Türk edebiyatının karanlık 33 yılı – 22

Hayrettin FİLİZ
25 Kasım 2020

ZANGOÇ – MOLLA SIRAT KAPIŞMASI – 8

KAVGANIN ÜÇÜNCÜ MERMİSİ: TÂRÎH-İ KADÎM’E ZEYL

Zangoç-Molla Sırat kavgasının iki mermisi patlamış; kopardığı gürültü büyük olmuştur.

Târîh-i Kadîm’e karşı Âkif’in yazdığı Süleymaniye Kürsüsünde şiirinde kaleme aldığı bir bölüm var ki; bugünün okuyucusunu bile hayrete düşürür. Bu dizelerden sonra, bugün bile süren bir kavgaya neden olan üçüncü mermi sıkılacaktır. Ama önce, yankı yankı çınlayan Âkif’in o ünlü dizelerini okuyalım:

Sivrilen zübbelerin hepsi beş on söz beller,

Düşünür “Dîni nasıl yıkmalı bunlarla?” diye.

Böyle bir maksad için çok bile i’dâdiyye! (*Böyle bir amaç için lise okumak bile çoktur)

Üdebânız hele gâyetle bayağı mahlûkât… (*Hele şairleriniz son derece adi, sıradan yaratıklar)

Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhât! (*Halka bunlar doğru yol gösterecek, öyle mi? Heyhât!)

Kimi Garb’ın yalınız fuhşuna hasbî simsar; (*Kimi Batı’nın sadece pisliğini alıp, onu pazarlar)

Kimi, Îran malı der, köhne alır, hurda satar! (*Kimi İran malı der; eski alır, hurda satar… )

Eski dîvanlarınız dopdolu oğlanla şarâb; (*Eski divanlarınız oğlanla şarap dolu)

Biradan, fâhişeden başka nedir şi’r-i şebab? (*Gençlerin şiiri de biradan, fahişeden başka nedir ki?)

Serserî: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok; (*Bunlar serseridir, bir fikir ve inanca bağlı değildirler.)

Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok! (*Filozoftur hepsi; ama çoğu okul yüzü görmemiştir)

Şimdi Allâh’a söver… Sonra biraz bol para ver: (*Şimdi Allâh’a söver… Sonra biraz bol para ver:)

Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder! (*Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!)

O benim en ebedî hasmım olan Rusya bile, (*Benim sonsuz düşmanım Rusya bile)

Hakkı teslîm edelim! Hiç de değildir böyle.” (*Hakkını yemeyelim; onlar bile böyle değildir.)

Âkif, çok sert bir çıkış yapmıştır, taraflı tarafsız herkes uzunca bir süre bu sözlerin uğultusu içinde, düşünceli ve sessiz kalmayı tercih eder. Âkif, bu aşağılayıcı dizelerle sadece Fikret’i değil, şairin yanındaki diğer yenilikçi kalemleri de hedef almıştır. Örneğin; “Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok” dizesinde, kuvvetli olasılıktır ki; Fikret’in yakın arkadaşlarından Rıza Tevfik’ten (Bölükbaşı) söz etmektedir şair. Çünkü bu kavgada Fikret’i savunan tek arkadaşıdır Rıza Tevfik ve herkes bilir ki; Rıza Tevfik’in lâkâbı “Feylesof”tur. (1896-1949)

(Meraklısına Not: Feylesof Rıza Tevfik, 1908 seçimlerinden sonra, İttihat ve Terakki Partisi’nden Edirne Milletvekili seçilir. Daha sonra partiyle arası açılır ve İttihatçılara muhalif Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne katılır. Tevfik Paşa Hükümetinde Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı, 1918), Damat Ferit Paşa Hükümetinde Şura-ı Devlet (Danıştay, 1919-20) Başkanı olur. Kurtuluş Savaşı’na karşı tutumu ve Sevr Antlaşması’nı imzalayan delege heyetinde yer almış olması nedeniyle de, 1922 yılında 150’liklerle birlikte yurtdışına sürgün edilir.)

Ağır sözlerle hakarete uğrayan Fikret, ölümünden yaklaşık 9 ay önce, 14 Kasım 1914 tarihinde kavganın üçüncü mermisini patlatır. Biz bu 80 dizelik mermiye benzer şiiri, “Târîh-i Kadîm’e Zeyl” (Eski Çağlar Tarihine Ek) adıyla biliyoruz.

Edebiyat ovasında başlayan bu kavganın ateşi, bütün ülkeyi saracak kadar büyümüştür. Endişeli bir bekleyiş başlar bütün sanat adamlarında. Aslında korkulan; vicdanî ve kişisel bir konu olan din ve Tanrı inancının, şiir dizelerinden fırlayarak, bütün toplumda bir “İnkâr-İnanç” çatışması yaratacağı endişesidir. Prof. Dr. Bedia Akarsu’nun deyimiyle; “Aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır Aydınlanmanın laiklik anlayışı. Fikret, laiklik terimini kullanmamış da olsa (…) bunu yaşamına geçirmiştir.”… Korkulan olur! Sakin bir denizde ilerleyen bir geminin, denizi bir çizgiyle ikiye ayırması gibi, toplum tam ortasından ikiye ayrılır. Bir kez daha, kanı kurumamış baltalara gider eller.

