Türkiye’de çocuk tiyatrosunun kuruluş günleri-2

Hayrettin FİLİZ
21 Aralık 2020

Çocuk müdür: Natalia İliçna Satz

Muhsin Ertuğrul, 1934 yılının Eylül ayında, Sovyetler Birliği’nde katıldığı ‘Tiyatro Bayramı’ndan dönerken çok heyecanlıdır. Orada gördüğü yeni uygulamalar başını döndürmüş, ülkemizde de benzer bir tiyatro kurmak için kolları sıvamıştır. Darülbedayi dergisinin 49. sayısından itibaren bölüm bölüm Rusya izlenimlerini yazmaya başlar.

55 sayılı ve 1 İkincikanun (Ocak) 1935 tarihli Darülbedayi dergisinde, konumuzu doğrudan ilgilendiren ‘Çocuk Tiyatrosu’ başlıklı uzun bir yazısı yayımlanır Muhsin Ertuğrul’un. Ama ne yazı!

Alışkanlık, ihtilâlin ve inkılâbın en değişmez ve en azılı düşmanlarından biridir (…) Alışkanlık; bir fikir halindeyken taraftarı olduğumuz şeylerin tatbikine girişilince, hemen biz muvafıkları bile muhalif yapar (…) Onun için ihtilâl ve inkılâp devirlerinde ihtiyarlara, kaybolmuş veya hesaba katılmaması lazım gelen insanlar diye bakılır. Çünkü onları eski itiyatlarından ayırmak o kadar güçtür ki, onları ayırmaya uğraşmaktansa yenileri alışık olarak yetiştirmek daha kolay olur… Bu iş Rusya’da da aşağı yukarı böyle oldu. Sovyetler de on sekiz sene içinde inkılâplarına uygun yepyeni bir nesil yetiştirdiler. Ve bu nesli yetiştirirken çocuğu tiyatroda terbiyeye başladılar. Çocuklar için ayrı tiyatro, ayrı piyes, ayrı edebiyat, ayrı sinema yaptılar ve bunlara pek çok ehemmiyet verdiler. Moskova tiyatro festivalinde günün birini işte bu çocuk tiyatrosuna hasretmişlerdi.”

Hoca’yı bu denli etkileyen çocuk tiyatrosu uygulamasının ardında gencecik bir kadın vardır. 1934 yılında henüz 31 yaşında olan ama 15 yaşından beri çocuk tiyatrosu üzerine çalışan genç bir kadın: Natalia İliçna Satz! Festivalde Muhsin Ertuğrul’un izlediği çarpıcı çocuk oyunu ise -kuvvetle muhtemel- Natalia Satz’ın yazmış olduğu “Zenci ve Maymun” isimli oyundur. Neden böyle düşünüyorum, biliyor musunuz? Çünkü Muhsin Ertuğrul, son derece iddialı ve polemiklere yol açacak olan ‘Çocuk Tiyatrosu’ başlıklı yazısını bu çocuk oyunundan fotoğraflarla süslemiş de ondan!

Muhsin Hoca’nın, “Moskova Çocuk Tiyatrosu 1921 senesinde kurulmuştur. Bu en eski çocuk tiyatrosunu kuran, idare eden “Natali Zaç” isminde bir kadındır… Bu kadın 1918 senesinde daha on beş yaşında küçük bir kızken, çocukların sanat duygularını yükseltmekle meşgul olmaya başlamıştı” diye andığı Natalia Satz’tan ve çocuk tiyatrosundaki uygulamalarından etkilendiği çok bellidir. Peki, bu gencecik kadın kimdir? Nasıl oluyor da Muhsin Ertuğrul gibi deneyimli bir tiyatro adamını bu denli derinden etkileyebilmiştir? Hatırlayalım ki; tanıştıkları 1934 yılında Muhsin Hoca 44, Satz ise henüz 31 yaşındadır.

