ikinci soruya yine doğrudan doğruya: “Hayır”, deriz. Çünkü “ilerleme” ile “Dekadanlık” bu bahiste eş anlamlıdır. Edebiyatımızda bu ilerleme başlamasaydı Dekadanlar makalesi ve buna bağlı olarak “Dekadanlık” ortaya çıkmayacaktı (…) Zannederim ki şu açıklamalar edebiyatımızda henüz askıda duran bazı meseleleri artık yok etmiştir.” (“Kavgalarım”, Hüseyin Cahit Yalçın, Ötüken Yayınları, Temmuz 2019, sf. 140-152)

Servet-i Fünun için Dekadanlar tartışması büyük yararlar sağlamıştır desek, çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız bence. Çünkü Servet-i Fünuncular; 1896’da, Cenap Şahabettin’in “Mektep” dergisinde yayımlanan “Terane-i Mehtap” şiirinde kullandığı “sâât-i semen-fam” (*Yasemin renkli zamanlar) tamlaması yüzünden çıkan tartışmada, büyük bir cesaretle direnmiş, asla geriye çekilmemiş; üç yıl kadar süren kavgadan büyük bir zaferle çıkmışlardır: Sanat anlayışlarının kabulüyle!

Ancak, bu zafer, Servet-i Fünuncuların da kendi aralarında bazı görüş ayrılıklarına neden olur. Gün be gün daralan siyasi çember içinde, zaten tedirgin yaşayan yenilikçi yazarlar, iyiden iyiye içlerine kapanırlar. Gelenekçileri koruyan bir saray vardır; ya onları kim koruyacak? 1901 yılında Ali Ekrem Bolayır’ın bir makalesi yüzünden çıkan ev içi tartışma, Tevfik Fikret’i Servet-i Fünun çevresinden koparır. Evet, bütün kaynaklar böyle yazar bu iç savaşı. Ancak sıkıntı, kişisel sürtüşmeden çok daha ciddidir. Tevfik Fikret sanata ‘başka türlü’ bakmaya başlamıştır artık.

Fikret, kavgaların sona erdiği günlerde çok önemli bir yazı yayımlar. Yazı; aynanın karşısında, kendisiyle hesaplaşan şairin başkalaşmasının belgesidir sanki! Prof. Dr. Orhan Koloğlu’nun deyimiyle “Servet-i Fünun’da Tevfik Fikret İhtilali”dir bu yazı.

Yazılan şeylerin hepsinde yüzünüze mağmum bir nazar-ı şikâyetle gülümseyen bir müteverrim bîtablığı var. Derin bir sükûn içinde medit bir inilti… İşte okunan eserler ekseriyetle ruhunuzda bu aksi bırakıyor. Dikkat ediniz, bu daima mevzuların hüzn-engiz oluşundan ileri gelmiyor; yazışımızda bir şey var ki, yazdığımız en şuh ve şatır mevzularda bilemâhiyet-i hazînesiyle sanki ağlıyor… Sakin takatsiz bir ağlayış. (…) hepsinde aynı rehavet, aynı fütur, aynı a’râz-ı mazhariyye, aynı maraz, hepsinde o. Hepsinde o takatsizlik, o cansızlık! Hepsi göğsünü sıkarak, alnının hummalı düşünceleri, kalbinin sekteli darabanı ile, vaktinden evvel ihtiyarlaşmış vücudunu zorla sürükleyerek, meydân-ı intişâre öyle mecruh ve muztarib, sanki bir hastahaneden gelir gibi çıkıyor.” (Tevfik Fikret, “Dil ve Edebiyat Yazıları”, Hazırlayan: Prof. Dr. İsmail Parlatır, TDK Yayınları, 2000, Ankara, sf. 159)

Daha anlaşılır bir dille, diyor ki Fikret:

Yazdığımız şeylerin hepsinde, yüzümüze şikâyet eden gözlerini dikmiş gülümseyen bir veremlinin yenik bakışları var. Derin bir sessizlik içinde uzun bir inleme… İşte okunan eserler genellikle ruhumuzda bu yankılanmaya neden oluyor. Ama bu, seçilen konuların kederli oluşundan değil; yazma biçimimizde bir şey var ki, yazdığımız en heyecan veren eserler bile hüzünlü içeriğiyle sanki ağlıyor. Sakin, dermansız bir ağlayış (…) Evet, hepsinde aynı bıkkınlık, aynı gelecek kaygısı, aynı işaretler, aynı hastalıklı durum… Hepsi dermansız, bitkin, cansız! Hepsinin içinde sıkıntı, kafalarında karışıklık, kalp atışları düzensiz, zamanından önce yaşlanmış bir bedeni zorla sürükleyerek ortaya çıkıyor gibiler. Öyle hastalıklı ve acılar içinde, sanki bir hastaneden gelir gibi…”

Bu sözler, Tevfik Fikret’in, toplumun sorunlarından uzak ve her zaman aynı, hep aynı, hastalıklı ve inleyen Servet-i Fünuncuların eserlerinde egemen olan ‘sanat için sanat’ anlayışından koptuğu andır.

Devamı var

bu-besinler-cocugunuzun-zihnini-aciyor

Bu besinler çocuğunuzun zihnini açıyor

Kamu bankalarının yönetimlerinde neden iş dünyası temsilcileri yok?