Bu şiire kadar, hiçbir yazısında ya da hiçbir şiirinde Âkif’e bir yakıştırma yapmamış olan Fikret, bu kez kendisine söven şaire; Sırât-ı Müstakîm (*Hak Yolu) dergisinde yazdığı için “Molla Sırat” diye seslenir. “Bir Cevâp” başlıklı şiirinin başına, kendisini suçlayan dizeleri alıntı yapar şair; sonra da, “Molla Sırat’a” atfıyla; bugün bile ezbere bilinen, “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” gibi dizelerin olduğu Zeyl’ini yazar Fikret. Dizeler zehre batırılmış gibidir:

Ben ki üç beş pulu tercihinden (*Ben ki üç beş paraya dayanamayan )

Protestanlara zangoçluk eden (*Protestanlara zangoçluk eden-)

Şâirim… Zîver-i kürsî-yi yakîn, (*Bir şairim… Her şeyi bilen kürsünün süsü)

Şâir-i müctehid-i dîn-i mübîn, (*İslam dinini açıklayan, yorumcu büyük şair)

Hazret-î Molla Sırât’a ebedî (*Hazreti Molla Sırat’â sonsuz -)

İhtirâmâtımı takdim ile bî- (*Saygılarımı sunarken-)

Bî-tereddüd diyorum: “Zangoçluk” (*Duraksamadan diyorum ki: “Zangoçluk”)

Lûtf-ı tavsifine şâyân olduk; (*Nitelemesine yakıştırıldık)

Lâkin aldanma sakın üstâdım, (*Ancak yanılma sakın üstâdım)

Ben de bir parça muvahhid zâtım. (*Ben de kendimce inanan biriyim)

Bana anlatma o ra’nâ dîni; (*Bana anlatma o güzel dini)

Bilirim ben de senin bildiğini. (*Bilirim ben de senin bildiğini)

Fikret, Âkif’e İslam dinini bildiğini söylerken; Kuran’ı okuduğunu, camilere gidip namaz kıldığını, Cennet ağacı kabul edilen Tûba’ya kendisinin de tırmandığını, “savm ü salât” ettiğini yani oruç tutup, namaz kıldığını, zamanında tespih çekerek ezan sesine âşık olduğunu da söyler. Ancak, bu inancının – Âkif’in şimdi kandığı gibi- kendisinin de telkinlere kandığı; bilmeden, görmeden inandığını günlerde kaldığını da ekler bu dizelerinin ardına. Bütün bunların; nefsini, din anlayışına kurban ettiği günlerde kaldığını söylemektedir şair! O günleri anlatırken de, şu cesur dizeleri kurar şair:

Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl (*Cennet coşkusuyla doluyken hayâlim)

Yüreğim havf-ı cehennemle melûl” (*Cehennem korkusuyla boynu bükük yüreğim)

Beklenen patlama gerçekleşmiştir; kopan gürültüden, yer göğe yapışmıştır sanki. Her ne kadar Târîh-i Kadîm’e Zeyl, ilk olarak; İctihâd dergisinin, 1 Ekim1924 tarihli, 170. sayısının, 3434. sayfasında yayımlansa da; elden ele dolaşan kopyaları yüzünden, tepkileri çok daha hızlı duyulur.

(Meraklısına Not: İctihâd dergisinde; Mehmet Âkif’in “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver / Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” beyti, “Zangoç” başlığı altında, Fikret’in cevabı ise “Fikret’in Mukâbelesi” adıyla sunulmuştur.)

Zeyl’e karşı ilk tepki; Posta İşletme Müdürü, Âkif’in dostu, ‘mutasavvıf’ şair Ahmet Avni (Konuk) Bey’den gelir. (1868-1938) Avni Bey’in yazdığı karşı şiir 164 beyitten oluşur ve “Âferin şâir-i şâh-ı ma’nâ, âferin safsata-perdâz üstâd” gibi alaycı dizelerle başlar ve aynı aşağılayıcı dille de sonuna kadar sürer. “Tevfik Fikret Bey diyor” ara başlıklarıyla, Fikret’in şiirinden alıntılar yapıp; “Cevab” başlığıyla da kendi yanıtını verir Avni Bey.

Bu mudur anladığın fermânı

Böyle mi bilmiş idin Rahmânı?

