“Aklınızda olanları hayata geçirecek kadar yürekli değilseniz, ömrünüz yüreğinde cesaret olan insanların dedikodularını yapmakla geçer”
Varsayın ki; yalan, küstahlık, kabalık ve saldırgan cehalet bir araya gelip kadın olmuş ve doğurmuş. Böyle bir bileşkeden doğan çocuk nasıl olurdu acaba? Çirkin olurdu herhalde, orası kesin. Güvensiz, adam satan, çarpıtan, dolandıran, sözünde durmaz, aptal, hilebaz, iftiracı, duyarsız, sevgisiz, korkak… daha buna benzer bir sürü şey olup dünyayı sarardı. Bu kadar çirkinin en çirkiniyse iftira olurdu sanırım.
Çirkinler çirkini iftira denen bu canavar, yıllardır cehaletle beslenir, gaddardır, yıkıcıdır, bencildir. Derin anlamlara akıl erdiremez. Dolayısıyla derinliği de yoktur iftiracının; buna ihtiyacı yoktur çünkü, gündeliktir onun işi. Derin olan dövüşür, karşı çıkar, mücadele eder, gerekirse çekip gider ama iftira atmaz, istese de alçalamaz çünkü! Alçaklık, soylunun utancıysa, iftiracının da madalyasıdır. Ezcümle yüzsüzün kendisinden çirkin yüzüdür iftira!
Güvendiğim birkaç dostum buna alışmam gerektiğini; ülkemizde bunun -artık- sıradan bir seviyesizlik olduğunu, büyük tepkiler vermenin bir işe yaramayacağını, sesimizi o insanlara duyuramayacağımızı ve hatta bunun uğrunda kederlenmenin yanlış olduğunu söyleyip durdular bana;” boş ver”, “köpeğin dili değdi diye, okyanus mundar olmaz” dediler, “onların eksiği”, “artık insanlar sorgulamayı unuttu” falan dediler… “İnsanlar açlıkla uğraşırken, sanat artık bir ihtiyaç değil, kabul et” dediler… “Sen mücadelene devam edeceksin, ötesini kendi çaresizliklerine bırak”… Dediler de dediler ama hiçbiri beni ikna etmeye yetmedi. Sindiremiyorum bir türlü; damla damla kanayarak içime akıyorumne zaman iftiradan söz açılsa. Parmak uçlarım yanıyor, kalbimin ucu yanıyor, bir tek umutlu, namuslu harflerimi kurtarabiliyorum o zehirli dumanların arasından… Aklımda yavru yılanlar gibi birbirinin üstüne çullanmış, kımıl kımıl bin tane hikâye, kulaklarımda hep aynı ürkütücü ses: Mitolojinin dokuz başlı köpeklerinin hiç durmayan havlamaları ! Yankı yankı, köpük köpük zonklayarak kabaran bir sancı oluşuyor içimde! Güvenim paramparça oluyor hayata karşı ve kısa süreliğine de olsa savruluyorum sağa sola. Ahh, güvenmek benim için bir ihtiyaç olmasaydı… Kendimi temiz harflerin uçurumunda, serbest düşüşe bırakmazsam… Offff, iyi değil içimin iklimi, midemde tüylü bacaklarıyla böcekler dolaşıyor. Kusmalıyım onları içimden… zehirleniyorum.
Yazmam gerek; yazmasam çatlayacağım gibi geliyor bana! Hadi kalemim, al götür beni!
MINAK EFENDİ DİYE BİRİ
Aka Gündüz, cesaretiyle mesleğimizde yeni bir başlangıcın adı olarak hiç unutmadığımız ama bir türlü de iyisini kötüsünü tartışmaktan vazgeçemediğimiz Mardiros Mınakyan’ı: “O ne enerjik, ne idealist bir adamdı” diye hatırlar bir yazısında. Onun tiyatro yapmaya çabaladığı baskı dönemlerinde hangi düşünceye dayanarak sahneye çıktığını, sonra da onun Türk Tiyatrosu için yaptıklarını, sahnemize kazandırdıklarını analiz eder kendince:
“Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre”si oynandığı zaman o, pek genç bir muallimdi. Piyesin sahibinin ve Gedikpaşa Tiyatrosu’nun akıbetlerini yüreği yana yana gördükten sonra düşündü: Şimdilik memlekette vatanî, millî ve siyasî piyesleri temsil etmek kâbil değildir. Yapılacak bir şey var; suya sabuna dokunmayan, fakat fikirlerde, hislerde bir intibah uyandıracak; fikirleri, hisleri yarına alıştıracak şeyler vermeli.”
