Münire Eyüp (Neyyire Neyir) Hanım’a Saygı Yazıları – 4

Abone Ol

“Gözlerin kaç gece eder / Dudakların kaç karanfil / Sevişmen savaştan beter / Yenen yenilen belli değil” (Attilâ İlhan)
Hamlet Davası – 1 / (Komünist Shakespeare)
İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun 1941-1942 sezonu, 1 Ekim 1941 günü, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Shakespeare’in ünlü oyunu “Hamlet” ile açılır. Hamlet’in oynanan çevirisi, İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’nün iki öğretim üyesi, Profesör Halide Edip Adıvar ve Doçent Vahit Turhan tarafından yapılmıştır.
Oyuncu kadrosuna baktığımızda gözlerimiz kamaşır. Sanki yıldızlar sahneye saçılmıştır.
Hamlet – Talat Artemel / Suavi Tedü
Gertrud – Neyyire Neyir
Cladius – Hadi Hün
Polonius – Mahmut Moralı
Leartes – Avni Dilligil
Ophelia – Cahide Sonku / Samiye Hün / Nevin Seval
Goldenstern – Mümtaz Ener
Horatio – Sami Ayanoğlu
Fortenbras – Kâni Kıpçak
Birinci Mezarcı – Behzat Butak / Sait Köknar
İkinci Mezarcı – Müfit Kiper 
Muhsin Ertuğrul’un Shakespeare tutkusunu bilmeyen mi var? Hele ki konu Hamlet olunca… Öyle ki; 1927 yılında hem çevirip, hem de yönetmenliğini yaptığı Hamlet oyunundan büyük keyif aldığından ve Türk tiyatrosunu evrensel değerlerle buluşturma isteğinden olsa gerek, 14 sene geçtiği halde bir kez daha Hamlet’i sahnelemeyi düşünür. Bu konuda şöyle yazar:
“İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Şubesi bir Hamlet tercüme edince , bunu yeni bir genci tecrübeye vesile olur diye sevinçle karşıladım. Maksadım ustaları Talat’ın yanında Suavi’yi, Kâni’yi de bu rollerde denemekti. Hem yeni istidatların yetişmesine ve gelişmesine delâlet ettikleri, hem de kütüphanemize Hamlet gibi çok değerli bir eserin, değeriyle mütenasip bir tercümesini kazandırdıkları için başta Profesör Halide Edip, Doçent Vahit Turan olmak üzere İngiliz Edebiyatı Şubesine teşekkür ederim.” (Perde ve Sahne dergisi, Muhsin Ertuğrul’un “Hamlet” başlıklı yazısı, Birinciteşrin (*Ekim) 1941, Sayı:7, s. 27)
Sözü edilen döneme gelene kadar gerek Avrupa’da, gerekse Türk sahnelerindeki yenilikçi ve bilimsel girişimler, kaçınılmaz olarak herkesin yolunu Shakespeare’e uğratmıştır. Bu konudaki dünya hareketini yazmaya kalksak sayfalar yetmez, biz kendi ülkemizdeki basında Shakespeare yolculuğunun bazı dikkat çekici yazılarını hatırlatmakla yetineceğiz. Çünkü Nurullah Ataç bir yazısında ne diyordu:
“Hamlet, her çağda yeni ve kendine göre anlamlar taşır. Her şey değişir, çünkü hepimiz geçiciyiz; Hamlet ise bizim sözlerimize kulak asmadan Helsingoer’de babasının sûru (*hayaleti) ile, Yorick’in kafatası ile konuşur, çünkü o kalıcıdır.” (Milliyet gazetesi, 22 Aralık 1934, Cumartesi, Sene: 9, Gazete yayın no: 3187)
1940 yılının Mart ayında gazetelere bir haber düşer: “Profesör Bayan Halide Edip Adnan, Dün Üniversitede Açılış Dersini Verdi.”
“Üniversitede tedrisata başlanırken profesörlerin birer açılış dersi vermesi âdettendir (…) Kıymetli edip ve profesör tarafından dün verilen “Shakespeare’in Dünya Edebiyatındaki Mevkii” mevzulu bu dersi, üniversite muhitinde olduğu gibi şehrimiz münevver muhitlerinde de büyük alâka uyandırmış, hukuk fakültesi birinci sınıf dersaneinde verileceği ilan edilmişken, dinleyicilerin pek fazla olması yüzünden ders Üniversite Konferans Salonu’na nakledilmiştir.” (Akşam Gazetesi, 19 Mart 1940, Salı, Sene: 22, Gazete yayın no: 7689)
Shakespeare, üniversite boyutunda, başka bir deyişle akademik anlamda Türk tiyatrosunu karışmak üzeredir. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin “muasır medeniyet seviyesine erişmek” rüyasının, peşinde olunan kültür devriminin nerelerden başladığına dair heyecan verici bir hamledir bu. Ama batılı anlamda dünyayı yakalamak isteyenlere karşı, anlamsız bir direnç gösteren gelenekçiler her zaman vardı; bu girişimden sonra da olacaktı.
