Türkiye’deki çocuk tiyatrosunun kuruluş günleri-12 Hesaplaşma

Hayrettin FİLİZ
28 Şubat 2021

Öğretici ve eğlendirici!… Evet, Muhsin Ertuğrul ve arkadaşları, 1935 yılının Ekim ayında; yazarından oyuncusuna, dekorcusundan müzisyenine kadar ‘İlk Tiyatro Dersi’ adlı tarihimizin ilk çocuk oyununda bu iki temel hedefi gözeterek hareket etmiştir. Ancak, şimdiki anladığımız anlamıyla öğretici yapı, biraz abartılmış gibi görünmektedir. Çağdaş deyimle bir çeşit ‘Anlatıcı’ olan ‘Tiyatro Hocası’ rolündeki Neyyire Neyir, nasıl birinci perdeyi kapatırken; “Çocuklar oyunun birinci perdesi burada bitti. Şimdi ikinci perde hazırlanıncaya kadar sizin beş dakika kadar dinlenmeniz lâzım. Dışarıya çıkacaksınız. Biraz nefes alıp gezeceksiniz. Kiminiz susamıştır su içer, kiminizin abdesti gelmiştir. Dışarıya çıkacaksınız ama… sırayla! Sonra gene zili duyunca sırayla yerlerinize gelir oturursunuz” diye çocuklara ‘komutlar’ verdiyse; ikinci perdenin açılışında da verdiği komutlara devam eder.

“İkinci perde başlıyor… (Çanları sayarak) Bir… İki… Üç… Susalım!”

İkinci perdenin geçtiği yer, bir köy meydanıdır. Sağda bir ilkokul, solda bir kahve, yanındaysa jandarma karakolu… Anladığınız gibi, okul ve kahvenin karşı karşıya gelmesi şans değildir. Artık, oyunumuz ilerledikçe daha da emin bir şekilde söyleyebiliriz ki; bu oyun bir ‘hesaplaşma’ oyunudur. Eskimişle, onun yerine kurulan yeninin hesaplaşması! Zıt görüşler karşı karşıyadır her zaman; oyunun yazarı, yönetmeni (Gerçi aynı kişidir ya!), bu işe ter döken kim varsa; hep ve sonsuza kadar kahveye karşı okuldan, zengin kurt köpeğine karşı sokak köpeğinden, tembelliğe karşı araştırma cesareti olandan, ‘Yabani’ye karşı ‘Aydın’dan yanadır. Çocuklar da, bu görüşün doğruluğunu onamaya doğru yönlendirilmektedir.

İlginç olan; -geri aldım sözümü- artık hiçbirimize ilginç gelmeyen bazı ayrıntılar dikkatimizi çeker ikinci perdenin sahne dekorunda. Örneğin okul, kahve, jandarma karakolu gibi yerler bir köy meydanında olabileceği için inandırıcılık ögesi kapsamında açıklayabiliriz onları. Ancak, “okulun duvarının devamında bir köy gazetesi ve birçok faydalı resim ve yazılar” bildirilmişse dekor açıklaması bölümünde, bu başka bir duruma işaret eder. Bir dramaturg olarak bana böyle bir sahnenin doğruluğu sorulsaydı; aklıma ilkin ‘Hangi dönemde geçiyor bu oyun?’ sorusu gelirdi. Dönemi içinde halkının yüzde 86’sının okuma yazma bilmediği bir ülke dediklerinde de bunun olamayacağını, eğer illa olacaksa da buna çok sağlam bir neden bulunması gerektiğini söylerdim. İlk çocuk tiyatrosunu yapanların da kuşkusuz kendilerince çok sağlam bir nedeni vardı. Ancak böylesi propagandist bir neden, günümüz evrensel tiyatro algısında artık kabul görmemektedir.

‘ŞAŞIRMAMAK GEREK’

Şaşırmamak gerek aslında; ilk perdenin açılışında, ağacın altına konan kanepenin sırt dayayacak tahtasına “Bir kumbara sizi zengin eder” diye yazılmış olması ne anlama geliyorsa ya da oyuna ne katıp / eksiltiyorsa; okul duvarının devamındaki köy gazetesi de aynı amaçla oraya konmuştur. Yazardan başlayan yönlendirme çabası, sahnede de olduğu gibi kendini hissettirmeye devam etmektedir yani. İnandırıcılık? O da neymiş öyle! Yaşasın yeni Cumhuriyet, biz ona inanıyoruz.