Natalia Satz, 1903 yılının Ağustos ayında Irkutsk kentinde doğar. Babası İlya Satz bir müzik adamıdır ve Çarın yönettiği Rusya İmparatorluğu’na muhalif biri olduğu için Irkutsk’a sürülmüştür. Natalia’nın annesi Anna Şastnayade, Ukraynalı yüksek rütbeli bir askerin kızı olmakla beraber, o da sanata tutkun bir kadındır, bir solisttir Anna… Şanı şöhreti bırakıp, âşık olduğu İlya’nın peşinden Irkutsk’a gider. Natalia Satz, anne ve babasının sürgün olduğu bu şehirde doğar. 1904 yılında yetenekli müzik adamı İlya Satz, Stanislavski’nin isteğiyle Moskova Sanat Tiyatrosu’nun Müzik Direktörlüğü görevine getirilince sürgün biter ve aile Moskova’ya taşınır. Satz işte bu sanat iklimi içinde büyür.

1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından, Eğitim İşleri Halk Komiserliği görevine getirilen Anatoli Lunaçarski, devrimin kültür ayağını temelden örgütlemek için merkez komiteye bir çocuk tiyatrosu kurulmasını önerir. Bu önerinin ardında, devrimin kültür alanındaki parti politikasını yaygınlaştırmak için birlikte çalıştığı ünlü pedagog Nadejda Kurupskaya’nın etkisi olduğu kesindir. (Meraklısına Not: Kurupskaya, devrim lideri Lenin’in eşidir.) Dönemin en etkin tiyatrosu konumunda olan Moskova Sanat Tiyatrosu ve onun yenilikçi yöneticisi Konstantin Stanislavski’den bu konuda görüş istenir. Stanislavski, gencecik bir kızın adını verir Lunaçarski’ye: 15 yaşında olan Natalia Satz’ın adını!

Her ne kadar kuşkuyla yaklaşılsa da, komsomol gençliğine güvenilmesi gerektiği konusunda doğru bir yol izleyen yeni yönetim, gezici bir sahneyle kukla gösterileri yapan Satz’ın çalışmalarının sonuç verdiğini görünce, Moskova’da bağımsız bir çocuk tiyatrosu kurulmasını kararlaştırır, 1921’de! Tiyatronun başına da henüz 18 yaşında olan bir çocuğu, Natalia Satz’ı müdür olarak getirir devrimin liderleri. Bir devrimin en temel güvencesinin çocuklar olduğu bilincini keşfetmişlerdir.

Kısaca da olsa Satz’ı tanıdıktan sonra biz gene Muhsin Ertuğrul’un yazısına dönelim.

Moskova Çocuk Tiyatrosunun kurulduğundan beri parlak bir mazisi vardır. Senelerdir sanatkârane çalışmasıyla çocuklara hakiki komünistlik terbiyesi vermiştir. Bu tiyatronun muayyen bir kadrosu vardır… Çocuk tiyatrosu kolektifinde çocuklara mahsus musiki yapan bestekârlar, bunları çalan çalgıcılar, çocuk piyesi yazan yüksek muharrirler, bu piyesleri çocukların anlayabileceği tarzda sahneye koyan pedagog rejisörler, çocuk sahnelerine dekor yapan ressamlar, bilhassa çocuk piyesleri oynayan aktörler vardır (…) Bu tiyatro bulduğu yeni yollarla çocuklara çok faydalı bilgi ve terbiye dersi vermektedir. Bu dersi verebilmek için küçük seyircilerinin neye alâkadar olduklarını, nelerden hazzettiklerini, neleri ve nasıl karşıladıklarını uzun uzun araştırmalar yaptıktan sonra repertuvarını buna göre tespit eder. Bu araştırmalar “psiko-fizyolojik” tetkikler üzerine kurulmuştur.”

Muhsin Ertuğrul, gördüğü ve çok etkilendiği Rus çocuk tiyatrosunu anlatırken ne kadar samimi ve coşkulu ise bu yazının yazılma amacını unutup, onu pis bir polemiğe çekmek isteyenler de harekete geçer. Neden? “ … sanatkârane çalışmasıyla çocuklara hakiki komünistlik terbiyesi vermek” ne demek? Yoksa sen ülkemizi yıkmak mı istiyorsun? Bunun bir gözlem notu olduğu hiç dikkate alınmaz.

