Türkiye’de çocuk tiyatrosunun kuruluş günleri – 4

Hayrettin FİLİZ
4 Ocak 2021

ZURNASINI HAVAYA ÜFLEYENLER

Türk tiyatrosunda bağımsız bir şube olarak ele alınan çocuk tiyatromuzun ilk örneği, 1935 yılının Ekim ayında seyirciyle buluşmuştur. Ancak bu buluşmanın ardında çok büyük bir kavga ve emek saklıdır. Ulusal bir çocuk tiyatrosunun kurulacağı haberlerinin basında görülmeye başladığı 1935 yılının Ocak ayından sonra, bilen-bilmeyen herkes konu hakkında fikir bildirmeye başlar. Fikri olsa da, olmasa da!… Kimi, seyircilerimizin oyun izlerken fıstık yememesi gerektiğini bile bilmediğini, önce seyircinin eğitimden geçirilmesi gerektiğinden söz ederken, kimi, girişimin doğru olduğunu ama elimizde bir repertuar olmamasından dem vurup, sıcak bir tartışmanın aktörleri olurlar.

1935 yılının Şubat ayında alevlenen tartışmaların birçok cephesi vardır. Bunların bazıları yararlı sonuçlar doğuracak bilimsel verilere dayanırken, bazıları ise kuru gürültüden öteye geçmez. Mademki, Türkiye’de çocuk tiyatrosunun kuruluş günlerini anlatmaya niyet ettik, bunları anlatmadan geçersek, hikâyemizi tam olarak anlatmış olamayız.

Örneğin, 15 Şubat 1935 tarihli Son Posta gazetesinin birinci sayfasında, bu konuyla ilgili ilginç yaklaşımlar içeren, tuhaf, ciddiyetten uzak, imzasız bir yazı yayımlanır:

Gelecek yılın ilk teşrin ayında, İstanbul bir çocuk tiyatrosuna kavuşacak” Bunu gazetelerden okuyunca kendi kendime sordum: Peki ama bu açılacak çocuk tiyatrosunda neler oynatacağız? Hangi yazarımız, şimdiye kadar kaç çocuk piyesi yazdı?

Belki derme çatma bir iki piyes ortaya çıkaracağız. Fakat bunlar çocuklarımızı doyuracak mı? Bugün, bizde bir çocuk tiyatrosu yapmaya kalkışmak, üzerine yapı kurulmamış bir arsa için kiracı aramaya benzer. İlkin çocuklarımızı, kendilerine yararlı bitiglerden tat almaya alıştırmak, ondan sonra kendilerine yavaş yavaş “sahne” sevgisi aşılamak gerektir.

Çocukların görmek için can attıkları “tiyatro”; kantocu kadınların göbek çalkalayışlarıyla başlayan, en aşağı yedi sekiz perdelik, sözde güldürücü fakat doğrusu aranılırsa topu birden yüz kızartıcı şeylerdir. Bizim çocukluğumuzun el değmemiş tomurcukları, ilk olarak tiyatro denen salaşlarda açılırdı. Çıplak bir kadın bacağına kızarmadan bakabilmeyi ilk olarak tiyatroda öğrenirdik. On beş yaşında iken, altmışlık kantocu karılara tutulan İstanbul çocuklarının başlarına gelenler bugün bile masal gibi dillerde gezer.

Biz bir çocuk tiyatrosunun değerini ve gerekliliğini çok iyi anlarız. Ancak, tiyatro kuruluncaya kadar yeter ki boşuna vakit geçirilmesin, kim elinden ne geliyorsa, bütün bilgisini ortaya dökerek çocuklarımıza dinletecek piyes meydana getirsin. Elden geliyorsa, burada çevrilmiş çocuk filmleri yapmak da çok yerinde bir iş olurdu.

Çocuğu, eski salaşlardan çekerek kendi tiyatrosuna ısındırmak için de çocuklar üzerine çalışmış olan besi (terbiye) cilerimizin çalışması gerektir.”

