Ahmet Buğra TOKMAKOĞLU - EGE TELGRAF/ Batı Karadeniz’in 35 km’lik sahilinde uzanan Akçakoca; Ceneviz Kalesi’nde gün batımı, mavi bayraklı plajlar, balıkçı barınağında taze lezzetler, çantı evler, kestane balı ve fındık kokusuyla İstanbul–Ankara arasında yeşil ve mavinin kucaklaştığı kısa ama unutulmaz bir kaçış sunuyor. 1950’lerden beri deniz ve karavan turizminin öncüsü olan ilçe, dört mevsim davetkâr.
AKÇAKOCA NEREDE?
Karadeniz’in batı kıyısında, Düzce merkeze yaklaşık 37 kilometre mesafede yer alan Akçakoca; İç Anadolu’nun denize açılan en yakın penceresi, İstanbul ve Ankara’nın ise tam ortasında nefes aldıran bir mola noktasıdır. Şehir geride bırakıldığında, yollar fındık bahçelerinin arasından kıvrılarak denizin kokusuna bağlanır; direksiyonun hafifçe sağa sola kıvrılışı bile sahilin ritmine karışır. “Hafta sonu denize ineyim, akşam serin rüzgâr yüzüme dokunsun” diyenlerin haritada bulup kalbine işlediği o kolay ulaşılır rota işte tam da burasıdır.
DENİZ, PLAJLAR VE GÜNBATIMI
Akçakoca’nın kıyıları, yaz aylarında kalabalıklaşsa da günün doğru saatinde yakalanan sakinlik, mavi bayraklı plajların tüm huzurunu ortaya çıkarıyor. İnce kumların ayaklara sıcak bir masaj gibi dokunduğu, çakılların serin çıtırtılarla eşlik ettiği sahilde; bazen uysal çocuk kahkahalarıyla sakinleşen, bazen Karadeniz’in coşkusunu hissettiren dalgalar size eşlik ediyor. Balıkçı barınağında ağlardan çıkan taze balıklarla kurulmuş bir sofrada gün batımını yakaladığınızda, ufuk çizgisi turuncudan mora boyanıyor. Deniz ise sanki fısıldar gibi “yarın yine gel” diyor. Yazın ortasında bile mavinin bu denli parlak kalabilmesi, sahili çevreleyen yemyeşil doğanın eşsiz armağanı…
TARİHİN GÖLGESİNDE BİR AKŞAM
Kıyının en seyirlik noktasında yükselen Ceneviz Kalesi, gün batımını bir ritüele çevirir. Kale plajına inen patikada, kayaların arasından sızan iyot kokusu rüzgârla birleşir; tepede, taşların arasına sinmiş eski hikâyeler, güneşin denize bıraktığı kızıllıkla aynı anda canlanır. Piknik masalarında aile sohbeti uzadıkça, dalga sesinin altına çocuk kahkahaları karışır; Akçakoca, hem sakin bir akşamın huzurunu hem de kıyıdaki hayatın gündelik neşesini aynı anda taşır.
MERKEZDE MİMARİ VE ŞEHİR RİTMİ
Akşamları trafiğe kapatılan caddelerde yürürken, adını boylu boyunca uzanan ağaçlardan alan sokakların gölgesi serinletir. İlçenin özgün mimarili merkez camisi, dışarıdan bakınca Uzak Doğu’yu çağrıştırsa da hikâyesi Yörük çadırına dayanır; içeri girdiğinizde direksiz mekânın ferahlığı, kalabalığın sesini kısar. Karşısındaki parkta “serander” diye bilinen yapılar, Karadeniz’in ahşap kültürünü şehrin göbeğine taşır; limana birkaç adımda ulaşır, geceyi denizin kokusuyla bitirirsiniz.
ŞELALELER, MAĞARALAR VE FALEZLER
Akçakoca yalnızca denizle değil, içeriye doğru attığınız her adımda sizi şaşırtan doğa sahneleriyle de anılır. Ormanın içine gizlenmiş şelaleler yaz sıcağında buz gibi bir mola verir, mağaraların serin karanlığı bir öğle saatini anı defterine çevirir. Falezlerin üstünde rüzgâr saçlarınızı savururken, aşağıda dalganın kayalıklara vuruşu Karadeniz’in kadim şarkısını hatırlatır. Denizden uzaklaşsanız bile tuz burnunuzdan eksik olmaz; bu ilçede yeşille mavi birbirinden ayrı düşmeyecek.
KISA TATİLLERİN UZUN HATIRASI
Yaz ortasında düzenlenen kültür–sanat festivali, sahili kısa süreliğine bir açık hava sahnesine çevirir; konserler, sergiler ve sokak ritimleri, kıyıdaki akşam yürüyüşlerinin ritmine eklenir. İlçenin nüfusu bu günlerde kabarır ama denizle orman arasındaki geniş alan, kalabalığı nazikçe dağıtır. “Üç saatlik yol, üç gün süren mutluluk” diyenlerin defterine Akçakoca hep bir yıldızla yazılır; kışın bile dalga sesi eşliğinde bir hafta sonu, şehri unutturur.
YÖRESEL LEZZETLERİ DE İNANILMAZ
Sabahları ormandan gelen ıhlamur ve kestane kokusu, tezgâhlarda dağ çileğiyle buluşur; ilçenin mutfağı, Karadeniz’in yeşilinin mutfakla nasıl konuştuğunu anlatır. Balıkçı barınağında mevsimine göre değişen tabaklar günün en sade ziyafeti olur; kestane balı, fındık ve yerel tatlarla kurulan akşam sofralarıysa uzun sohbete bahane. Denizin üstüne düşen ay ışığına bir bardak çay eşlik ettiğinde, lezzet de manzara kadar sahici kalır.
“PARLAYAN ŞEHİR”DEN BUGÜNE
Eski kaynaklarda “Dia-Diospolis” yani “Parlayan Şehir” olarak anılan bu kıyı, yüzyıllar boyunca limanıyla, ticaretiyle ve kıyıdaki kaleleriyle varlık göstermiş. Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan yolda adını ve kimliğini değiştirse de denizle kurduğu bağ hep aynı kalmış. 1950’lerden itibaren deniz ve karavan turizmiyle öne çıkan Akçakoca, bugün hâlâ o ilk günlerin heyecanını koruyan nadir kıyılardan biri.
KISA BİR KAÇIŞ, UZUN BİR HUZUR
Akçakoca; sabah denize selam, öğle ormanda serin mola, akşam Ceneviz Kalesi’nde gün batımı demektir. Plajları mavi, ağaçları gür, sofraları bereketli bu kıyı şeridi, şehirden kopmadan sahici bir dinginlik arayanlara “yerim burada” dedirtir. Yolun sonunda deniz varsa, Akçakoca’da her dönüş yeniden gelişin bahanesi olur.