Tam da bu noktada biraz durup, Türk tiyatrosunun tartışmasız en çalışkan araştırmacılarından biri olan Metin And’a kulak vermeliyiz. -Işıklar içinde uyusun- Metin And, Milliyet Sanat Dergisi’nin, 24 Eylül 1979 tarihli, 336. sayısında yazdığı “Çocuk Tiyatrosu Girişimlerinde Deneylerden ve Araştırmaların Sonuçlarından Yararlanılmalıdır” başlıklı uzun yazısında şöyle diyordu:

“… ‘daha çok’ ve ‘daha yaygın’ çocuk tiyatrosuyla işin bitmediğini (…) bu konuda çalışacakların eğitimlerinde bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak üzere önemli uzmanların, kısa süreli de olsa Türkiye’ye çağrılması ya da bu konuda çalışacakları görgü ve bilgilerini artırmaları için dışarıya göndermek zorunludur.” (s.12)

Daha Türkiye çocuk tiyatrosunun kuruluş günlerinde bu doğrultuda çalışmalar yapan Muhsin Ertuğrul’un, Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşundan 14 sene önce neden bir çocuk tiyatrosu kurmaya çalıştığını derin derin düşünmek için treni kaçırmış bir zaman diliminde gibiyiz çoğuna göre. Çünkü günümüz çocuk tiyatrosu neredeyse önemsenmeyen, özenilmeyen, estetikten uzak, ikincil bir para kazanma aracına dönüşmüş durumdadır, ne yazık! Oysaki öncü öğretmenlerimizin işaret ettiği yer, önceliğin çocuklara verilmiş olması ve onları yetişkinin küçük modeli olarak görmenin ne kadar yanlış olduğu yönündedir. Çocukların başka insanlar, hatta başka dünyalar olduğunu, her birinin başka algı, yöneliş ve eğlence anlayışına sahip olduğunu bir kez daha ve bir kez daha keşfetmek zorunda kalışımız çok dramatiktir.

Metin And yazısında, bugüne dek yapılan çocuk tiyatrosunu beş ana başlık altında inceler. “Öğretici, Bilgi Verici Tiyatro” başlığı altında görüşlerini şöyle özetler:

Tiyatro önemli bir eğitim alanıdır. Tiyatronun öğretim gücü, öğretmenin ders anlatmasından daha etkilidir; öğrenciye hem dolaylı yoldan seslenir, hem sorumluluk ve seçme olanakları yükler, hem de işlevini daha çabuk yerine getirir. Eğitimcilere göre “Çocuklar öğrenmeyi severler ama öğretilmekten hoşlanmazlar.” Dramatik yoldan çocuk, değer ve ahlâk yargılarını, yabancı töreleri, coğrafyayı, insan ruhbilimini daha etkili bir yoldan öğrenir. Matematik, siyasal bilimler, toplumsal kurumların yapısı, dil ve sözlük, iyi konuşma, görgü, tarih, spor ve benzeri konular tiyatronun konusu olabilir. Tiyatronun kurallarını ve başka sanatları -müzik, yontu, resim, mimarlık gibi- da çocuk, tiyatro yoluyla öğrenebilir. Nitekim bu nedenle birçok ülkede ilköğretimden başlayarak, tiyatro, ders izlencelerinde yer almıştır. Ayrıca günümüzde daha çocuk yaştan kişilerin başka ülkeleri ve kültürleri tanımasına önem veriliyor. Tiyatro bu yönden de öğretici olabilir.” (s.14)

Ahlâkçı Çocuk Tiyatrosu” adlı ikinci başlık altında, çocuğun yetişkin olacağı zaman karşılaşacağı sorunlara karşı, gelenekçi (topluma uyumlu) bir tutum ve ‘iyi vatandaş’ olması amacı güdüldüğünden söz ettikten sonra, üçüncü başlık altında “Siyasal Çocuk Tiyatrosu”na dair görüşlerini bildirir.