“KÖY MUHTARI – (Sağ dipten gelerek, yeni köy gazetesini duvara çakmaya başlar. Kahveden birkaç köylü fırlar, çakılan gazeteye telaş ve heyecanla göz gezdirmeye başlarlar.) Durun çakayım, öyle okursunuz.

KÖYLÜLER – Muhtar neler var, ne yazıyor, ne diyor?

MUHTAR – Canım sormasanıza… Hepinizin okuması var… Okuyun işte!

(…)

CIRLAK ALİ – (Okuyarak) Aman ne iyi, hükümet tohumluk dağıtacakmış.

DİĞER BİR KÖYLÜ – (Okuyarak) Hayvanı olmayan köylüye hayvan verecekmiş.

BİR DİĞER – (Okuyarak) Beylik hekim geziyormuş, her köylüye bakacakmış.

(Sığırtmaç Hüseyin sol dipten çıkagelir.)

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – (On yedi yaşında bir delikanlı, elinde kaval) E… bize göre bir şey yazıyor mu duvar gazetesi?

MUHTAR – Ooo Sığırtmaç Hüseyin hoş geldin.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Hoş bulduk Muhtar. Bugün ikidir dere boyundan geliyorum, sürüyü arkadaşa bıraktım. Bilirsin a, ben bu gazetenin meraklısıyım. Ama bu sefer gecikti, acaba neler var?

MUHTAR – Ha, gel bak, sana göre bir şeyler var. (Gazetenin başına geçerler.)

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – (Okuyarak) Yurttaş! Bildiğin türküleri, manileri yaz bize gönder. Türk Dili Araştırma Kurumu!… İyi, bu çok iyi. Gel Muhtar, kahveye oturalım, ben söyleyeyim sen yaz. Senin yazın benimkinden düzgün.”

Bütün köylüleri okuma-yazma bilen bir köyde (!) geçen olaylar, şimşek hızıyla değişmektedir. Kahvede, sonradan TDK olacak kurum konuşulurken, aniden, ninesinin elinden tutup zorla sürüklediği bir çocuk sahneye girer ve ortalığı yıktıktan sonra geldiği gibi aniden oyundan çıkar. Hem de pür-ü-pak bir şekilde! Bu kısa bölümde neler yoktur ki; tehdit, rüşvet, hakaret, çocuğu aşağılama, argo… Pedagojinin istediği hiçbir şeyin olmadığı böylesi bir çocuk oyunu sahnesi, tiyatro tarihinde nadir görülmüştür. Oyunun amaca doğru zorum zorum zorlandığı en belirgin bölümü belki de burasıdır.

“NİNE – Yürü yoksa jandarmaya haber veririm.

TORUN – Gitmem nine, zorlama yine kaçarım.

NİNE – Yürü yumurcak! Üzme beni, bak sana para vereceğim.

TORUN – İstemem, ben mektep istemem. Okumak istemiyorum. Ben davar güdeceğim.

NİNE – Gayrı illallah, şimdi haykıracağım.

TORUN – Haykır! Benim dediğim dedik. Ben sığırtmaç olacağım.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – (Atılarak) Ne o, sığırtmaç mı olacakmış?

TORUN – Ha, senin gibi olacağım Hüseyin Ağabey.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Okuman yazman var mı senin?

NİNE – Ah oğlum, nereden olsun? Daha yeni yazdırdık mektebe, hemen kaçmaya başladı.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Tühh! Yazıklar olsun sana torun.

TORUN – Senin var mı?

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Elbette var. Sığırtmaçım ama mektep kâadım var benim. Ben halk mektebinden çıkmayım. Hadi şimdi benimle yürü bakayım.

TORUN – Nereye götüreceksin?

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Mektebe şuraya… Şurası sevilmez mi a çocuk?

NİNE – Ömrüne bereket Hüseyinim.

MUHTAR – (Söze karışarak) Nafile zorluyorsunuz nine, senin torunda adam olacak göz yok.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Öyle deme Muhtar, göreceksin bu yumurcak ne adam olacak. O köyümüzün makinalı çiftçisi olacak… Değil mi öyle?

