Türkiye Büyük Millet Meclisi bir kez daha sınavdaydı. Ve ne yazık ki bir kez daha sınıfta kaldı. Adında “millet” olan, farklı görüşlerin sözle çarpıştığı, hukukun ve teamüllerin rehberliğinde krizlerin yönetildiği yer olması gereken Meclis, bu kez yumrukların konuştuğu bir sahneye dönüştü. Usul tartışmasıyla başlayan gerilim, kürsüye yürümelerle tırmandı, karşılıklı hamlelerle büyüdü ve sonunda fiziki kavgaya dönüştü. Osman Gökçek ile Mahmut Tanal’ın yumruk yumruğa kavga etmesi ve bir milletvekilinin burnunun kırıldığı iddiası, demokrasinin kalbinde atılan sert bir çentik olarak kayda geçti.
Oysa Meclis, bağırarak değil, bağlayarak yönetilmesi gereken bir yerdir.
AK Parti’li Gül’ün usul tartışmasının açılamayacağını ifade etmesi, Meclis Başkan Vekili Bozdağ’ın yemin törenine geçme ısrarı ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’i kürsüye davet etmesi… Muhalefetin buna tepki göstermesi, kürsüye yönelmesi… İktidar grubunun karşı hamlesi… Tüm bunlar siyasetin doğasında var. Gerilim olur, itiraz olur, ses yükselir. Ancak siyaset, tam da o anda olgunluk sınavına girer.
Ve o sınavda Meclis, bir kez daha kaldı.
Çoğunluğun gücü, haklılık sertifikası değildir. İktidar, sayısal üstünlüğünü siyasi zarafetle dengelemek zorundadır. “Ben çoğunluğum” demek, “Ben her koşulda haklıyım” anlamına gelmez. Meclis Başkanlığı makamı ise yalnızca içtüzük maddelerini okumakla değil, siyasi tansiyonu düşürmekle de yükümlüdür. Hukuki doğruluk, siyasi meşruiyet algısıyla desteklenmediğinde krize zemin hazırlar.
Ancak muhalefet de masum değil. İtiraz hakkı kutsaldır ama o hak, kürsüye fiilen yürüyerek değil, kürsüde konuşarak kullanılır. Demokratik tepki, fiziki temas riskini göze almak değildir. Haklı bir itiraz, yanlış bir yöntemle sunulduğunda meşruiyetini zedeler. Siyasetçinin silahı yumruğu değil, sözüdür.
Bugün toplumun hafızasında kalan şey, hangi usul maddesinin işletildiği değil; milletvekillerinin birbirine saldırdığı görüntülerdir. Vatandaşın aklında içtüzük tartışması değil, kırılan bir burun var. Bu tablo, sadece iki milletvekilinin değil, tüm siyasi kültürün aynasıdır.
Asıl tehlike burada başlıyor. Meclis’te normalleşen sertlik, toplumda da normalleşir. Liderlerin dili sertleştiğinde, vekillerin refleksi sertleşir. Vekiller sertleştikçe, taban daha da keskinleşir. Böyle bir iklimde uzlaşma zemini kurutulur, ortak akıl küçülür, bağıran kazanır sanılır.
Oysa demokraside kazanan, en çok bağıran değil; en çok ikna edendir.
Meclis, kriz üretme yeri değildir; kriz çözme yeridir. Türkiye’nin çözüm bekleyen ağır dosyaları varken, siyasetin enerjisinin kürsü kavgasına harcanması, milletin beklentileriyle alay etmektir. Ekonomiden adalete, eğitimden güvenliğe kadar onlarca başlıkta somut adım bekleyen bir toplum, temsilcilerinin yumrukla gündem olmasını hak etmiyor.
Burada herkesin payı var. İktidar, çoğunluğun verdiği konfor alanından çıkıp uzlaşma kültürünü büyütmek zorunda. Muhalefet, tepkisini meşru zemin içinde tutmakla yükümlü. Meclis yönetimi ise tarafsızlık algısını güçlendirmek zorunda. Çünkü tarafsızlık sadece bir hukuki pozisyon değil, siyasi güvenin temelidir.
Bu yaşananlar bir kaza değil; uzun süredir sertleşen siyasi iklimin kaçınılmaz sonucudur. Siyaset dili yumuşamadıkça, Meclis’teki görüntüler de yumuşamayacak. “Biz haklıyız” ısrarı, “Biz güçlüyüz” gösterisine dönüştüğünde demokrasi yara alır.
Ve bugün yara alan yalnızca bir milletvekilinin burnu değildir.
Yara alan, Meclis’in itibarıdır. Yara alan, temsil kurumuna duyulan güvendir. Yara alan, siyasetin saygınlığıdır.
Artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Türkiye’nin daha fazla gerilime değil, daha fazla olgunluğa ihtiyacı var. Daha fazla kutuplaşmaya değil, daha fazla diyaloğa ihtiyacı var. Daha fazla güç gösterisine değil, daha fazla sağduyuya ihtiyacı var.
Meclis, milletin evidir. O evde yumruk atılmaz, söz söylenir. O kürsü, gövde gösterisi için değil, fikir üretmek için vardır.
Aksi halde her tartışmada yeniden aynı manzarayı görür, her seferinde aynı cümleyi yazarız:
Meclis yine sınavdaydı.
Ve yine sınıfta kaldı.