Mınak Efendi’nin tiyatro yapmak istediği dönem, çok da yabancı olmadığımız, olması gerektiği gibi tarihin içinde kalmış, anlayamayacağımız bir uzaklıkta değildir ne yazık ki! Türkçe oyunların tekel olarak birilerine teslim edildiği, baldır bacak kantocuların, gelenleri eğlendirmeye çalışmasının tiyatro olduğuna inanılan günlerdir o günler… II. Meşrutiyet’in ilanından önceki saray baskısının korku yaratarak, kendi korkusunu gizlemeye çalıştığı günler yani! Tiyatronun insanları buluşturan, yamuk yılık olanları düzeltme fikri veren gücünün, eğlence ve seviyesizikle engellenmeye çalışıldığı böylesi günlerin bir türlü bitmemiş olması, doğrudan toplumların ahmaklaştırılmasına karşı çıkmayanların, bu vahşi kültürsüzleştirme planında üç otuz çıkarını gözetip, kenarda duranların iradesi ya da başka bir deyişle iradesizliğinden başka ne olabilir ki? Çünkü korkak aydının sonu, -kimse kızmasın bana- kendinden aşağıda olan birileri tarafından yönetilmesidir. Ne münasebet! Asla kabul etmiyoruz. Cesaret eline silah alıp dağlara çıkmak değildir her zaman; kendine benzemek/dürüst olmak yeter de artar çoğu zaman. Kalbinde her zaman sevgiye yer açmak, o inanmış sevgiyle üretmek, korkmadan, vazgeçmeyi aklına bile getirmeden! Her daim yeniden başlayacak kadar diri tutmak kendini!.. Yeterlidir! Bunu bilen kalp, gerisini zaten biliyordur. Ona kimse ne yapacağını öğretemeyeceği gibi, üç tane ucuz iftirayla da onu kandırmak mümkünsüzdür… Aklıyla yüreği aynı ritimle vuruyorsa elbette!
Aka Gündüz yazısının devamında; korkunun sıradan alışkanlık haline gelmesini engellemek, akıl tutulmasına maruz bırakılarak yaratıcı düşleri işgal edilen, üstüne ölü toprağı serpilmiş halkı uyandırmak için bir şeyler yapmaya çalıştığını anlatır Mınakyan’ın, bunun için nasıl çabaladığını:
“Edib-i şehir falanın, münşii namdar filânın kapısına vardı, eline eteğine büküldü, “Bana iyi Türkçe ile tercüme edilmiş şu ve bu yolda piyesler veriniz” dedi. Aylarca kantere battı. Fakat kimse bir şey vermedi. Büyük sanatkâr enerjik ve idealistti, “Öyleyse eksik Türkçemle ben yaparım bunu” dedi ve yaptı (…) Mınakyan ve arkadaşları, bir dil inkılâbı, bir edebiyat ve bir yüksek sahne yapmıyorlardı. Onlar, çapraşık bir lehçe, iptidaiden biraz üstün bir sahne ile başka bir şey yapıyorlardı: Seyircilerin fikirlerine ve hislerine hitap ediyorlardı.”