Sana Kur’ân dedi ki ol âgâh (*Âgâh = Bilen, görgülü)

Yapma Allah’la berâber bir ilâh

Sen ise vehmini Allah yapdın (*Vehim = Kuruntu)

Nefs-i mevhûmunu sevdin tapdın

Sanma ki doğru bir îmân etdin

Dînini nefsine kurbân etdin

Böyle îmân beğenilmez elbet

Getirir âdeme bir gün nekbet (*Nekbet = Şanssızlık, bahtı kapalı olmak)

Ne görüp bunları tekzîb etdin

Niye sen cânib-i küfre gitdin? (*Canib-i küfr = Küfre doğru)

(…)

Hakk u Peygamberini bile idin

Hakk’a îsâl edecekdi seni dîn (*Îsâl = Ulaştırma)

Lâkin evhâmına tapdın cidden

Böyle boşluklara düşdün birden

Boşluğu şimdi hakîkat sandın

Âteş-i vehmine tekrar yandın”

Şöyle biter Ahmet Avni Bey’in “Cevab”ı:

Hükm-i Muhakkîk (*Doğrunun hükmü şudur)

Bir tefekkürden ibâret insân (*Bir düşünceden ibarettir insan)

Mütebâkîsi onun et ile kan (*Geride kalanı et ve kan)

Fikr-i temyîz olunca fâsid (*Doğruyu yanlışı seçebilirse bozguncu)

Olur insânlığı artık kâsid” (*Artık o insanlığı isteyen olur)

(Ahmet Avni, “Tevfik FikretBey’in “Târîh-i Kadîm’e Zeyl”ine Cevap”, 27 Mayıs 1918)

Tevfik Fikret, her ne kadar yalnız olsa da, sözünü esirgemez yine de. Cesurdur; Rübâb-ı Şikeste (*Kırık Saz) kitabının girişinde kendisini nasıl tanımladığını hatırlasanıza:

Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bal

(*Kimseden yardım beklemem, dilenmem kol kanat)

Kendi cevvim, kendi eflâkimde, kendim tâirim

(*Kendi boşluk ve gökyüzümde, kendim uçar giderim)

İnhinâ tavk-ı esaretten girândır boynuma,

(*Boyun eğmek, esirlik boyunduruğundan ağır gelir boynuma)

Fikri hür, irfanı hür, vicdânı hür bir şairim”

(*Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.)

Bu ifadeler, çok kişiyi etkilemiştir ama biz sadece konumuzun sınırlarında kalmak için, iki kişiden söz edeceğiz bu iddiasız yazımızda: Mehmet Âkif ve Mustafa Kemal’in nasıl etkilendiğinden!

Âkif’in bu dizelerden etkilendiğini; Safahat’ın “Hatıralar / Âyet Meâli (Âl-i İmrân, 102)” adlı bölümünün açılış dizelerini okuyunca anlarız. Şiirin altında, 2 Eylül 1914 tarihi vardır. Şairin dizelerinde bir yanıt verme havası sezilir. Âkif’in kullandığı ‘irfan’, ‘vicdan’ gibi sözcükler bize bunu hatırlatmaktadır.

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın… (*Havf-ı Yezdân = Allah korkusu)

Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.”

(Meraklısına Not: Mustafa Kemal de, Fikret’in bu ünlü dizelerinden çok etkilenmiştir. 25 Ağustos 1924 günü, Öğretmenler (*Muallimler) Birliği Kongresi’nde yaptığı konuşmasında bu şiirin etkileri çok net biçimde görülür. Sadece ‘irfan’ sözcüğüyle, ‘vicdan’ sözcüklerinin yerlerini değiştirerek şöyle seslenir kongreye katılan öğretmenlere:

Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli (*Karakter ve kişilik sahibi) muhafızlar ister (…) Muallimler, sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır. Yeni Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askeri, siyasî, idari inkılâbat sizin, muhterem muallimler, sizin içtimaî ve fikri inkılâptaki muvaffakiyetinizle teyit olunacaktır. Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”)

Kafamı karıştıran bir şey var benim; iki görüşün şiddetli çarpışmasında, Fikret’in dizeleri kışkırtıcı bulunmuş da; karşı dizelerde kullanılan seslenişler ve hakaretler nedense savunma aracı olarak görülmüş; üstünde çok durulmamış, neden ki? Bunun tek anlamı olabilir: Kavga artık, bir edebiyat kavgası değil, bir toplum, bir algı ve inanç-inançsızlık kavgasına dönüşmüştür de ondan!

Sevdim Allah’ı da, Peygamber’i de;

O alay kaldı bugün hep geride.

Anladım çünkü hakikat başka.

Başka yoldan varılırmış Hakk’a.

Saydığın hârikalar, mu’cizeler

Birer efsûn-ı zekâdır ki beşer (*Birer zekâ büyüsüdür ki insanlık)

Bî-tavakkuf açıyor sırlarını; (*Sürekli açıyor sırlarını)

Mu’cizât ehli unutmuş yarını. (*Mucize gösterenler unutmuşlar yarını)

Muğfel ü muğfîl o Îsâ, Mûsâ; (*Aldatan ve aldanan o İsa, Musa)

Köhne bir kizb-i mutalsamdır asâ. (*Eskimiş bir sihirli yalandır asâ)

Beşerin böyle dalâletleri var: (*İnsanın böyle tuhaf sapkınlıkları var)

Putunu kendi yapar, kendi tapar!” (*Putunu kendi yapar, kendi tapar!)

Nasıl bir lisan?

chpden-covid-19-meslek-hastaligi-sayilsin-teklifi-komisyona-sunuldu

Zordur sağlık çalışanı olmak