Hangi kategoride olursa olsun, ev sahibi olduğumuz organizasyonlarda elimizden gelenin en iyisini yapmak için didiniriz. Yapımız böyle. Hoş, 16 yaş altı eleme grubunun organizasyonu ne olacak ki zaten. UEFA’nın istediği basit. Turnuvaya görevlendirilmiş yabancı hakem, gözlemci ve delegenin uygun koşullarda ağırlanarak maç öncesi resmi toplantının iyi düzenlenmesi. Ötesi zaten topu topu bir haftalık turnuva süresince kendiliğinden akar gider. Boş günlerde yörenin tarihi turistik yerlerine gidilir, bir akşam resmi yemek düzenlenerek katılan ülkeler arasında yeni dostluklar kurulur ve ay ışığındaki “her şey mükemmel, çok teşekkür ederiz” serenatları eşliğinde ülke temsilcileri birbirlerine hatıra bâbından hediyeler verip başarı dilerler. Tek takımın tur atlayacağı turnuvada rakibe başarı dilemek oldukça saçma bir şey olsa da alışılmış bir kere, maskeli balonun gülümseyen yüzlerine karışan bu temenniler, karşılıklı nezaketten ileri gelmektedir. Başta dedim ya, UEFA için saydıklarım arasında en önemlisi ağırlama değil, turnuva düzeninin sağlanmasıdır ki maç öncesi stadyumda düzenlenen resmi toplantı, bu işin beyni niteliğindedir. Neden mi? Eh toplantıya katılanlara bir bakın anlarsınız. Yörenin emniyet, sağlık, itfaiye, özel güvenlik, stadyum müdürü, TFF temsilcisi, hakemi gözlemci, takım temsilcileri, mihmandar ve toplantıyı yönetecek UEFA delegesi. Genelde sabah 10.00’daki toplantı saatinden bir saat önce sahada olunur ki bu süreçte stadyum gezilir, soyunma odaları tribünler hakem odası kontrol edilir. Bunların amacı maçta yaşanması olası olaylar konusunda ön çalışma yapmak, en ince ayrıntıya dek kararlar almaktır. Öyle ya, diyelim akşam 10 bin kişinin önünde oynanacak maçta sorun çıktı. Derhal kurulacak olan kriz masası nerede, ne şekilde bir araya gelecek ve hangi önlemi devreye sokacak falan filan derken uzatmayalım detaya ve disipline çok önem veren UEFA söz konusu toplantıya çok dikkat edilmesini ister. Şimdi gelin sizinle uzun yıllar öncesindeki böyle bir toplantıya gidelim efendim. Hangi aklı evvel kurban bayramının birinci gününe denk gelen bir turnuvaya talip olur bilemem lakin olmuş bir kere, olmuşla ölmüşe çare yok. Bendeniz o sıralar hakem olduğumdan federasyonca bu turnuvaya yabancı hakemlerin sorumlusu olarak atanmıştım.
UEFA DELEGESİ
Son görevlerinden birine gelmiş ileri yaşlı UEFA delegemiz, Türk dostu, neşeli, dünya tatlısı, eski bir hakemdi. Geldiği andan itibaren işe yıllar önce yabancı hakem olarak yönettiği FB-GS derbisini anlatmakla başlayıp ülkemizi ve insanımızı öve öve bitirememişti. Delege raporu sonraki organizasyonlar için UEFA nezdinde ciddi önem arz ettiğinden yanı başından ayrılmıyor, bir dediğini iki etmiyorduk. Federasyon tarafından işin hassasiyetine binaen tüm resmi kurumlara gereken yazılar yazılarak bilgi verilmişti. Gel gelelim resmi toplantının yapılacağı sabah kurban bayramının ilk gününe denk gelmişti. Takdir edersiniz ki herkes kurban kesmeye gitmişti. Toplantı öncesi geldiğimiz sahada disiplin aşığı sevgili delegemiz stadın ön kontrolünü yapmak için sahanın çimlerine ayak basar basmaz ilk iş stadyum müdürünü sordu. Eh bayramın ilk günü sabahın dokuzunda inlerin cinlerin top oynadığı yerde müdür mü olur Allah aşkına. O sırada bayram tıraşını olmuş, lacivert bayramlığını giymiş, bahçıvanlıktan tutunuz sahadaki diğer işlere dek görev yapan emektarın biri–hadi şimdilik adına Mustafa diyelim –çimleri sulamaktaydı. Delegeye dönüp çaresiz: “İşte müdür” dedik. Olumlu bakmaya dünden hazır delegemiz “Müdür mü? Ooo sayın müdür merhaba” dedi ve bize: “Böyle hassasiyet görmedim, bu ne disiplin, bizzat kendi çalışıyor mükemmel, mükemmel “ deyip not aldı. O an yılların stat çalışanı Mustafa stat müdürlüğüne terfi edivermişti. Dedik gel bizimle. Mustafa avucunun içi gibi bildiği stadı delegeye gezdirirken tarihçesinden tutun, kapasitesine dek ne sorulduysa cevap verdi ki ihtimal müdür bey bile o kadarını bilemezdi.
ÖNDEN BUYRUN
Toplantı odasının kapısında Mustafa delegeye “Buyrun beyim “der demez delege hazırola geçip öne eğilerek :“After you ”(sizden sonra) demesin mi! Mustafamız şaşkın şaşkın buyur edildiği odaya girdi ve ne yapayım dercesine gözümüzün içine bakarken “oturuver” dedik, bozma idare et”. Gerçek müdür ve itfaiye dışında herkes hazırdı. Toplantı başlayıp tüm planların ardından sona gelinmişti ki birden kapı açıldı ve sayın müdür elde telsiz avdet etti. Delege “Kimdir” dediğinde çaresiz: “İtfaiyeci, yangına gitmiş de ondan geç geldi” dedik. Delege kendisine :“ Sorun çözüldü mü”dediğinde çeviriyi yuvarlayıp “Bayramı soruyor” dedik. Müdür bey de “Evet kesim bitti, yetiştik şükür” dedi. Biz tam işi kurtardık diye düşünüyorduk ki o unutulmaz efsane cümle duyuldu: “Mustafa, hadi çay getir bakalım misafirlerimize”. Sayın müdürün emri üzerine, kendisi odaya girdiğinden beri ayakta olan Mustafa fırlayıp gitti ve elinde bir tepsi dolusu demli çayla geri döndü. Şaşkın gözlerle bakan delegeye “Turkish hospitality Sir, ev sahibi olarak sizlere elleriyle çay ikram etmek istiyor” dedik. Delege ayağa kalktı, başıyla selam verip “Bu adam tam bir görev adamı, gurur duyun. Bravo Mister Mustafa, kusursuz organizasyon bravo“deyip alkışladı. Fırsattan istifade bizde “hadi çayı dışarıda içelim diyerek işi gargaraya getirdik. Güzel hikaye değil mi? Gerçekten öyle ama durun daha bitmedi. Uzun yılların ardından yolum aynı kente bu kez gözlemci olarak düştüğünde hayatımın en hoş sürprizlerinden birini yaşadım. Hocam sizi müdür beyin odasına alalım dediklerinde makam koltuğundan kalkan Mustafa kardeşin bana muhabbetle sarılışını hiç unutmam. Nasıl olduğunu bilemeyeceğim ama dünya hali işte, Allah yürü ya kulum demiş, kendisi müdür olmuştu. İşin en güzel yanı, toprağı bol olsun Franz Wöhrer ve bizim bunu çok seneler öncesinden görmüş olmamızdı. Hani saatine denk gelir derler ya efendim. Ne demeli. Vallahi saatine denk gelmiş.