Türk edebiyatının karanlık 33 yılı – 23

Hayrettin FİLİZ
30 Kasım 2020

ZANGOÇ – MOLLA SIRAT KAPIŞMASI – 9

ÖLÜ ŞAİRE DERS VERMEK

“… Bu hayat artık bana pek ağır geliyor ve iyileşirim diye korkuyorum. Ölüm lezzetini katre katre tadıyorum ve bu benim için bir teselli oluyor.” (Selim İleri, “İstanbul’un Sandık Odası”, Doğan Kitap, Eylül 2004, İstanbul)

Târîh-i Kadîm’e Zeyl’in yankıları yeni yeni duyulmaya başlamışken, hiç beklenmedik bir şey olur: 19 Ağustos 1915 günü, saat 02.20’de, Aşiyan’daki evinde Tevfik Fikret, henüz 48 yaşındayken hayatını kaybeder. Kavgası da, düşleri de yarım kalır şairin.

Öyle bir dergi çıkarmak istiyorum ki, rehbersiz kalmış, zorba kuvvetlere boyun eğmiş gençlere yol göstersin. Onları aydınlatsın. Aşiyan benim değil gerçek adına savaşacak temiz ve cesur gençlerindir. Fakat öyle mebusluk, bakanlık peşindekilerin değil. Her zorba kuvvete, her baskıya karşı fikir adına canlarını vermeye hazır gençlerin. Gelsinler, burada çalışsınlar. Ben onların sobalarını yakayım, çaylarını getireyim. Onları gördükçe mutlu olayım. Belki o vakit kuvvet bulurum. Tazeleşirim. Fakat bizim sessiz kalışımızdan kuvvet bulanlar; kendi hataları yüzünden çürümüş olan bu efendiler, acaba böyle bir dergiyi yaşatırlar mı? Onlara hayat veren bizden korkmalarıdır. Biz biraz kendimizi gösterirsek sindiklerini ve düştüklerini göreceksiniz.” (Kemalettin Şükrü, “Tevfik Fikret- Hayatı ve Şiirleri”, Kanaat Kütüphanesi, 1931)

Ara git deyrini, gez Kâ’be’sini; (* Ara git kilisesini, gez Kâbe’sini)

Dinle tekbîri, işit çan sesini,

Göreceksin ki bütün boşluktur,

Umduğun, beklediğin şey yoktur.

(…)

Topunun hâliki bir vehm-i cebîn. (*Hepsinin nedeni bir korkak kuruntudur)

Gölgeler, gölgeler… Onlarda derin

Bir karanlık sezerek çevrildim,

Acı bir sadme yedim, devrildim. (*Acı bir darbe yedim, devrildim)

Şimdi, bî-kayd-ı cinân ü nîrân, (*Şimdi, cennete cehenneme aldırmadan)

Severim fıtratı hayrân hayrân. (*Severim evrenin yaratılışını hayran hayran)

Ben ne ma’bûd, ne muabbid bilirim; (*Ben ne tapınılan ne taptıran bilirim)

Kendimi hilkate âbid bilirim. (*Kendimi yaratılmış oluşa hizmetkâr bilirim)

(…)

Ben, beni bir kayadan fark etmem.

Bir minik kuşla biriz tapmakta;

Ben de tehlîl ederim, ishak da.”

Tevfik Fikret’in ölümü bile ona duyulan nefreti azaltmaz. Fikret’e “fasîd” (*Bozguncu) diyen sadece Âkif ya da Ahmet Avni Bey değildir üstelik. Âkif’in en yakın dostlarından ve Sebilürreşad’da birlikte çalıştığı Babanzâde Ahmet Naîm Bey de, ağzında ateşler yakıp, nefesiyle alev püskürtmektedir ölü Fikret’e. Neden aynıdır: İnkârcılara ders vermek! Ölü olsalar bile! Nefretin bu boyutu, hiçbir tarih kaydında bu denli görünür olmamıştır.

Ahmet Naîm Bey (1873-1934), Sebilürreşad ’ın, 4 Temmuz 1918 tarihli, 14. Cilt, 361. sayısında, “Hadis-i Şerif” başlığıyla yayımlanan yazısında namaz hakkındaki bir hadisi açıklamaktadır. Bu makaleye itiraz eden “Mütedeyyin bir genç” imzalı bir mektup alır. Gelen mektup; Fikret’in, Zeyl’in sonlarına doğru yazdığı “Ba’s ü ukbâya mahâl görmem pek” (*Dirilişe ve ahirete gerek duymam) dizesinin, bazı mollaların cennete ulaşma çabasının, sırf huri ve gılmana (*Parlak oğlanlar) erişmek için olduğunu, bunun için de türlü hokkabazlıklar yaptıkları anlamına geldiğinden söz edip; Fikret için “bir şâir-i fettân ve riyâ” sıfatını kullanır. Ahmet Naîm, mektuba yanıt verirken, Tevfik Fikret’in “Târîh-i Kadîm” ve ona zeyl olarak yazdığı şiirinden de bahseder.