Ahlâkçı, tutucu burjuva kültürüne karşı çıkanlar, çocuklar için siyasal tiyatroyu önermektedirler. Bu tiyatroda çocuk yazını kahramanlarının putlaştırılması yerine, iyi ve kötü yönleriyle insan yüzlerinin çocuğa gösterilmesi görüşündedirler. Çocuklarda yaşamın kolay olmadığı ve şimdiki yaşamı baskı altında tutanlara karşı tepki gösterme bilincini uyandırmayı, onlara değişim umudu aşılama ve değiştirme yollarını göstermeyi, yarının insanını tanıtmayı amaçlar. Bu nedenle de gerçekçi bir tiyatroyu savunurlar. Çocuğun imgelemini soyut düşleme, olağanüstüye çevirmek yerine somuta, toplumsal gerçeklere yöneltmek, çocukları yapıntı dünyasının büyüsünden silkelemek isterler.” (s.15)

Metin And, son olarak “Şiirsel Tiyatro” ve “Oyun – Eğlence Tiyatrosu” başlıkları altında görüş bildirip yazısını tamamlar.

Şimdiiii, Natalia Satz’tan buraya nasıl geldik, anlatalım.

Muhsin Ertuğrul’u kökünden etkileyen genç uzman Satz’ın çocuk tiyatrosunda 1921 yılından beridir yaptığı neydi? Çocukları bağımsız kimlikler olarak kabulle başlayan ve onların istek ve yönelişlerinde, Muhsin Ertuğrul’un deyimiyle “ psiko-fizyolojik tetkiklerden sonra” onlar için bir tiyatro yapmak! Neresinden ya da hangi çağdan bakarsak bakalım, müthiş bir bakış açısı değil midir bu? Muhsin Hoca’yı etkileyen tam da buydu. Razı olmadan, değiştirme gücünün kendi ellerinde olduğunu çocuklara öğretmek! Yeni bir devlet anlayışında hem ulusal, hem evrensel olan kalıcı değerleri üretmek, çocukların yapısını bozmadan, onları yarına hazırlamak! Ya da daha kestirmesinden şöyle mi deseydik: Yarını hazırlamak?

Şimdi düşünelim, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin de buna ihtiyacı yok muydu? Evet, kuşkusuz vardı. Muhsin Ertuğrul, yeni düşüncelerin bilim ve eğitimle örgütleneceğine inanan biri olarak elbet bu düşünceleri içeren bir çocuk tiyatrosunu kendi ülkesi için de kurmayı arzulamıştı. Ülkeye döner dönmez de gördüklerini anlatmış ve işe tutuşmuştu.

Muhsin Ertuğrul’un 1935 yılında yazdığı ve savunduğu bu görüş, 49 sene sonra, 1979’da Metin And’ın harfleriyle ama aynı ateşli özlemle karşımıza çıkıyor. Metin And’ın yazısından 41 sene sonra benim yazım da aynı hasretten tutuşmaktadır ama benim harflerimle… Bunun nasıl acı verdiğini anlatmaya sözlerim yetmez. Büyük bir keder desem, anlar mısınız? Karıncanın, çirkin suratlı kara kışın sert fırtınası yüzünden, ömrünce tepeye taşıdığı yükün, bir üfürükle gerisin geri yuvarlanması gibi bir şey… Kederli bir şey!

Neyse, sızlanmakla kaybedecek zamanımız yok bizim, biz yine Muhsin Ertuğrul’un notlarına dönelim.

Bu tiyatro, temsillerden başka yalnız çocuklara mahsus suareler, toplantılar, karnavallar, umumi eğlenceler, danslar tertip eder, fazla olarak da çocuklar tarafından verilen mektep temsillerine yardımcı gönderir… Moskova Çocuk Tiyatrosu bütün çocuklara açıktır ve çocukların yaşlarına göre muhtelif piyesler oynar. 1921’den beri bu çocuk tiyatrosu kırk beş piyes hazırlamış ve bunları Moskova ve başka şehirlerde 4500 defa oynamıştır. Seyricilerinin adedi üç buçuk milyon yavrudur.”

Ne okuduğunuzun farkında olduğunuzu umarım? 13 senede… 4500 gösteri… Üç buçuk milyon seyirci! Basit bir hesapla, bir sezonunda 346 gösteri demektir bu. Yıl kaç gün? 365! Yani neredeyse, her yerde ve her gün sahnedeymiş Moskova Çocuk Tiyatrosu… Bunları görüp de heyecanlanan Muhsin Ertuğrul’un yerine kendinizi koyun, aklınız başınızdan uçmaz mıydı?