Zurnasını havaya üfleyen bu ve benzeri yazılar, kurulmaya çalışılan çocuk tiyatrosuna ne kadar katkı sağladı bilemiyorum ama genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çocuklara özel bir değer verdiği de ortadadır. Dönemi içinde eğitimde çocuk pedagojisinin önemini keşfeden bilim ve sanat insanları, bu konuda vitrinlerde gördükleri tek tük çeviri kitaplarını kurcalamaya başlamıştır bile. Ama yaygın bir hareketten söz edemiyoruz ne yazık ki! Küçük bir sorun vardır: Nüfusun ancak yüzde 15 civarı okuma yazma bilmektedir ve kültür hayatı birkaç kentin merkezine sıkışmıştır. Bunu düşündüğümüzde, Cumhuriyet ideologlarının neden Halkevleri ve Köy Odası sistemi üstünde bu kadar titiz durduğunu daha iyi anlarız. Bundan başka bir de turne tiyatroları, Anadolu’ya giden eski-yeni Darülbedayi oyuncularıyla, birkaç özel kumpanya vardır kültür mektupçusu olarak, hepsi bu! Ötesi düşleri gibi yorgun, harmanları gibi kısır, cahil bırakıla bırakıla sömürülmeyi kader sanan bir Anadolu’dur. O Anadolu, Tanrı’ya Ankara’dan daha yakın bir ıssızlıkta hayat sürmektedir. Kader sanılan bu bin senelik kâbus, Muhsin Ertuğrul gibi çalışkan insanların hiç durmadan verdiği mücadelelerle yenilecektir. Sancılar içinde ve aşılamaz sanılan bir duvara doğru yürüyen bu cesur insanların çocuk tiyatrosu kurma girişimi, çok yakın bir zaman sonra kurulacak daha büyük ve örgün bir eğitim ‘mucizesi’ olan Köy Enstitülerinin kuruluşunda temel derslerden biri olacaktır. Her ne kadar acılar içinde doğan çocuk tiyatromuz, şu an kuyruğu başkalarının elinde olan üç beş paragöz çakalın dişleri arasında can çekişse de, saçma sapan adamların dayatmasıyla çar çur edilmek istense de; ‘böyle gelmiş böyle gider’ deyip geçmeyen mücadele adamlarının kaleminde, repliğinde ya da yüreğinde hakettiği saygınlığa yeniden kavuşacaktır, hiç kuşkum yok bundan!

Şaşırarak söylemeliyim ki; dolaylı da olsa, dönemi içinde çocuk tiyatrosu çalışmalarının önüne çıkan engellerden biri de, bir devlet yapılanmasıdır: Çocuk Esirgeme Kurumu!

Kurumun derdi, çocukların sinema ve tiyatrolara girme yaşıyla ilgilidir daha çok. Nedense, 16 yaşından küçüklerin, ne sinema ne de tiyatrolara girmesini doğru bulmaz Çocuk Esirgeme. Hatta bu konuda Meclis’e yasaklamaya dair bir teklif tasarısı bile sunar. Ne yani; 16 yaşından küçükler tiyatroya giremeyecekse, bunca uğraş niye o zaman?

Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı ve Kırklareli Saylavı Dr. Fuat’ın Kamutay’a, çocukların umumi filmleri görmek ve tiyatrolara girmekten menedilmelerine dair bir kanun teklif ettiği yazılmıştı. Açık saçık film ve temsillerin küçükler üzerinde yaptığı derin ve menfi tesirler göz önüne alınarak yapılan bu teklifin bazı yerlerde yanlış anlaşıldığı görülmektedir. Halbuki Doktor’un tamamen ahlâkî noktai nazarlara istinad eden kanun lâhiyası, hepimizin çocuklarımız hesabına teessüfle andığımız film kontrolsüzlüğü ve küçüklerin her filme alınması işlerine haklı olarak temas etmekte ve bunlar için terbiyevî esaslar konmasını istemektedir. Maksadı şu maddelerden anlamak kabildir:

Madde 1- On altı ve daha küçük yaşta bulunan çocukların umumi sinema filmlerine ve tiyatrolara kabul edilmeleri yasaktır. Ancak, ahlâklarını kuvvetlendirecek, bilgi, görgü ve duygularını arttırmaya yarayacak filmleri ve piyesleri gösterir sinema ve tiyatrolara çocuklar girebilirler. Bu filmler ve piyeslerin evvelden mahallî hükûmetince kontrol edilerek gösterilmesine izin verilmiş olmak lazımdır.

Madde 2- 16 ve daha küçük yaşta bulunan çocuklara güneş batıncaya dek film ve piyes gösterilebilir.

Madde 3- Çocuklara mahsus sinema filmlerinden gümrük resmi alınmaz. Ancak bu filmlerin Kültür Bakanlığı’nca izinli olması şarttır.