Îrâd ettiğiniz beytin kâ’ili olan şâir-i fettân ve mülhide (*Dinsize) gelince o zavallıya, ricâ ederim, iftirâ etmeyiniz. O zât ile birlikte biz hayli seneler düştük, kalktık. Hasbihâller ettik. Hoca, vâiz meclislerine ömründe gitmezdi ki, akîdesini onlar bozmuş olsun. Hattâ hiç neşrolunmamış iken bütün gençlerin ezberinde olan “Târîh”i ile bu beyti hâvî olan manzûmesi mâlûm olmadıkça küfrüne kâ’il olan (bile) yok idi (…) İlticâ ettiği bandıra altındaki misyondan muktebes bir üslûb-ı münâfıkâne var idi. Pekmahâl görmediği ba’s ü ukbâ’da da (*Diriliş ve ahirette) dâll ve mudıll (*Azgın ve yoldan çıkarıcı) olan vicdânının ve böyle bir vicdânın eseri olan akvâl ve ef‘âlinin (*Fikirlerinin ve yaptıklarının) hesâbını verecek ve kendisinden sonra da kaç kişiyi ıdlâle yardım etmiş ve edecek ise onların da mes’ûliyetini yüklenecektir. Fakat emîn olunuz ki onu ıdlâl eden (*Yoldan çıkaran) hocalar, vâizler değil, kendi kurenâsı olan şeyâtîn-i insdir.(*Kendi şeytanî arkadaş çevresidir)” (Ahmed Naîm, “Bir Cevap”, Sebîlürreşad, 1 Ağustos 1918, Cilt 14, Sayı: 363, sf. 241)

Mekteb-i Sultanî’de on beş sene birlikte çalıştığı Tevfik Fikret’e “mülhid” diyen Babanzâde’ye karşı, bu kez Feylesof Rıza Tevfik, 20 Eylül 1918’de Türk Ocağı’nda Fikret’le ilgili bir konferans verir. Feylesof; Fikret’in, erdem örneği sayılacak bir kişiliği olduğundan, şairin inanmış bir kalp taşıdığından söz eder verdiği konferansta. Bunu da, Fikret’in “Halûk’un Âmentüsü” adlı şiirinin ilk beytinde yazdığı;“Bir kudret-i külliyye var ulvî ve münezzeh / Kudsî ve muallâ, ona vicdanla inandım” dizeleriyle savunur.

Babanzâde Ahmet Naîm, bu konferansın hemen ardından bir yazı daha yazar: “Feylesof Doktor Rıza Tevfik Beyefendi’ye” hitaben “Tevfik Fikret’e Dâir” başlıklı bir yazıdır bu!

Feylesofçuğum! Fikret büyük bir şairdir deyiniz. Şiiri lâyık-ı taklîddir deyiniz. Peki deriz (…) Fakat mümin idi, Müslüman idi, demeyiniz. Çünkü sizi herkesten evvel kendisi tekzîb eder. “Târîh-i Kadîm” adlı ve ona zeyl olarak yazdığı şiir, inkârını, hiç bir tevile imkân vermeyecek kadar açıkça göstermektedir.”

Ardından da bir kişiye Müslüman demek için onun “Âmentü”deki, İslam’ın altı şartına kuşku duymadan inanması gerektiğini söyler Babanzâde. Fikret’in, bu şartlara inanıp inanmadığını sorar. Fikret’in, “kuvve-i külliyye”ye, yani bütün kâinatta varlığı anlaşılan bir kuvvete inandığını söylemesinin Allah’a Müslümanca bir inanış anlamına gelmediğini, onun bir inkârcı olduğunu söyler. Sorduğu sorusuna da kendisi yanıt verir: “İnanıyor muydu? İnanıyordu derseniz şairin mısraları sizi yalanlar!” (Ahmet Naîm, “Tevfik Fikret’e Dâir”, Sebîlürreşad’ın 26 Eylül 1918 tarihli sayısının eki)

Bu alaycı dile karşı, Rıza Tevfik Bey; 3 Ekim 1918 tarihli Zaman gazetesinde; Fikret’in “ehl-i sünnet nazarında Müslüman sayılıp sayılmayacağını” incelemenin, kendisine göre hiç de önemli bir konu olmadığını, onu mutlaka Müslüman yapma düşüncesi taşımadığını belirten bir yazı yayımlar.