Bu düşüncenin doğruluğu konusunda çok emin değiliz ama hadi dürüst olalım; bugün tiyatro yapanların, profesyonellerin (!), amatörlerin, bölge / okul ya da yerelde varolmaya çabalayan tiyatro topluluklarının yaptığı çok mu farklıdır? Sahnenin röntgenini çeksek, dekorları birbirine bağlayan halatların üstünde, pırıl pırıl parlayan korku zincirlerini görürüz de, içimiz bulanır. Vurup kaçmaya çabalayanları, söyleyeyim ama doğrudan söylemeyeyim diyenleri, anıştıranları, yalakaları, slogan atmaya kalkanları, dediğini kendisinin bile anlamadığı şeyleri sanat sananları, laf cambazlarını, insanı geriye çekenleri, sahne hilebazlarını nereye koyacağımızı bilemezken; başarıyı gişe ile ölçenlere ne diyeceğiz, onu hiç bilmiyoruz. Seyirci yaratmak, gişenin önünde annesi, babası ya da iş arkadaşlarının oluşturduğu kuyrukta verdiği pozlarla gurur duymak mıdır yoksa, cesur / dürüst / estetik / kaliteli ve evrensel insancıl değerleri temsil eden, nane- eter karışımıyla ıslatılmış bir mendille, gelenlerin düşüncelerini sahneden uyarmak mıdır? Onlara inanmak ve bir şeyler değişecekse, yalnız ve ancak onlarla olacağını kuşkusuz kabul etmek, onları asla aşağılamamak ya da onların istediğini onlara vermek kılığında görünen zırvalığa karşı kaliteyi gözetmek, ödün vermeden onlarla birlikte yeni bir dil yaratmaya çalışmak mıdır? İnandığı uğurda zeki hamleler yaparken, ‘her şeysiz olur ama seyircisiz tiyatro olmaz’ düşüncesini asla pazarlık masasına koymamak mıdır? Bunun için hiç ara vermeden kendini geliştirmek, okumak, izlemek, tartışmak, seyircisinin önüne bütün kirinden pasından temizlenerek, temiz bir yürekle çıkmak mıdır? Kendine ve takımarkadaşlarına güvenmek midir yoksa?
Tiyatro yaşamın aynası mıdır, yoksa memnun olmadığımız yaşamı şekillendirmek için elimizde tuttuğumuz bir yontma aracı mıdır, önce buna karar verelim! Bu karar, bizi bütün zehirli dedikodulardan, kendine güvenmezlerden ve oportünist ataklardan koruyacaktır. Ya da onlara dönüştürecektir, ikisi de sonuçtur sonuçta! Huzurlu bir kepazelik de, huzurlu bir kararlılık da insana iyi hissettirmez mi? Asıl yanıt vermemiz gereken soru; biz hangi taraftayız?
Aka Gündüz, Mınakyan’ı överek başladığı yazısının sonuna doğru, bugün gururla andığımız Muhsin Ertuğrul’un sert bir disiplinle sanat tarihimize yerleştirmeye çabaladığı Darülbedayi’yi eleştirdiği bir yere sürükler yazısını. Verip veriştirir Muhsin Hoca’ya:
“Ben işte bu noktai nazardan, on sekiz senelik Darülbedayi bir şey yapmadı diyorum. Yoksa o sahneye çıkan, hepsi güzide birer sanatkâr olan feragatli insanları yermiyorum (…) Ben Darülbedayi’nin manevî ve edebî şahsiyetine takaza ediyorum. Sanatkârlarımıza bir gaye vermediler ki, bir hedef göstermediler ki, birbirinin gözünü çıkarmaktan eser tetkikine ve eser intihabına vakit bulamadılar ki (…) Bugün Darülbedayi ancak bir mahalle, bir semt, bir zümre sahnesidir (…) Darülbedayi İstanbul şehrinin sahnesi (bile) değildir. Onun için Şehzadebaşı sapa, Üsküdar aykırı, Beşiktaş hıkmık ve Kadıköy eh işte, şöyle böyledir (…) Bu şartlar dahilinde rahmetli Mınakyan’ı nasıl aramayalım? (…) Ben hadımım diyorum, bana çoluk çocuğun var mı diyor? Bak şuna!” (Cumhuriyet gazetesi, 2 Mart 1931, Pazartesi, Aka Gündüz’ün “Küçük Köşe” adlı sütununda, ‘Mınakyan Dram Kumpanyası’ adlı yazısından alıntı, Sene: 7, Gazete yayın no: 2449)