Madde 4- 16 ve daha küçük yaşta bulunan çocukları umumi sinema filmlerine ve tiyatroya kabul eden ve hükûmetin iznini almaksızın çocuklara film ve piyes gösteren sinema ve tiyatrolardan 25 liradan 100 liraya kadar hafif para cezası alınır. Tekerrürü halinde iki aya kadar hafif hapisle cezalandırılır.” (Yeni Mersin gazetesi, 18 Nisan 1935, Perşembe, Gazete yayın no: 2059, s. 1)

Bu teklifin Mayıs 1935’te yasalaştığını biliyoruz. İzmir’de yayımlanan Anadolu adlı gazetenin 3 Mayıs 1935 tarihli sayısında (no: 6202), 16 yaşından küçük çocukların geceleri sinemaya gidemeyeceğine dair teklifin kabul edildiği yazılmıştır. Ama bu yasağın tiyatroya uygulanıp uygulanmadığına gösterir bir veri yoktur elimizde. Görünen o ki; bu yasak sadece sinema için uygulanmıştır.

Birileri bu girişimin önüne bilerek-bilmeyerek engel çıkaradursun, bir zamandır bölük pörçük de olsa, bu işin -çocuk-tiyatro-eğitim ilişkisinin- ne denli önemli olduğunu söyleyenler de vardır. Yazdığı tiyatro eleştirileriyle bir dönemin dikkatle izlenen yazarlarından Selâmi İzzet Kayacan, 23 Aralık 1934 tarihli Akşam gazetesinde “Tiyatro Konuşmaları” adlı sütununda, çok basit ifadelerle şöyle yazar:

Okumanın verdiği tat başkadır, görmenin, dinlemenin başka. Her okuyan okuduğundan tat almadığı gibi, her gören, dinleyen de, dinleyip gördüğünün tadına varamaz.

Tiyatro hem gösterir, hem dinletir. Böylelikle tat duyurarak okutmuş olur. Tiyatroya giden görgülü olur. Tiyatroya gidenin bilgisi artar. Bir arkadaşımız “İstanbul Tiyatrosu, göğsümüzü gere gere andığımız bir tiyatro oldu” diye yazdı. Doğrudur, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun amacı, ulusal kültür besisini yüceltmekti. Tiyatromuz bu yıl, omuzuna aldığı ağır yükü daha iyi taşıyor.

Bugüne kadar, yüz yıldan yüz yıla armağan kalan, her kuşak gençliğin kültürünü besleyen ölmez piyesler oynadı. Bize Dostoyefskiyi, Sarduyu, Şekispiri gösterdi, dinletti, öğretti. Bunları okutmuş oldu. Sıra Balzaka, Göteye, Dikkense gelecek (…) İstanbul Tiyatrosu okutmak zorluğunu yeniyor; göstererek, dinleterek, tat duyurarak okutmuş oluyor.

Her Cuma gündüzleri, her okuldan, sırasıyla elli kadar okullunun, okutanlarıyla birlikte Tepebaşı Tiyatrosu’na gitmeleri gerektir. Bu gerekli dileğimizin, göz önünde tutulacağını umarız.

Okul eğlencelerinin başında Şehir Tiyatrosu’na gitmek bulunmalıdır. Okullularımızın içinde ayda bir kez, elli kuruş verecekler çokluktur. Veremeyeceklerin parasını da okul kooperatifleri sağlamalıdır. Okullarımıza, elli kuruş karşılığı, bundan değerli, bundan yararlı eğlence olamaz.”

Selâmi İzzet, okullu çocukların tiyatroya gitmesi gerektiğine dair olumlu bir öneride bulunmuştur. Bunun önemine dikkat çeken bir yazı yazmıştır ama bu işin nasıl bir disiplin gerektirdiğine dair fikir ya da yöntem bildirmemiştir. Dediğim doğrultuda bir yazıya Milliyet gazetesinde rastlarız. Hem de bu tartışmaların yükseldiği zamanlardan iki yıl önce, bir sütuna sıkıştırılmış “San’atkâra İhtiyaç” başlıklı küçücük bir yazıda! Bu yazı sanatın gerekliliğini anlatırken, disiplinin önemine de dikkat çekmektedir.