Ahmet Naîm Bey’in, Rıza Tevfik’e bir hafta sonra Sebilürreşâd dergisinin 373. sayısında verdiği yanıt, bu cılız atışmayı sona erdirir: “Memlekete musallat olan büyük bunalım arasında bu tür tartışmaları uygun görmüyorum, ileride fırsat çıkarsa, geniş bir zamanda yeniden tartışmak üzere şimdilik sessizliğe çekiliyorum.”

Hem şu sinirlerimizi bozan kavgadan biraz uzaklaşmak, hem de kavganın nedenini daha iyi anlamak için Târîh-i Kadîm’e Zeyl’in son bölümünü okuyalım mı?

Doğruluk, hubb ü vefa, mahviyyet, (*Doğruluk, bağlılık ve vefa, alçakgönüllülük)

Merhamet, hayr ü hamiyyet, nasfet, (*Hoşgörü, iyilik ve yurtseverlik, adil olmak)

Sonra bir şâire zangoç dememek; (*Sonra bir şaire zangoç dememek)

İşte vicdânıma bunlar mahrek. (*İşte vicdanımın yörüngesi bunlardır)

Düşünüp işlemek âyînimdir: (*Düşünüp, iş yapmaktır ibadetim)

Yaşamak dîni benim dinimdir. (*Yaşamaktır benim dinim)

Mü’minim, varlığa îmânım var; (*İnançlıyım, varlığa inanırım)

Her kanat bir melek eyler ikrâr. (*Her kanat bir meleği bildirir)

Enbiyâdan yaşarım müstağnî, (*Peygamberlere (bu yüzden) ilgi göstermem)

Bir örümcek götürür Hakka beni. (*Bir örümcek götürür Tanrı’ya beni)

Kitabım sahn-ı tabîat kitabı; (*Kitabım, doğanın kitabıdır)

Bendedir hayr ile şerr esbâbı. (*İyinin de kötünün de nedeni bendedir)

Varırım böyle der-i merkadecek; (*Böylece varırım mezarıma dek)

Ba’s ü ukbâya mahâl görmem pek. (*Diriliş ve ahirete gerek duymam bu yüzden)

Taşırım kalb-i şegaf-peymâda (*Taşırım coşkun yüreğimde)

Beşerin aşkını, âlâmını da. (*İnsanlığın aşkını da, kederini de)

Dîn-i hak bence bugün dîn-i hayât; (*Tanrısal din (deyip durma), bence bugün din gibidir hayat )

Sen ne dersin buna hey Molla Sırat?” (Sen ne dersin buna Molla Sırat?)

Fikret’in öümünün üçüncü yılında, herkesi şaşırtan bir kitap yayımlanır. Bu 40 sayfalık incecik kitap, Köprülüzâde Mehmed Fuad Bey’in, “Tevfik Fikret ve Ahlâkı” adlı kitabıdır. Köprülüzâde Mehmed, Fikret’i kuşatan herkesten farklı bir yerden yaklaşır konuya. Bu işin büyütüldüğünü düşünmektedir yazar. Anlaşılan o ki; Fikret, yazara göre, iyi niyetli ama toplumsal hassasiyetleri düşünmeden davranan ‘kötü bir materyalist’, yazdığı şiir de, abartıldığı kadar başarılı olmayan -basit- bir şiirdir.

“… onun gençliğe maddî bir felsefe, bir ilhâd felsefesi neşr ve telkînine çalıştığını söylemek haksızlıktır. Materyalistlerin ağzında senelerce tekrar edile edile yıpranan ve artık bugün hiçbir kıymeti kalmayan bayağı telâkkîlerin sanatkârâne bir surette tekrârından ibâret olan bu manzûme, şâirin herhangi bir feverân dakîkasında yazdığı -büyük bir edebî kıymetten mahrûm-basit bir eserdir; ve bu tek manzûmeye bakarak Fikret’in gençliğe ilhâd telkînine çalıştığı hiçbir suretle iddiâ edilemez. Fikret, gençliğin rûhunda ‘kutsiyet duyguları’ uyandırmaya, onları mefkûreci yapmağa çalışan bir ahlâk mürşiti idi; dinî terbiyenin bu hususta ne esaslı bir âmil olduğunu nazar-ı i’tibâra almaması ve ‘maddiyye’ mesleğinin ahlâk üzerinde ne yıkıcı ve meş’ûm te’sirler icrâ ettiğini düşünmemesi, şüphe yok ki büyük bir kusurdur. Fakat ‘beyne’l-milliyet’ ve ‘medeniyet’ telâkkîlerine saplanıp kalmış olan şâirden bundan fazlasını beklemek de doğru değildir.” (Köprülüzâde Mehmed Fuad, “Tevfik Fikret ve Ahlâkı”, Eylül 1918, Kanaat Matbaası, sf. 38)

Taraflardan biri ölünce kavga biter diye düşünülür, değil mi? Evet ama bu kavga ‘başka türlü bir kavga’ olduğundan hiç bitmeyecektir.

