Köy Enstitüleri dergisi ve Anadolu köyünden dünya tiyatrosuna

Abone Ol

1945 yılında, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Bey son derece huzursuzdur. Bir yandan toprak ağalarının, onların etkisindeki politikacıların cahil halkı Köy Enstitüleri’nin “komünist yuvası” olduğuna dair kandırmaya başlamaları, diğer yandan ülke çapına yayılan Köy Enstitüleri’nin tümünde, ekonomik, coğrafik ve daha onlarca sıkıntı yüzünden arzu edilen verimin alınamaması, Tonguç’u rahatsız etmektedir. Muhteşem mektuplar yazan İsmail Hakkı Bey, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından on beş günde bir yayımlanan İlköğretim Dergisi’nde de yayımlanan üç mektup yazar üst üste. Mektuplar, ana başlığından da anlaşılacağı gibi, “Köy Enstitülerini Bitiren Öğretmenlere”dir. Tonguç yeni öğretmenlere şöyle seslenir:

“Şimdiye kadar aldığım mektuplardan, sizin bana duyurmak istediğiniz meselelerin birçok yerlerde aynı şeyler olduklarını anladım. Bu meselelerden birbirine benzeyenleri bir araya getirmeyi, ayrıldıkları bölümlere göre onları incelemeyi ve mektuplarınıza toptan cevap vermeyi düşündüm… Meselelerinize dokunduğum zaman size gem vurmaya, yolunuza engeller dizmeye, sizi frenlemeye asla yeltenmeyeceğim. Gerçeğin, doğrunun, iyinin ve güzelin sevgisi yazılarımın temeli, kaynağı olacak. Sizden de böyle yapmanızı beklerim.”

Gelen mektupları uzun uzun değerlendirip, önerilerde bulunur İsmail Hakkı Bey. Tek kelimeyle muhteşem önerilerde!

“Köylülerin ve öğrencilerin arasında “Güler yüzlü, tatlı dilli öğretmen” diye anılmalısın. Öğrencilerle düşüp kalktığın zamanlarda çocuk olmasını, çocuk gibi hareket etmesini bil, onların oyunlarına katıl, onlarla arkadaş ol!

Tembellere, işsizlere yuva olan yerlerden kaçacaksın, böyle yerlerden tiksinecek, iğreneceksin. Seni arayanlar iş zamanında daima işinin başında bulacaklar… Gün gelecek senin elinle yoğrulanların hepsi tıpkı senin gibi taparcasına işe sarılacaklar. Görevi kutsal bilen bir toplum yaratmalısın.

Hayatı sevecek, ondan zevk alacaksın. Sonra yaptıklarını görüp: “Faydalı olarak yaşamak ne güzel şeymiş” diyebileceksin… Köylerde “Bugün varık, yarın yoğuk! Dokuz günlük ömür için on günlük zahre haram değil mi? Az çalış, çok çalış, kara toprağın altı senin içindir!” diyenleri kendin gibi düşünen insanlar haline getirmelisin.” (İlköğretim Dergisi, Ocak-Şubat 1945, Sayı: 173-174)

Bu mektuplar, birbiri ardına yazılır. Yeni, devrimci ve ülküye adanmış bir insan yaratılmaktadır. İşte bu eğitimle ilişkili yeni insanda, olmazsa olmaz özelliklerden biri olan sanatçı yanı da unutulmaz bu mektuplarda. 21 Kasım 1945 tarihli ve tüm enstitü müdürlerine seslenen mektubunda, tiyatrodan da söz eder Tonguç:

“Enstitülerde türlü vesilelerle sık sık yapılan eğlentiler ve müsamereler sırasında temsil edilen parçalar, monologlar, komediler çok defa değersiz ve mânâsız parçalardan seçilmektedir. Oyun kıymeti bakımından da bir gelişme olmayınca bu gibi parçalar ne kadar tekrar edilse çocuklara yeni şeyler öğretmek mümkün olmamaktadır. Yüksek Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler vasıtasıyla Enstitünüzün eğlenti ve müsamere işlerinde de yenilikler yapabilirsiniz. Öğrenciler hem zevk, hem rol almak bakımlarından normal bir gelişmeye kavuşturulabilir. Kendilerinden bu bakımdan da faydalanmanız elzemdir.” (İ. Hakkı Tonguç, “Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları”, Hazırlayan: Engin Tonguç, Çağdaş Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 1976, s. 182)