1930 yılında Selami İzzet (Sedes) Bey son derece kızgın bir dille, Neyyire Neyir’in yazı işleri sorumlusu olduğu ve Shakespeare’in çağları aşmış, evrensel ölçekte büyük bir oyun yazarı olduğunu söyleyen Darülbedayi mecmuasına karşı bir yazı yayınlar:
“Darülbedayi namına çıkan mecmuada bir yazı var. Bu yazıda Şekspir’e dil uzatana bunak, Şiller’e söz söyleyene cahil deniliyor ve şöyle garip bir cümle göze batıyor: 
Moliere Fransızların olduğu kadar bizimdir, Şekspir’in eserleri bizi de hayran eder, fakat medeniyetin bu insan şeklinde yaratıcılarına dil uzatanlar bizden değildir, bizim değildir!
… kendi hiçliklerini meydana koymamak, gizlemek için, büyük tanınan adamları göğüslerine siper edip, karşısındakilere hücum edenlerin mahalle çocukluklarını mazur görebiliriz. Ancak, cihan edebiyat ve temaşa tarihlerinde yer yer ve devir devir teyzif ve tahkir edilmiş insanlara dil uzattı diye: “Onlar bizden değildir, bizim değildir!” herzesini hazmedemeyiz. Şekspir’in, Şiller’in dehâsını kabul etmeyen bir Türke: “Türk değildir!” diyen Türk değildir.
Darülbedayi rejisörü Resimli Ay mecmuasında Türk halkını, seyircilerini, Türk münevverlerini tahkir etmiş, tezvif etmişti. O zaman, “Eğer Türk halkını beğenmiyorsa, kapılar açık, Rusya’ya, Almanya’ya gitsin!” demiştik.” (Ah bu yıkıcı, parçalayıcı dil; her şey değişiyor, o hep aynı!)
Selami İzzet, “Darülbedayi rejisörüne” karşı kaleme aldığı yazısını (Bu kişi elbette Muhsin Ertuğrul’dur) bazı örneklerle güçlendirmek ister. Ama bugün, ne onu, ne de verdiği örnekleri hatırlayanların olmaması, yapılan “Şekispir çekişmesinin” özünde, yenilikçilerle gelenekçilerin kavgasının yattığını kanıtlamaktadır. Şöyle devam ediyor Selami İzzet Bey:
“Emile Fage Edebiyat Tarihi’nde diyor ki: “Alman ve İngiliz temaşa sanatı yüz sene evvel dehşetli hücuma maruz kaldı. Mahaza Şekspir Fransa’da her zaman tenkit edilecek ve hiçbir zaman anlaşılmayacaktır (…) Şekspir’in Aleksandr Düma ve Pol Moris tarafından nekledilen Hamlet’i Fransa’da 1847’de temsil edildi ve muvaffakiyet kazandı. Hamlet rolünü oynayan artist Ruviyer deliydi ve tımarhanede öldü. 
Fransa Şekspir’i Mune Sulli (*Mounet-Sully), Sara-Bernar (*Sarah Bernhardt), Süzan Depre (*Suzanne Depres) gibi büyük sanatkârların kudretiyle tanır. Almanya’da Hamlet’i Haase yaşatmıştır (…) Bekleyelim, bizde de ne zaman bir Mune, bir Haase, bir Sara yetişirse, (o zaman biz de) Şekspir’i taktir ederiz.” (Akşam gazetesi, 25 Şubat 1930, Salı, Sene: 12, Gazete yayın no: 4086, s. 8, Selami İzzet’in “Shakespeare ve Schiller” başlıklı yazısından alıntı)
İsteyen istediği gibi düşünebilir elbette; bu alıntıları bundan yüz sene önce tiyatromuzu yükseltmeye çabalayanların nelerle / ne düşüncelerle uğraşmak zorunda kaldığını bilelim diye yapıyorum, hepsi bu. Üstelik bu satırların sahibi, tiyatro üzerine yazılar yazan, kitaplar basan biridir. Bizden biri! Ah bizden birilerinin biz olmamızı engelleyen tutumlarından o zaman da çekmişler, şimdi de çekiyoruz, ne acı!
Bu konuda bir örnek daha vermek istiyoruz. Her ne kadar muhalif görünse de, tarafı çok belli olan Vakit gazetesinin eki olarak verilen Akbaba dergisinin 24 Temmuz 1932 tarihli nüshasında (Güzel Sanatlar sayfası / s. 9) hayli ilginç bir manşet dikkatimizi çeker: “Shakespeare komünistmiş!”