Bir asırdan beri yalnız dedelerimizin eserleriyle övünmekle vakit geçirerek tembel bir halde yaşadık. Ve bilhassa son senelerde artık bu övünmeyi bile bırakmış, san’atın memleket harcını vücuda getiren bir “Element” olduğunu tamamıyla inkâr ediyorduk. Ve hatta bazı kimseler Güzel San’atlar Akademisinin lüzumsuzluğundan bahse kadar vardılar. Halbuki diğer taraftan “Türk milletinin kahramanlarını vücuda getirecek eser yapılamıyor” diye bağırıyorlar (…) Bu işte bir prensip lazım: Evvela bir hakikati kabul ettirmek, sonra o işi vücuda getirecek adamın nasıl yetişeceğini araştırmak ve o adamın bizlere söyleyeceğini dinlemek… Şeker işinde paramız harice gidiyor derken diğer taraftan şeker fabrikası yaparak fazla ithalâta mani olmak istiyoruz. Neden san’at işlerinde böyle hareket etmiyoruz? (…) Bir işi ya kabul edip tamamıyla yapmak yahut da onu tamamıyla inkâr etmek lazım. Bir taraftan inkılâbımızın abidelerini dikmek istiyoruz; diğer taraftan bu memleket için san’atkâr fuzulidir diyoruz.” (Milliyet gazetesi, 29 Kanunisani (Ocak) 1932, Cuma, no: 2145)

Demokrat Parti’nin yayın organı olan Zafer gazetesinin kurucusu Mümtaz Faik (Fenik) de bu tartışmalara katılır. Ancak Zafer gazetesi 1949’da kurulduğu için, o günlerde Milliyet gazetesinde yazdığı bir yazıyla görüş bildirir Mümtaz Faik! Çocuk tiyatrosu üzerine yazdığı yazısında, ‘polis’, ‘yasak’ ‘devlet kontrolü’ gibi laflar havada uçuşmaktadır.

Gazetelerde okuduğumuza göre İstanbul’da bir çocuk tiyatrosu yapılacak ve burada çocukları alâkadar eden güzel eserler temsil edilecekmiş. Bu havadisten ne kadar sevinç duysak azdır (…) Bugün esefle söylemek mecburiyetindeyiz ki çocuklarımız bu vadide fazla himaye olunmamıştır.

Bir çocuğun zevki ne olabilir? Onun bu zevkini ileride güzel sanatlar sevgisine hazırlayabilmek için neler yapılmalıdır? Bunu daima dikkatle takip etmek ve üzerinde durmak mecburiyetindeyiz. Bu vadide yapacağımız işler çocukların hem his ve fikir taraflarını kuvvetlendirir, hem onlara hoşça vakit geçirtir, hem de onlara başka aykırı zevkler ve eğlenceler aramak fırsatını vermez (…)

Diğer taraftan sinema için de çocuklarımızın ihmal edildiği daha doğrusu fazla bir müsamahaya (???) uğradıkları söylenebilir. Çocuklarımıza bugün bütün sinemaların kapılarını açmışızdır. Kaç yaşında olursa olsun, pek küçük olmamak, yani bağırmamak şartıyla her çocuk sinemaya alınmaktadır. Holivutta hazırlanan kıvrak aşk sahnelerinin çocuklar üzerinde nasıl bir tesir yapabileceği acaba hiç düşünüldü mü? Halbuki Avrupa’nın birçok yerlerinde bu gibi filmlere katiyyen çocuklar kabul edilmez. Ve şayet böyle bir kaçakçılık yapılacak olursa faili şiddetle cezalandırılır. Sinemaların üzerinde “Çocuklar kabul edilir” veya “Çocuklar kabul edilmez” diye levhalar ilânlar vardır. Hatta bazılarına on sekiz yaşını doldurmayanlar bile kabul edilmez. Ve kapıda hüviyet kâğıdı sorulur.

Bunu yapmak bizim için zor bir şey olmasa gerektir. (???) Filmleri tetkik eden komisyon buna dair bir karar verir ve sinemalar da kapılarına bu şekilde birer ilân asarlar. Buradan ötesi polise ait bir mesele olur. (???)