İsmail Hakkı’nın dediği o kadar açıktır ki; Hasanoğlan’da günden güne yükselen ve yerel renklerini yitirmeden, tiyatronun evrensel dünyası içinde yetişen Yüksek Bölüm öğrencilerine her açıdan güvenin! O, toprak çapalayıp, inek sağdıktan sonra, cebinde, çantasında taşıdığı dünya klasiklerini okuyarak, Sophokles, Shakespeare, Çehov oynayarak yetiştirildi ve köye gönderildi, sahip çıkın ve yararlanın! Yararlanın ki; yetiştirdikleriniz, bin yıllık karanlığın şeytanlarından, ağadan, üfürükçüden, nazardan, kurbağadan, jandarmadan, trahomdan, vergiciden, algıcıdan, inden, cinden korkmadan büyüsün. Bir çocuk korkmadan, korkutulmadan büyümezse, nasıl dünya insanı olur ki?

İşte bu noktada Köy Enstitüleri Dergisi gerçek bir okul görevi üstlenir.

Birçok konuda olduğu gibi, tiyatro konusunda da diğer enstitülere rehberlik etmeye başlayan Köy Enstitüleri Dergisi, ne yazık ki sadece 8 sayı yayımlanabilmiştir. İlk sayısı Ocak 1945’te yayımlanan derginin, 7 -8 numarayla ortak yayımlanan son sayısının yayın tarihiyse Ağustos-Eylül 1947’dir. Her sayısı 200 sayfaya yakın olan dergi için, Hıfzı Veldet Velidedoğlu, 1968 yılının, 18-21 Nisan günleri arasında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Baltalanan Bir Kalkınma Hamlesi” adlı uzun yazısının bir yerinde şöyle der:

“Köy Enstitüleri Dergisi’nin 1945’te yayımlanmış olan birinci cildinin sayfa toplamı 623’tür. Bugün hiçbir okulda, lisede, hatta üniversitelerin fakültelerinde bir tek yıl içinde bu ölçüde bir dergi çıkmamaktadır. Bu derginin asıl değeri yaprak sayısının çokluğunda yani niceliğinde değil, içindeki yazı, etüt, inceleme, hikâye ve şiirlerin niteliğindedir.”

Kapatılıncaya kadar inandığı çizgiden sapmamış olan derginin, Ocak 1946’da yayımlanan 5-6 numaralı ortak sayısında, bazı tiyatro oyunlarının değerlendirildiğini görürüz. Bunlardan biri Moliere’in “Cimri”si, diğeri de Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı oyunudur. Öğrenci değerlendirmelerini okuduğumuzda şaşkınlığımız daha da artar; çünkü, artık yazılarda “komedi” yerine “komedya” denmekte, klasik tiyatronun temel özelliği olan “üç birlik kuralından”, “burjuva toplum yapısından”, “modern tiyatro dünyasından” ve “sınıf bilincinden” söz edilmektedir.

“Cimri’de Harpagon’dan başka tipler de vardır. Onlar daha ziyade Harpagon’un karakterini açıklatırlar. Bununla beraber diğer tipler de Paris’te bir burjuva ailesinin düşüncelerini, âdetlerini bize göstermektedir. Cimri’yi okuduğumuz zaman insan ruhunun bir köşesini bütün çıplaklığı ile görür ve gülmekten kendimizi alamayız. Gülerken düşünürüz ve bir ibret dersi alırız. Cimriliğin son haddine varmış olan Harpagon’un mizacını, psikolojisini tanımakla her toplumda bulunan bir hali kavramış oluyoruz, Harpagon gibi parasının yüzüne bakarak düşük ve gülünç bir hayat geçiren insanların sayısı az değildir. Bu tiplere her devirde, her memlekette rastlarız. Zaten Moliere’i daima yaşatan şey, Cimri’de olduğu gibi, insanlığın ölmeyen taraflarını ele alarak ustaca işlemesi, günün ve geleceğin malı olmanın sırrını keşfetmesidir.”

Bu değerlendirmeyi yazan Süleyman Karagöz, Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerinden biridir. Sadece Moliere’in Cimri’sini değil, Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı oyununu da değerlendiren kişi odur.