Muhsin Ertuğrul da, Aka Gündüz de Türk sanat tarihinde hak ettikleri değeri almışlardır. Ötesini konuşmak bize düşmez. Cesaretimiz varsa, kendimizi konuşalım derim ben…
Aka Bey, işin özünde dedikodunun, kaçınılmaz olarak iftira ve hazımsızlığın; eğer topluluktaki her bir kişi kendini yetiştirip, bu zehirli çiyanlara benzeyen saldırılardan kendini ve tutkusunu korumayı öğrenmemişse, ne kadar güçlü olursa olsun her tiyatro topluluğunun çökeceğini anlatmaktadır yazısında… Ama Aka Gündüz burada küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmış bence: Zaten bunu öğrenmiş olan topluluk üyeleri, dedikoduya karşı ilkeler etrafında ortak ülküye güvenmeyi de, nerede duracağını da, ne yapacağını da öğrenmiştir bence. Bu zehirleyen dile bir düğüm atmayı da bilir. Muhsin Ertuğrul’un çabası olmasaydı, ulusal bir tiyatrodan söz edebilir miydik bugün? (Hoş, o inanmış kuşaklara belki de o günkünden daha çok ihtiyacım var bugün ama… uzun ve acıklı bir hikâye!)
Yooookkk, illâ öğrenmediyse diyorsanız birileri hâlâ, o zaman ne yapmalı? O zaman aklımı başımdan alan bir atasözünü hatırlatmak gerek böylelerine: “Eğer köpek hırsıza havlamıyorsa, önünde bir parça kemik vardır”... Güvenmeyi bilmeyen için, gündüz bile kuşkularla dolu bir gecedir, daha ne diyeyim, bilmiyorum ki!
YOL UZUN, ÖMÜR KISA
Bugün, Darülbedayi’nin İstanbul Şehir Tiyatroları’na, sonra da Devlet Tiyatrosu’na dönüşmesini sağlayan Muhsin Ertuğrul’u ve ona- neredeyse- söven Aka Gündüz’ü kaç kişinin hatırladığını düşünün, yeter! Başka bir şey demeyeceğim. Onlar ölüp gittiler, biz sanatçıların verdiği kavgayı hatırlayalım yeter mi deseydim yoksa? Çünkü yol uzun, ömür kısa… Kısa ömür biter ama aydınlıkla cehaletin kavgası hiç bitmez.
Kendini korumayı bilmek, kendini ve gücünü de bilmek değil midir bir yanıyla?… Belki de haddini? Bu bütün çirkinliğini silip atmaz mı insanın? Atar elbet! Onu terbiyeye davet eder, alçakgönüllü kılar. Tiyatro terbiye eder, bunu öğrendik ustalarımızdan, öğretmen bildiklerimizden, başka bir şey de bilmeyiz biz. Zar zor biriktirdiğimiz adımız ve emeğimiz kirlenmesin diye bazen geri çekilip yeniden hazırlanmamız bunun içindir, bir şeyden korktuğumuzdan değil! İçimiz rahat!
Türk Tiyatrosu’nun en çalışkan ve bir o kadar alçakgönüllü kadın oyuncularından biri olan Kınar Sıvacıyan Hanım’ın bir söyleşisini hatırladım bunları yazarken. Çünkü ‘çirkin olan insanın yüzü değil, içidir’ diyen daha iyi bir örnek bilmiyorum ben.
Necmettin Sadak’ın sahibi olduğu, Nâzım’ın, Peyami Safa’nın da yazdığı Akşam gazetesinde Kınar Hanım ile yapılan bir söyleşi yayınlanır; 1 Aralık 1945 tarihinde!
-
Siz ‘Çiçek-Böcek’ piyesini seyrettiniz mi? Orada bir sahnede büyük rollerden birini oynayan kadın sanatkâr şöyle der: Artık her istediğimi söyleyebilecek bir yaştayım! (…) Sahne garip bir yerdir. Orada genç kızlar, genç kadınlar, genç erkekler, hatta bu iki cinsin yaşlıları da ‘güzel kadın’, ‘güzel erkek’ rollerine çıkmak isterler. Ben hayatımda hiçbir rolü sırf güzel insanı temsil ediyor diye istemiş değilimdir. Hatta güzel kadın rollerinden daima kaçmışımdır.