Âkif; kendisini “Molla Sırat” diye seslenen Târîh-i Kadîm’e Zeyl şiirine, Fikret yaşarken yanıt vermemiştir. Şairin yanıtı, dört yıl sonra, Sebilürreşâd’ın 29 Ağustos 1918 tarihli, 367. sayısının 41. sayfasında “Berlin Hâtıraları 9” başlığıyla yayımlanır. Prof. Dr. Âdem Ceyhan, 2. İslami Türk Edebiyatı Sempozyumu’nda yaptığı, “Fikret’in Târîh-i Kadîm ve Târîh-iKadîm’e Zeyl Şiirlerinin Meydana Getirdiği Bazı Tesir ve Reaksiyonlar” adlı sunumunda şöyle bir açıklama getirir bu duruma:

Âkif, söz konusu manzumeye, yazılışından takriben dört sene sonra cevap vermiş görünmektedir. Çünkü “Târîh-i Kadîm’e Zeyl”in yazılışından birkaç hafta sonra vazifeli olarak Berlin’e gitmiş; oradan dönüşünün ardı sıra yine vazifeyle Necid seyahatine çıkmıştır. Şairin Berlin Hâtıraları isimli şiiri, 8 Nisan 1915 tarihinden itibaren parçalar hâlinde Sebilürreşad ’da yayımlanmaya başlamış; fakat dergi Ekim 1916’da İttihat ve Terakki hükümetine muhalefet ettiğinden ve dinî neşriyat yaptığından kapatılmıştır. Âkif’in “Berlin Hâtıraları” içinde yer alan 98 mısralık şiiri, ancak dergi açıldıktan sonra, Sebilürreşâd ’ın 22 Zilka‘de 1336 (29 Ağustos 1918) tarihli 367. sayısında yayımlanabilmiştir.”

Tevfik Fikret şiirleri; kimine göre cüretkâr, kimine göreyse cesurdur, bu da doğal olarak birbirinin üstüne atlamaya hazır iki kuvvet oluşturmuştur. Öyle ki; aynı görüş çizgisinde yetişen kuşaklar, bu kavgayı bir miras kabul edip sürdürmüşlerdir. Kavganın gerçek oyuncuları sahadan çekilmiş olsalar da, kavganın ateşi bir türlü söndürülemez. Çünkü çekişen kuvvetlerin elindeki malzeme, artık edebiyatın enginliği ya da en sert çatışmaları değil, doğrudan vicdanı bir olgu olan din ya da dine karşı olmaktır. Büyük ve utanmaz cehaletin diliyle konuşursak; Âkifçiler dindar; Fikretçiler inkârcı, kindarlardır artık.

Bu kavganın belki de en ilginç sonuçlarından biri; ne Fikret’in, ne de Âkif’in; kavga sırasında yazdıkları dizeleri kitaplarına almamış olmalarıdır. Bu kadar sert bir kavgaya neden olan şiirler, iki yazarın da hiçbir kitabında yoktur.

Fikret, 1915 yılında ölmüştür, Âkif ise 1936’da! Her iki şair de, çok kalabalık sayılmayacak bir avuç insan tarafından defnedilmiştir. Fikret, Eyüp’teki aile mezarlığına, Âkif, Edirnekapı Şehitliği’ne! (Meraklısına Not: Fikret, Aşiyan’ın bahçesine gömülmeyi vasiyet etmiş olsa da; bunun gerçekleşmesi için 46 yıl bekleyecektir. Doğumunun 94. yıl dönümünde, 24 Aralık 1961 günü, Fikret’in kemikleri büyük bir törenle Eyüp’teki mezarından alınıp, şimdi yattığı yere, Aşiyan’a taşınmıştır.)

Şu eski zamanın hikâyeleri beni çok şaşırtıyor bazen. Âkif, zamanında Fikret’in öncülük ettiği sanat anlayışında, özellikle şiir alanında yenilik yapmak isteyen Servet-i Fünun dergisinde Fikret’in ‘yol arkadaşı’ Süleyman Nazif Bey’le, yine Tevfik Fikret’le, Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) on beş yıl birlikte çalıştığı Babanzâde Ahmet Naîm Bey’le yan yana yatmaktadır. Solda Süleyman Nazif, ortada Mehmet Âkif ve sağda da Babanzâde Ahmet Naîm!

Gelenekçi ve dindar bir kültürden gelen toplumumuzun büyük bir bölümünün Âkif’i desteklemesi; parmakla sayılacak kadar az kişinin de Fikret’e arka durmasına şaşırmıyorum aslında. Ancak bu az kişiden biri Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal olunca, işin rengi değişir.

Mevzuat mezarlığının resmini çizebilir misin Abidin?

Probleme deva çatlaklara veda!