“Vişne Bahçesi”nin değerlendirildiği yazıda, son derece açık bir görüş savunulmaktadır. Bu görüş enstitülere inanmış bir köylü çocuğunun ağzından çıktığından olsa gerek, sanki bir çeşit özvarlık nedenini sorgulamaya dönüşür. Çünkü sözler çok doğal, kendinden emin ve apaçıktır:

“Bu eser, hazır servetlerle, emek sarfetmeden, bolluk içerisinde hayatlarını sağlayan asilzadelerin, yerlerini tabiatla haşır neşir olan insanlara bıraktığını göstermeye çalışmaktadır. Bir tarafta, bolluk ve tükenmez varlık içerisinde gözlerini açan insanlar vardır. Tembellik onlar için bir zevktir. Bahçedeki çiçek onlar için açar. Kovandaki arı balını, bağdaki üzüm şırasını, kozasını ören böcek ipeğini onlar için verir, onlar için ölür. Senenin her günü onlara bahardır. Rüzgâr ıslığını çalar, kuşlar türküsünü söyler, Yahudi orkestrası onları eğlendirir. Eğer açan çiçek kokmaz, içilen şarap neşe vermez ve gülen yüz kalmazsa o zaman Paris, Moskova onlara kucak açar. İşte bunlardan biri, vişne bahçesinin sahibi Lyubov; binlerce işçinin alın teri, göz nuru dökerek elde ettikleri serveti, Paris’in zar masalarında dağıtarak yaşar.

Diğer taraftan gecesini gündüzüne katarak ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan büyük insan kitlesi vardır. Lopahin bunlardan çıkmıştır. Dedesinin, babasının işçi olarak çalıştığı vişne bahçesi bakımsızlıktan kurumuş ve verimsiz bir duruma düşmüştür. Onun kesilmesini, kâr getirmesini ister. Fazla borçlanan Lyubov, babasından emanet aldığı vişne bahçesine bakacak kudrette değildir. Onu verimli bir şekle sokabilecek olan Lopahin’in ellerine teslim etmeye mecbur kalır. Böylece eser, gölgelikten başka bir iş yapamayan insanların yerlerine haris insanların nasıl geçtiğini canlı bir şekilde ifade eder.” (Süleyman Karagöz, “Cimri” ve “Vişne Bahçesi” başlıkları yazıları, Köy Enstitüleri Dergisi, Ocak 1946, Cilt: 1, Sayı: 5-6, Milli Eğitim Basımevi, ss. 143-146)

Seçilen oyunlara, seçilme mantığına ve temsil dersinde yapılan yukarıdaki gibi çalışmalara baktığımızda; Hasanoğlan’da yapılan tiyatro çalışmalarının mucizevî bir hızla, evrensel değerlerin tartışıldığı bir noktaya geldiğini görürüz. Öğrenciler, yaptıkları değerlendirmelerin içine yerleştirdikleri bakış açılarıyla, kendi varoluşlarını bozmadan da, evrensel ölçülerde bir tiyatro yapabileceklerinin işaretlerini vermektedirler.

Kendi deyimleriyle “Kitap Öğütlemeleri” kapsamında yazılan diğer yazılara baktığımızda da, Köy Enstitüsünde yetişen bir çocuğun, öncelikle kendi toplumunu tanıması için bilinçlenmesi gerektiğini düşünenlerin nasıl doğru bir yol izlediklerine tanık oluruz. Örneğin; Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerinden Rasim Köktürk, Pearl Buck’ın “Ana” adlı romanını incelerken şöyle yazar:

“Eser, Çinli bir anayı tanıtmaktadır (…) Köylümüzü tanıma ve onların yaşayışları üzerinde insanı düşündürmeye götürmesi bakımından bilhassa biz enstitülüler için önemlidir (…) Eseri okurken insanın gözünde hem bir “Çinli Ana” hem de bir “Anadolu Ana” canlanıyor. Sıkıştığı zaman tapınaklarda Tanrılara sığınan “Çinli Ana”nın şahsında, türbelerin, kutsal yerlerin erenlerine sığınan “Anadolu Ana”yı görüyoruz. Ocakta yanan pirinç saplarının isiyle gözleri bozulan insanlarla, tezek yakan Anadolu köylüsü, mandasıyla aynı damda yatan zavallılarla gene tıpkı Anadolu köylüsü anlatılıyor. Her gün yemeğini pişirdikten sonra çocuğunu sırtına vurarak çapası omuzunda tarlaya yollanan ana, kocası gurbete veya askere gitmiş, yahut kahve köşelerinde kumar oynayan, içki içen erkeğinin yerine tarlada çalışan bizim anamız sanki… Dine, geleneğe bağlılık, kadere boyun eğmek, evlenmeler ve çocuk eğitimi aynen bizimkiler, bizim âdetlerimiz. Her şey, her şey bizimkinin aynı… Hiçbiri yabancı gelmiyor insana.” (s. 147)

Bir diğer yazıda da, Yüksek Köy Enstitülü Galip Akın, Josephe Cronin’in ünlü romanı “Şahika”yı değerlendirmektedir:

“Şahika’nın kahramanı Doktor Manson, Londra’da öğrenimini tamamlamış, yoksulluğunun acılarını tadarak hayata atılmıştır. Gerçek hayatın ne demek olduğunu o hayatın içinde yoğrularak öğrenmiştir. Zenginliğin kendisini lüks hayata sürüklediği sırada nefsinden feragat ederek Londra dışında kalan, ihmal edilmiş milyonların yaşadığı köy ve kasabalarda, hiçbir sınıf farkı gözetmeksizin, her çeşit zorluklarla savaşmaya başlamıştır (…) Yoksulluk ve sefalet içinde bulunan insanlara kucak açan, onları bu durumlarından kurtrmaya çalışan Doktor Manson’u aynı şartlar içinde bulunan köylerimizi kurtaracak olan Köy Enstitüleri öğrencilerine iyi bir örnek olarak gösterebiliriz.” (s. 148)

Bu değerlendirme yazılarından birinde de YKE öğrencisi Galip Gürler’in imzasını görürüz. Gürler, Puşkin’in “Dubrovski” romanını önermektedir diğer enstitülü kardeşlerine:

“Dubrovski’ye yakınlık duyuyoruz. Çünkü bize güvensizlik, rüşvet ve kayırmalar içinde yüzen Osmanlı devrini hatırlatıyor. Köroğlu ve Çakırcalı Efe gibi nice Dubrovskilerin kahramanlıklarını ihtiyarlardan dinlemişizdir.” (age, s. 150)

Öğrencileri yeri pençeleyip göğe doğru kaldırırken, Tonguç Baba da olanı biteni dikkatle izlemekte, yeni yol haritaları çizmektedir. 1946 yılının ikinci ayında yazdığı bir mektupta şöyle seslenir:

“Bütün enstitülerde şimdiye kadar bir noktaya pek önem verilmemiştir. O da şudur: Gerek öğretmenlerin gerek öğrencilerin çok ağır hayat şartları içinde haddinden fazla olan yüklerini hafifletmenin tek çaresi onları haftanın muayyen zamalarında kendi kendilerine kalacakları ve eğlenebilecekleri boş vakitler sağlamak. Her öğrenci ve her öğretmen bu zamanın haftanın hangi gününde ve saatinde olduğunu kesin olarak bilmelidir. O sırada hiç kimse bunlara yeni işler yükletmemelidir. Bu boş zaman haftada bir iki saatte olsa insanları ferahlatmaya yarayan bir tedbirdir. Hele orada buna büsbütün ihtiyaç vardır. Ancak böyle zamanlar sağlamakla yeni hamleler yaptırmak mümkün olabilir.” (İsmail Hakkı Tonguç’un, Talât Ersoy’a yazdığı, 18 Şubat 1946 tarihli mektuptan alıntı, “Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları (1935-1946)”, Çağdaş Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 1976, s. 223)

Hep düşünürüm; Köy Enstitüleri kültürü dediğimiz şey, nostaljik bir vicdan kanamasıyla, birkaç fotoğrafa bakarak hep aynı/yorgun/eskimiş ve işlevini yitirmiş slogan ve bitmez bir kederle iç çekmek midir yoksa imece kültürü içinde Tonguç Baba’nın ne dediğini bir daha düşünmek midir?

Hayrettin Filiz