TORUN – Ha, öyle olsun Hüseyin Ağabey.

SIĞIRTMAÇ HÜSEYİN – Hay yaşayasın arslanım, beni utandırmadın. Öyleyse yürü mektebe. Haydi nine sen de işine.”

Okula henüz yazdırıldığı söylenen ‘Torun’ olsun olsun 7 yaşında olsun. Ama ettiği lafa bakar mısınız: “Gitmem nine, zorlama yine kaçarım.”… Vayyy! On parmağım ağzımda şu an. İyi de çocuk, küçücük köyde kaçtın diyelim, nereye kaçacaksın? Zaten avuç içi kadar yer! Hadi diyelim ki bütün damarların sarının da sarısı, inatçının da inatçısı, keçi katır karışımı bir çocuksun sen; o zaman “Tühh! Yazıklar olsun sana torun” diye ağız dolusu, sunturlu bir küfür yedikten hemen sonra, fantastik bir şekilde makinalı tarımdan söz eden, bilge bir davar çobanından etkilenip, tıpış  tıpış okula gider miydin? Bu çoban makinalı tarımdan söz edecek kadar bilge biriyse, 7 yaşında, el kadar bir bebeye küfür edilmeyeceğini bilmiyor mu? Hadi dürüst olalım, olacak iş değil bu!

Oyun yazarı da böyle düşünmüş olacak ki; bu idealize edilmiş, inandırıcılıktan uzak bölümün karşısına, bu durumun tam da karşıtı olan bir bölüm daha yazmıştır. Bir hesaplaşma daha!

“Sığırtmaç Hüseyin mektepten çıkarken, sol taraftan koşarak gelen köylü çocuğuyla karşılaşır.)

KÖYLÜ ÇOCUK – Aman ağabeyciğim koru beni!

SIĞIRTMAÇ – Ne var, ne oldu?

KÖYLÜ ÇOCUK – Babam kovalıyor, yakalarsa gebertecek.

SIĞIRTMAÇ – Ne yaptın babana?

KÖYLÜ ÇOCUK – Bir şey etmedim ağabey. Mektebe gitmek istiyorum diye kızıyor, atıyor köteği.

SIĞIRTMAÇ – Hoppala, bu da başka türlüsü! Çocuk okumak istiyor, baba istemiyor.

(…)

KÖYLÜ ÇOCUK – Geliyor, sakla beni (Sığırtmaç’ın arkasına gizlenir.)

SAKALLI – Ulan tövbeler olsun, sokma beni günaha. Hadi gel iyilikle söylüyorum sana, gel bana tarlada yardım et. Bugün işimiz çok. Vazgeç şu mektepten. Okuyup yazıcı mı olacaksın? Sana tarla davar gerek.

SIĞIRTMAÇ – Yanılıyorsun dayı, bu kadar hevesli olan çocuğu bırak okusun.

SAKALLI – Evlat benim değil mi, okutmam!

SIĞIRTMAÇ – Evlat senin… Ama daha önce hepimizin.”

Sonrasını tahmin edebilirsiniz sanırım;  köy öğretmeni Sakallı’yı ikna eder ve çocuk okula gider. Tam bu sırada, Köyün İmamı girer sahneye. (İmam’ın girişi teknik olarak bildirilmemiştir bu ara) Köyün iskelesine, sabaha karşı çıkan fırtınada direği kırılmış beyaz bir geminin geldiğini; bu gemiden güzel giyinmiş çocuklar çıktığını ve yanlarında da ellerini bağlayıp sürükledikleri yabani bir adam olduğunu söyler. Oyunun bu sahnesini birlikte okuyalım:

“(İki gemici yabani adamı sahneye sürükler. Yabaninin kolları bağlıdır. Hayvan postları giymiştir. Kolları ve ayakları çıplaktır. Saçı ve sakalı süpürgeler gibi uzamış ve birbirine karışmıştır. Ara sıra acı acı inler. Herkeste korku ve hayret…)

ÇAVUŞ – Bu kim?

AYDIN – Bu yabaniyi yaban adasında yakaladık. Ama sormayın neler çektik.

ÇAVUŞ – Yaban adasında mı?

İMAM – Demek ara sıra balıkçıların anlattıkları dev bu olacak?