-
Sebep?
-
Size artık istediğim gibi konuşabilecek bir yaşta olduğumu söylemiştim değil mi? Sorduğunuzun sebebini söyleyeyim. Zira ben çirkin bir kadınım. Evet, birçok kimseler çirkin olurlar, fakat bu çirkinliklerini hiç bilmezler (…) Bu itibarla öyle ahım şahım güzel kadın rollerine pek heves etmezdim. İyi oynadıktan sonra fena rol yoktur. Her rolün kendisine mahsus bir güzelliği vardır. Sahnede güzel olmadığımı telafi etmek için mümkün olduğu kadar çalıştım. Bunu sanatımla doldurmaya gayret ettim. Evet, muhakkak ki sahnenin en çirkin kadınıydım. Fakat emin olunuz ki, çirkinliğimle güzelleri de kıskandırdığım zamanlar olmuştur. İşte benim birçokları tarafından aşırı derecede bulunan sahne aşkımın fazlalığı buradan geliyor. Güzelliğim olmadığı için her şeyi ondan istiyordum. Ve her şeyimi yine ona yani sahneye veriyordum.
“Her şeyi sahneden istemek ve her şeyini sahneye vermek!”
Sahnede gerçek gücünün ne olduğunu bilmeyenler: bir iki oyuna çıktı diye kendisini büyüüükk oyuncu sananlar, kiraz dudaklılar, Manavgat Şelalesi’ni kıskandıracak kadar saçları olanlar, dik memeliler, kalkık popolular, düzgün dişleriyle pis nefeslerini gizleyenler, üç repliği ezberleyince bu işin bittiğini sananlar, marka giyinip, sülün gibi çalımlı çalımlı ortalıkta gezinen içi boşlar, dedikodu ile beslenenler, değerbilmez cehaletin aktüel çocukları, iftiranın günahını ağır bir zincir gibi hayatları boyunca taşımak zorunda kalacaklar… hepiniz o kadar çirkinsiniz ki! Kınar Hanım hepinizden güzeldir. Onun bir çift cılız söğüt dalı gibi üst üste duran dudakları, kartal gagasına benzeyen eğri burnu sizinkilerden güzel, onun kısacık boyu hepinizden uzundur. Çünkü o en çok kendisine benzer. Bulutlar kadar alçakgönüllü ve yaptığı işe gökyüzü kadar tutkulu biridir o! Sizin çürümüş algınızda bir milim bile kıpırdama, bir santim iyileşme yaratmayacağını bildiğim halde yine de onun bir hikâyesini anlatacağım size. Çünkü sahnenin çocuğuyum ben, bildiğimi paylaşmazsam ona ihanet ettiğime inanırım.
“Sahnede ilk oynadığım rol “Viktor” adlı dilenci bir erkek çocuğu rolüdür. Bu role senelerce çıktım. Sonra artık yaşım buna müsaade etmedi. Bu sefer de aynı piyeste Viktor’un annesini oynadım. Daha sonra da Viktor’un anneannesini… Mınakyan çok iyi bir öğreticiydi ama öğrenmek isteyene!.. Aktörü yetiştirmek isterdi. Fakat genç adam ya da genç kadın; “Canım, ben bunu biliyorum işte, benim istidadım kâfidir!” gibi bir dikbaşlılık etti mi, Mınakyan’ın işi biterdi. Hiçbir şey söylemezdi. Fakat artık karşısındakinden sıtkı sıyrılırdı. Onunla meşgul olmazdı. Öğrenmek isteyene, kendisine inanmış olana da bütün varını yoğunu, bütün bilgisini açardı… İşte sanat mazisi böyle oluşur.” (Akşam gazetesi, 27 Kasım 1945, Salı, Hikmet Feridun Es’in, Kınar Sıvacıyan’la ilgili yazdığı ‘1890 Senesinden Beri Sahnede Neler Gördüm?’ başlıklı yazıdan alıntı, Sene: 28, Gazete yayın no: 9736)
İftiranın ağzıyla konuşanlar, tiyatro mu yapacaksınız? Bakın Türk Tiyatrosu’nun kuruluş günlerinden bir hikâye daha anlatayım sizlere de, tiyatroda kendi boyunuzu ölçmek için elinizde bir aracınız olsun.