Kendimce; bir zamandır Sovyetler Birliği ile sanatsal bir ilişkide olan Muhsin Ertuğrul’a ironik bir gönderme olduğunu yorumladığım bu haberde denir ki:
“Vaktankov Tiyatrosu’nun rejisörlerine göre Şekispir, asırlardan beri kapitalistlerin kurbanı olup gitmektedir. Hakikatte dâhi şair, kapitalistlerin göstermek istedikleri gibi değil, için için bir komünistti. Kurallara taş atan, burjuvazinin haliyle söz ile alay eden İngiliz dâhisi komünist değil de ne olabilir?
Vaktangov Tiyatrosu’nun rejisörleri (…) eserin bir satırını değiştirmeden, yeni telâkkiye göre tertip ettikleri, yani Hamlet’i asıl haline çevirdikleri taktirde mükemmel bir netice elde edeceklerini görerek çalışmışlar ve yeni Hamlet’i ortaya koymuşlardır (…) Onların vücuda getirdikleri Hamlet melankolik bir adam değildir. Çünkü Rus rejisörlerine göre Hamlet’i melankolik, kararsız, intiharı düşünen bir adam haline sokanlar kapitalistlerdir. Hakikatte ise Hamlet şen, şatır, realist bir gençti. Onun için Hamlet mükemmel bir plan hazırlayarak kral olmak istedi. Onun tarafından görüldüğü söylenen hayalet, düşmanları iğfal için icat edilmiş bir hile idi (…) Ofelya da öyle... Şimdiye kadar burjuvalar nahak yere onun için göz yaşları dökmüşlerdir. Bizim şimdiye kadar mahçup, mahzun, masum ve mazlûm tanıdığımız, hayatın gadrine uğradığını ve bu yüzden çıldırarak intihar ettiğini zannettiğimiz Ofelya da meğer böyle değilmiş. Ofelya da tatlı ve şen bir kızcağızdı. Hamlet’i (tuzağına) düşürmek için uğraşan ve muvaffak olamayınca da kral ve kraliçenin ziyafetine giderek orada sarhoş oluncaya kadar içen bir kadındı.” 
Bana oldukça şaşırtıcı gelen bu yazı nasıl bitiyor diye merak ediyorsanız, -siz ne düşünürsünüz bilmem ama- yazının sonu daha da beter bir şaşkınlık yarattı bende:
“Eserin yeni şekli pek mükemmeldir. Eserin yeni şekli onun aslındaki bozguncu ruhiyatı bertaraf ederek, onu mizah ve nükte ile öldürmüş ve Şekspir’in eseri olmaktan (da) çıkarmamıştır (…) Hamlet rolünü yapan Gorunov pek büyük muvaffakiyetler ihraz etmiştir.”
1930’ların gazete ve dergilerde yer alan tiyatro yazılarında Shakespeare çok kereler konu edilmiştir. Darülbedayi’nin repertuvarında her sene mutlaka bir Shakespera oyunu vardır, belki de ondandır… Ama iki karşı yazıya, iki de savunan yazı ile örnek vererek, -sözü çok uzatmadan- mahkemeye verilerek tiyatro tarihimizde yüzümüzü güldürürken içimizi kanatan ilginç bir davayı, Hamlet davasını anlatmak istiyoruz. Bunca ön bilgiyi, bu davanın öncesini bilmeden, geldiği süreci tanımadan, kendi gücünde anlatamayacağımıza inanıyoruz çünkü.  
1941-1942 tiyatro sezonu açılmazdan sadece bir gün önce, dönem gazetelerinde; adı büyük, sözü dinlenir iki yazı insanı aynı gün, aynı gazetede iki farklı Shakespeare yazısı yayınlar. Biri İbrahim Hoyi, diğeri Halit Ziya Uşaklıgil’dir bu kalemler. 
Halit Ziya Bey ayrıntılı yazısında özetle der ki: 
“Shakespeare bütün cihan edebiyatının en yüksek mıntıkalarında parlayan güneşlerden biridir. Ondan birkaç eseri Türklere tanıtmak için Ertuğrul Muhsin’in gayretiyle, Seniha Göknil’in himmeti birleşerek sahnemize Kral Lear vazedildi. Genç edip ve muallim Orhan Burian son zamanda Otello’yu tercüme etti. Cenap Şahabattin ona dair bir kitap yazdı. Garp edebiyatıyla iştigal edenlerin yazılarında sık sık ondan bahsedilir. Fakat bizde ekseriyet üzere garp hakimlerinin, şair ve ediplerinin yalnız isimlerini ara sıra görmekle iktifa etmek ve daha ileriye gitmemek teessüs etmiş, bir âdet hükmüne girmiştir. Shakespeare pek yakından bilinmeye layık mühim bir dâhidir ve onu isimle değil, eserleriyle tanımak, hususiyetle sahnede görüp anlamak lazımdır.”(Son Posta gazetesi, 30 Eylül 1941, Sene: 12, Gazete yayın no: 4088, “Büyük Fransız ve İngiliz Edipleri 1: Wiliam Shakespeare” başlıklı yazıdan alıntı)
Uşaklıgil böyle derken, İbrahim Hoyi de benzer övücü şeyler söyler yazısında. Ama bana ilginç gelen bir ayrıntı vardır yazının giriş kısmında. Sanki 11 yıl önce ağzından köpükler savurarak tozu dumana katan Selami İzzet Bey’in yazısına bir nazire vardır satırların arasında:
“Hamlet nedir ve kimdir? Hamlet büyük İngiliz dâhisi Şekspir’in muazzam eserlerinden biridir (…) Bu eser insan hayatının aynasıdır. Çünkü Hamlet’in çektiği ıstırab, üzüntü, insaniyetin duyduğunun  aynısıdır. 
