Yerkabuğunun alışamadığımız gerçeği

Ege Telgraf Admin
23 Ocak 2023

Deprem hem yıkıcı etkisiyle çevreyi hem de yıkım olmasa dahi gerçekleşmesi halinde insan psikolojisini son derece olumsuz etkileyen doğal bir afettir. Her gün gerek ülkemizde gerekse dünyanın dört bir yanında binlerce deprem gerçekleşir; bunların büyük bir kısmı çok küçük şiddette 1 veya 2 şiddetinde olduğundan ötürü hissedilmez. Bu büyüklükte depremler sadece ölçüm için özel geliştirilen cihazlar sayesinde kaydedilebilir. Bizler genelde 3 ve üzeri şiddetteki depremleri hissetmekteyiz. Depremin şiddeti ve süresi arttıkça, yıkıcılığı ve çevreye verdiği tahribatta o denli artar. Böylesine önemli bir doğal afet olmasına karşın, yaşamadığımız veya hissetmediğimiz sürece sanki yokmuş; yada olmayacakmış gibi yaşar gideriz.
Oysa deprem bilimciler, tektonik yapısı nedeniyle ülkemizde çok şiddetli depremler meydana gelme ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu her zaman vurgulamaktadırlar. Böylesi büyük felaketlerde, kurtarma ve can kaybını en aza indirme, depremzedelerin beslenme ve barınma ihtiyaçlarının ivedilikle giderilmesi, sağlık hizmetlerinin en üst düzeyde sunulması gibi ilk etap uygulamaları yapılsa da depremin çevresel etkileri üzerinde yeterince durulmamaktadır.
1999 yılında Kocaeli ve Düzce depremleriyle ciddi can ve mal kaybını tecrübe etmiş; bir ülke olarak, bu konuda daha çok tedbir almalı ve yaşanabilecek başka bir depreme karşı hazırlıklı olmalıydık. Ancak 2020 yılı ekim ayında Ege Denizi Sisam adası açıklarında yaşanan deprem yıkıcılığı ve ağır hasarlara sebep olmasıyla bu konuda hala ne kadar yetersiz ve tedbirsiz olduğumuzu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Depremin yıkıcı etsisi sadece yaşandığı bölge ile sınırlı kalmamaktadır. Ülkemizin bir yerinde böyle büyük bir afet yaşandığında, oradaki yaraları sarmak adına tüm devlet kaynakları seferber edilmektedir. Arama kurtarma çalışmaları, yaralıların sağlık kuruluşlarınca tedavi altına alınmaları, vefat edenlerin defin işlemleri, evsiz kalan onlarca kişinin yeni bir ev inşa edilinceye dek beslenme, barınma, giyim ve benzeri temel ihtiyaçlarının karşılanması, sekteye uğrayan ulaşım, eğitim gibi sektörlerde ivedilikle tedbirler alınması, yıkılan binalardan arta kalan moloz yığınlarının süratle yerinden kaldırılması, yaşanan trajedinin insanların ruhunda yarattığı telafisi mümkün olmayan yaraları iyileştirmeye yönelik çabalar bunların sadece bir kısmıdır.
Depremden etkilenen tek şey insanlarda değildir; söz konusu bölgede yaşayan hayvanlar hatta ağaç ve bitkilerde yaşananlardan paylarını alır. Yıkılan veya deprem sonrası yıkılması gereken binalarla çevreninde çehresi değişir.
Deprem gerçeğiyle yaşamak zorunda olan, bizim gibi ülkelerde çok katlı yapılaşmanın önüne geçilmesi, dolgu alan kullanımının bırakılması, yapıların belli aralıklarla ya güçlendirilmesi ya da yıkılarak yenisinin yapılması gibi hayati tedbirler almak zorunludur. Artık teknolojik gelişmelerde buna olanak tanımakta raylı sistemlerle binaların belli ölçüde hareket edebilen, eğilebilen ve kolayca yıkılmasını engelleyen sistemler oluşturulmuştur.Tıpkı yangın, sel, heyelan gibi depremde olası afetlerdendir. Bunu bilmek ve kabul etmekten ziyade yaşanmadan önlem ve tedbirlerin alınması gerekir.
Zaman içinde yaralar bir şekilde sarılır, yıkılan binaların yerini yenileri alır. Hayat yeniden normale döner. Böylece yaşanan acıların ve kayıpların da yası tutulmaz olur. Herşey unutulmaya yüz tutar. Ta ki yeniden benzer bir felaket yaşanana dek…

Brokoliyi sofranızdan eksik etmeyin

Kiliseye gidene de, Camiye gidene de karışma!