CIRLAK – Hayır hayır bu o değil. O dört başlı imiş.

MUALLİM – Hepinize şaşarım. Bu dünyada ne dev vardır, ne peri ne de cin.

AYDIN – Öyle ya, cin olsa ele geçmez. Peri olsa görünmez. Dev olsa sağ kalmaz.

ÇAVUŞ – Bu bal gibi bir serseri olacak. Bunu söyletemediniz mi?

AYDIN – Onu dün ikindi vakti yakaladık. İninden güç bela çıkardık, kotramıza sürükledik. Bütün gece uğraştık, hiçbir şey söyletemedik. Yalnız sağanak direğimizi kırdığı vakit, memnun memnun haykırdı. Haykırdı mı, uludu mu pek anlayamadık.

ÇAVUŞ – Peki şimdi ne yapacaksınız?

AYDIN – Beraber götüreceğiz. Lazımsa hükümete götüreceğiz.

ÇAVUŞ – Öyle ya, şimdi biz bir kâat yazalım. Giderken yanınıza bir jandarma takarız, yoldaki karakollara uğraya uğraya götürürsünüz.

AYDIN – Çok güzel… Bilinmez, belki faydalı bir yurttaş olur.

(Yabani haykırır, çocuklar korkar. Cırlak Ali, İmam’ın arkasına saklanır.)

ÇAVUŞ – Bu böyle olmayacak. Otomobiller gelinceye kadar karakola götürüp hapsedelim.

(Yabani yine haykırır.)

CIRLAK – Bak karakol deyince nasıl haykırdı.

İMAM – Ona dayak iyi gelir. Ama bizim karakolda öyle bir şey yok.

CIRLAK – Bana bıraksalar maşayı kızdırır, şu çıplak ellerine basardım.

MUALLİM – Hayır, hiçbiri doğru değil. Bu da muhakkak ki bir insan. İnsan insana işkence etmemeli… Belki de dinsizdir.

(Yabani koynundan çıkın gibi bir şey çıkarır, Muallim’e verir.)

MUALLİM – Durun bakalım, bu uzattığı şey ne? (Herkes Muallim’in etrafını alır. Muallim çıkını çözer. İçinden turalı bir nüfus kâadı çıkar.) Bu ne… bu çok eski bir kâat.

İMAM – Ver bana ben anlarım. (Nüfus kâadını alır) Buna mecidiye kâadı derler. Yani şimdiki hüviyet cüzdanı. Eski harflerle yazılı. Durun sökelim. İsmi Osman Fani. Pederinin ismi Sadık.

AYDIN – (Etrafında gülüşmeler) Ne biçim ad bunlar?

İMAM – Eski zaman adları bunlar oğlum. (Devam ederek) Validesinin adı Zeliha. Tarih veladeti, yani doğduğu yıl: 1300 seney-i hicriyesinin rebiülahirinde…

AYDIN – Aman ne tuhaf!

İMAM – Arap yılı oğlum. Dur hesap edelim… E şöyle böyle bu adam elliyi aşkın.

CIRLAK – Ah şunun yüzü gözü bir meydana çıksa, kıldan görünmüyor ki! Belki bir tanıyan olur.

MUHTAR – Bu iş senin elinden gelir. Bu herifi bir tıraş etsen!

CIRLAK – Durun benim koyunları kırptığım bir koca makas var, onu getireyim. (Kahveye koşar.)

ÇAVUŞ – (İmam’ın elinden mecidiye kâadını alarak) O kâat bende kalsın. (Karakola gider.)

YABANİ – (Birden haykırarak) İmam!”

17,5 sayfalık oyunun 6 sayfasını oluşturan ikinci perdesinde; oyunun ilk dakikasından bu yana sözüm ona gizli gizli yapılan propaganda gün gibi ortaya dökülecek, tarihimizin ilk çocuk oyununun siyasi bir görevle sahnelendiği anlaşılacaktır. Bu bölümü birlikte okumak için yabani ve köydekilerin karşılaşmasını bir sonraki yazımıza bırakalım. (Devam Edecek)

 

“Yazarı besleyen en önemli kaynak: Yaşanmışlık”

Fıstık çamlarıyla ünlü Kozak’ta bir taş ocağı daha ruhsat almasın!