Hamlet bir isimdir. Piyesteki kahramanın sözleri ve söylenişleri, şairin beyninin gelişigüzel ıstampaladığı şeylerdir. Peki öyle ise bu sözler ve söylenişler hakiki değil midir? Bilakis bunlar bizim öz düşüncelerimiz kadar hakikidirler. Onların hakikiliği okuyucunun kafasının tâ içindedir. Hamlet olan BİZleriz.” (age., Hoyi’nin “Hamlet” başlıklı yazısından alıntı)
1 Ekim 1941 günü Şehr Tiyatrosu, Tepebaşı Dram Kısmında, saat 20.30’da, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 5 perdelik “Hamlet”i seyirci önüne çıkarır. Oyuna büyük emek verilmiştir. Ancak, çok değil, ilk gösterimden sadece  dört gün sonra, 5 Birinciteşrin (*Ekim) 1941 günü, Tasviri Efkâr gazetesinde, “Şehir Tiyatrosunda Shakespeare: Danimarka Prensi Hamlet” başlıklı bir yazı yayınlanır. Yazının altında Celâleddin Ezine’nin imzası vardır. Kaleminden zehir damlamaktadır yazarın:
“İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Hamlet’i temsil eden sanatkâr, rolün seciyesini hiç anlamamış olacak ki, bizde yaşayan, reel bir tip yerine ah ve vah eden romantik bir facia aktörünü canlandırdı. Anlamadı ki Hamlet, et ve kemik insanının ve fikir sembolünün tevazünüdür. Bu tevazünü yaratamadı.” 
Ve saire, ve saire…
“Hayır, fazla yazamayacağım. Mâbadini siz düşününüz! Herhalde ben tiyatroyu üçüncü perdenin dördüncü tablosunda terketim. Çünkü Hamlet daha beşinci perdeye gelmeden katledilmişti. Bir nûş seyredilemezdi (…) Lise ve konservatuvar mezunu, yani oynadığı muharririn tasavvur ettiği iç dünyayı kavrayacak derecede bilgili ve sanatkâr yetişmeden Hamlet ayarında piyesleri şimdilik sahnemize vazetmemeliyiz.”
Ve saire, ve saire…
“Hamlet’in dilimize tercümesine gelince; işte burası içler acısıdır. Edebiyat-ı Cedide devrinden kalma… bir dille karşılaştık. Yer yer terkibi izafilerle kekeleyen bu Türkçeye zamanında, muharrire Halide Edip Hanımefendinin romanlarında rastladığımı hatırlıyorum.”
Ve saire, ve saire…
“Tiyatroda yanımda olan sanatkâr dostum Necip Fazıl bir aralık yüzünü ellerinin arasına aldı ve: “Hamlet bu gece öldü. Yanmıyorum” dedi. “Nihayet millî bir kayıp değildir. Fakat Türkçe ihtizar halinde…”
 Ve son bomba:
“Hamlet’in Şehir Tiyatrosu’nda temsilinden bir iki hafta evveldi. Bir dostumla caddede ilanları okuyorduk. Dostuma şaka olarak; “Şöyle bir başlık bir tenkit yazısına ne güzel yaraşır” dedim: “Tepebaşı’nda Bay Shakespeare’in oğlu Bay Hamlet katlolunmuştur!” O vakit şaka diye söylediğim bu sözler, bugün için sızlayarak itiraf ediyorum, ne yazık ki bir hakikat oldu.”  (Taviri Efkâr gazetesi, 5 Birinciteşrin (*Ekim) 1941, Pazar, Sene: 33, Gazete yayın no: 4835-460, s. 2)
Sahnesine taparcasına tutkulu biri bu yazı kılığındaki temelsiz bilgiçliği / bu küfürden beter sözleri sindirebilir mi? Demezler mi: “Sen kimsin ulan?”
12 Ekim 2023 – Devamı Var