Çocuk tiyatrosunun yapılmasına teşebbüs edildiği şu sırada çocuk yetiştirme bakımından yapılacak bu gibi (???) şeyleri göz önünde bulundurmamız ve bu işlerle esaslı surette meşgul olmamız lazımdır.” (Milliyet gazetesi, 18 İkincikanun (Ocak) 1935, Cuma, no: 3212, Mümtaz Faik’in “Günün Gölgesi” sütununda yazmış olduğu “Çocuk Sineması, Çocuk Tiyatrosu” adlı yazısı)

1935 yılının Ocak ayında, kurulacağı duyurulan çocuk tiyatrosunun tartışmaları Şubat ayında sözünü ettiğim birkaç gazetede yer bulmuş ancak oracıkta kalmıştır. Bunun yerine Darülbedayi içindeki kopmalar, yeni tiyatro topluluğu kuran eski Darülbedayi oyuncuları daha çok haber olmaktadır gazetelerde. Tam çocuk tiyatrosu girişimi soğudu diye düşünülürken, 1935 yılının Temmuz ayında, Muhsin Ertuğrul bu konuda bir hamle yapar. Konu yeniden basının gündemine oturur.

Gündemden düşen çocuk tiyatrosuyla ilgili bir haber, üç ay sonra, 26 Temmuz 1935 tarihli Kurun gazetesinde yeniden karşımıza çıkar: “Çocuk Piyesleri İçin Müsabaka Açıldı”… Duyurusu yapılan bu yarışmanın ayrıntılı bir şartnamesi yoktur haberde. Sadece Şehir Tiyatrosu’nun böyle bir yarışma açtığı, ödül değerleri ve yarışmaya katılmak isteyenlerin hangi tarihe kadar yazdıklarını, nereye verecekleri bildirilmiştir.

Bu yıl İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından verilecek çocuk temsilleri için bir “Çocuk Piyesleri Müsabakası” açılmıştır. Bu müsabakada birinci seçilen çocuk piyesini yazana 150 lira, ikinci seçilen piyesin yazıcısına 100 lira ve üçüncüye 50 lira verilerek temsil hakkı satın alınacaktır.

Yazılacak bu çocuk piyeslerinin kültüre, bilgiye, terbiyeye, ulusal ülküye ait şartlarını öğrenmek için Pazartesi, Çarşamba günleri ikiden dörde kadar Tepebaşı’nda Şehir Tiyatrosu dramaturgu Şükrü Erken’e müracaat edilebilir.

Eserlerin nihayet 15 Eylüle kadar Şehir Tiyatrosu’na gönderilmiş olmaları lazımdır.” (Gazete no: 6302)

Bu heyecan verici girişimin ayrıntıları, yaklaşık bir hafta sonra tüm gazetelerde aynı gün haber olur. İlk haberde söylenen genel bilgilerin yinelenmesinin ardından şartname açıklanır.

15 Eylül 1935 Pazar gününe kadar gönderilecek eserlerde şu noktaların göz önünde bulundurulması istenmektedir:

  1. Piyes kendi hayatımızdan alınmış ulusal bir eser olmalı
  2. Bir ders ve hitabe şeklinde olmamakla beraber, bütün eserden sezilen mânâ az çok terbiyevî mahiyette olmalı
  3. Çocuk ruhuna göre yazılmış olmalı, çocukları katiyyen sıkmamalı, eğlendirmeli, güldürmelidir
  4. Bugünkü tiyatro ve sinema tekniğine uygun, hakiki bir sanat eseri olmalı
  5. Piyeste musiki hâkim bir unsur olmalı ve dans bulunmalıdır
  6. Eserde peri, melek, şeytan gibi unsurlar bulunmasa daha iyi olur
  7. Çocuk piyesleri büyük ve tanınmış sanatkârlarımız tarafından oynanacaktır. İçinde bir veya iki çocuk rolü de bulunabilir
  8. Şehir Tiyatrosu; yepyeni bir seyirci kümesi yetiştirmek ülküsüyle çocuk piyeslerinin temsilinde son derece titiz davranacak ve bu uğurda bütün dekor ve sahne yeniliklerini yapacaktır.” (Ulus gazetesi, 1 Ağustos 1935, Perşembe)

Kurun gazetesi de, 2 Ağustos 1935 tarihinde aynı şartnameyi yayımlar. Ancak sekizinci maddenin küçücük bir eki vardır Kurun’da: “… Yazıcılarımızın da eserlerini yazarken hiç tenkit müşkülleri düşünmemeleri ve serbest çalışmaları rica olunur.”

Geçmişte dövizini bozanlar, “oyunu” bozamamıştı, bakalım bu kez ne olacak?

Salgın & devrim