Tiyatrodan içeri giren çocuğa bir küçük matbu kâğıt veriliyor. Bunun üzerinde çocuğun erkek veya kız olduğunu, yaşını, piyesi beğenip beğenmediğini gösteren matbu işaretler var. Her çocuk bu matbu karnelere işaretini koyuyor, piyesi seyrettikten sonra da beğenip beğenmediğine göre delikleri delerek kapıdaki kutuya atıyor. Ve bu suretle bir tasnif yapılıyor. Çocukların hocaları bir piyesin devamı müddetince çocukların alâkasına, kahkahalarına ve sair duyuşlarına göre grafikler çizerler. Ellerinde, oynanan piyesle takip eden tiyatro adamları çocukların nerelere fazla ehemmiyet verdiklerini, nerelerde fazla güldüklerini piyeslerin üzerine yazarlar. Çocukların göğüslerine asılan alet, piyes oynanırken çocuğun heyecanını birtakım çizgiler halinde yazar ve bu çizgilere göre mütehassıslar çocuğun zevkini ayırt ederler. İşte böyle bilgi üstüne kurulu, sağlam temelli bir araştırmadan sonra, çocukların isteklerine uygun piyesler seçilir, o piyesler oynanır. İşte köklü çalışma diye buna derler.”

Muhsin Ertuğrul, uzun yazısının devamında dünya çocuk tiyatrosu adına farklı ülkelerde neler yapıldığını anlattıktan sonra yazısını, büyük bir gürültü koparacak olan bir değerlendirmeyle bitirir.

Sovyet Rusya’da “Natali Zaç” bu işi alın aklığıyla hem de büsbütün yeni bilgi ve sanatla (…) büyükleri bile alâkadar edici bir raddeye yükseltmiştir. Mesela o gün orada bize gösterilen bir kukla temsilinden “Mongolfiye” kardeşlerin balonu nasıl keşfettiklerini öğreniyorduk. Ve bu o kadar nükteli, o kadar güzel, o kadar çekici yapılmıştı ki dünyanın her tarafından gelen bu ayrı ayrı düşünüşlü seyirciler zevklerinden adeta ter ter tepiniyorlardı.

Perde aralarında çocuklar bir kütüphane ve müze haline getirilmiş olan tiyatro fuayesinde oyun oynadılar, dans ettiler, bağırdılar, çağırdılar, güldüler, eğlendiler, orayı bir kuş yuvası gibi cıvıltıyla doldurdular ve bütün bu eğlencelere kellifelli, bıyıklı sakallı, akıllı uslu ecnebi seyirciler bile iştirak ettiler, bunlardan zevk duydular.

İşte Sovyet ülkesinde çocuklar gençliğe böyle hazırlanarak, alışarak geçiyorlar (…) Elhasıl, bir çocuk anasının karnından çıktığından itibaren işe başlayıncaya kadar, kendisini herhangi bir zengin ana babadan daha fazla himaye eden, her türlü maddi manevi ihtiyacını düşünen bir muhitle karşılaşıyor… Bu suretle zengin çocuklarına iç çeken fakir, masum yavrular ortadan kalkmış ve her yavru sınıfsız ve farksız en zengin bir çocuğun bile bulamadığı refaha kavuşmuş oluyor.

Demek oluyor ki insanlığın uzun asırlardan beri iç çekerek özlediği, beklediği mes’ud devre Sovyet ülkesinde artık takarrür etmiş, herkesi hakikî insanlığa kavuşturan bu saadet noktasına varmak için aşılan sarp yollar, çetin mücadeleler artık arkada kalmıştır.

Demek oluyor ki, bin kat güçlükle dikilen ve nice nice idealistlerin kanlarıyla sulanan “komünizm” ağacı kendisinden beklenen güzel, faydalı yemişleri artık vermeye başlamıştır. Sovyet Rusya’da bu ağacı baltalamaya uğraşmak, insanlıktan en son ideali çalmak olur.”

Vaaayyyy, sen misin bu yazıyı yazan? Tiyatro tutkulusu Hoca, uça uça ülkeye dönedursun; ağızları taşa sürülen baltalarla onu bekleyenler de pusudadır.

Yedikleriniz ruh halinizi etkiliyor

Uzaktan eğitimde dikkat edilmesi gerekenler!