“Mesela (seyircinin tiyatroya daha yoğun ilgi gösterdiği ramazan günlerinde) garip bir göç başlardı tiyatroya. Artistler, bir ay, bir hafta (sürecek olan) ve tam bir manastır hayatı geçirmek üzere ve hiç çıkmamacasına tiyatroya gitmek için evlerinden, barklarından, çoluk çocuklarından ayrılıp, giderlerdi. Düşünün 5 hafta tiyatroda kalınacak ve dışarıya hemen hemen hiç çıkılmayacak!.. Sahnenin üstünde ancak bir yatağın sığabileceği küçücük odalar onlara takdim edilirdi. Çalışmalar başlardı. Prova, çalışma, temsil… Akşamüstü prova biter, temsil zamanına kadar yorgun yatağınıza serilirsiniz… Herkes için bir leyli (*yatılı) mektep hayatı!.. Kurulu düzen evleri olanlar bile bu rahatsızlığa katlanırdı. Bazılarının çoluğu çocuğu kendilerini görmek üzere tiyatroya gelirlerdi.” (Akşam Gazetesi, 28 Kasım 1945, Hikmet Feridun Es, Sene: 28, Gazete yayın no: 9737)
MINAKYAN’IN ÇINGIRAĞI
Tiyatro mu dediniz? Hadi buyurun, ne biliyorsak birbirimize anlatalım da daha güzelini, en doğrusunu bulalım. Bulalım da, her açıldığında zehir akan ağızları kapatalım. Hazımsızlar saldırırken, doğruyu savunmak yerine susarak çirkinliğe ortakolmanın nasıl bir utanç olduğunu, tiyatronun önüne gelenin at koşturduğu bir ahlâksızlar çiftliği değil de, bir disiplin okulu olduğunu bir daha düşünelim. Hadi Mınakyan Dede, salla çıngırağını, bakalım kimler toplanacak yanımıza?
“Kınar Hanım anlatıyor: Saat tam elifi elifine bir olunca Mınakyan eline tiyatronun çıngırağını alır. Sahnenin tam ortasında durur ve çalmaya başlardı. Evet, bu çıngırağı Mınakyan bizzat kendisi çalardı. Zira en ehemmiyet verdiği zaman bu çıngırak sesiyle başlamış olurdu: Provaya çağrılıyoruz… Üç, dört, beş, altı çıngırak sesi!.. Hele bu esnada sanatkârlardan biri tiyatroda hazır bulunmasın!.. Emin olunuz, kıyametler kopardı. Mınak, provalarda (…) katiyen hatır gönül dinlemezdi. Öyle kaprislere, geç kalmalara filan aklı ermezdi (…) Prova ona temsil kadar heyecan verirdi. Evinden bir saat önceden çıkar… ama prova saatine yirmi dakika kala sahnede olurdu.
Ölümüne yakın ziyaretine gittiğimiz zaman kendi fakir, mütevazı yatağının etrafı ilaç şişeleriyle değil, piyes ciltleriyle doluydu. Bütün varlığını buna vermişti. Bütün aşkı sahneydi…” (Akşam Gazetesi, 2 Aralık 1945, Pazar, Hikmet Feridun Es, Sene: 28, Gazete yayın no: 9741)
Sahne cüceleri için bu kadar söz bile fazladır ya, bazen istemesek de içimize sızabiliyorlar. Sahtekâr yüzlerine kanıyoruz bazen, n’edek! Onları kusmamız gerek, yoksa içimi bozarlar diye bu yazıyı yazdım.