Nazilerin Kültür Örgütlenmesi ve 2. Dünya Savaşı’nda Tiyatro -1-

“Naziler ideolojik ve politik kazanımlarını politikayı estetize etmelerine borçludurlar” der Walter Benjamin. Ve ekler; “Politikanın estetize edilmesi, zirve noktasına savaş olgusunda ulaşmıştır.”

Abone Ol

Bu yazıda sizi her zaman ilginç bulduğum bir tarih dilimine konuk etmek istiyorum. İkinci Dünya Savaşı’na… Ama bir savaş yazısından çok- hani derler ya; tilkinin kırk hikâyesi var, kırkı da koyun üstüne- onun gibi, savaş ama savaşın içindeki tiyatro hareketlerine bir göz atacağız birlikte. Tamamına değil elbette, -mümkün mü?- model olarak savaşın en civcivli zamanı olan 1940’lı yılların başlarını alarak yazımızı şekillendireceğiz.

İsterseniz önce Nazilerin kültür anlayışından söz ederek girelim yazımıza.

NAZİLERİN KÜLTÜRE BAKIŞI

24 Nisan 1936 tarihli Völkischer Beobachter adlı Nazi yanlısı yayın organı, Adolf Hitler ve onun suluboya tabloları hakkında bir yazı yayınlar. Yazıda özetle şunlar söylenir; “Bugün biliyoruz ki, Adolf Hitler’in vaktiyle Viyana Akademisi’nde resim öğrencisi olamayışı bir rastlantı değildir; çünkü kendisi, iyi bir ressam ya da iyi bir mimar olmaktan daha büyük bir görev için tayin edilmiştir.”

Bu taraflı ve tuhaf ses elbette kendi kendine oluşmadı. Hitler ünlü kitabı Kavgam’da; yaşadığı dönem Almanya’sında kültürün çökmesinin politik kurumların çöküşünü de hazırladığını iddia eder. “Çünkü edebiyat ve diğer sanat eserleri, bir ülkenin halkıyla birlikte etki altına alınmasında birinci derecede önem taşır” der.

Bu yönlendirme, krallığını kaybetmiş Almanya’da; bir yandan milliyetçi Nasyonal Sosyalistleri, bir yandan Spartakist Rosa Luxemburg’un başını çektiği komünist hareketi burun buruna getirmişti. Sonuçta milliyetçi vurgu kazanarak, şimdi lanetle andığımız faşist Hitler’i sahneye çıkarmıştı. Bu büyük ve tüm dünyayı etkileyen yükselişe yardım eden propaganda merkezleri, Hitler’in büyüklüğünü kanıtlamak için yarışa girerler. Hatta Völkischer Beobachter Hitler’i Bach ve Beethoven’la yan yana koyacak kadar ileri gidip; onun için “doğuştan yaratıcı iradesi olan, kültürün koruyucusu” ifadelerini kullanılır. Çünkü Nasyonal Sosyalistlerde ilke olarak, güçlü politik kişiliklerin mutlaka bir sanatçı olması zorunlu görülüyordu.

(Meraklısına Not; Alman faşistleri iktidarı aldığında Hitler’le ilgili üç temel görüş kitlelerin aklına kazınmaya çalışılmıştır;

1. Hitler bir sanatçıdır, bir ressam ve mimardır. Nasyonal Sosyalist devletin mimarıdır.

2. Bu yeni devlet anlayışında, yapı, örgütlenme, uyum ve bütünlük olması için bir sanat eserine davranıldığı gibi davranılmalıdır.

3. Hitler sanatı sever. O, “primus inter pares” yani “eşitler arasındaki baş”tır. Sanatçıların yardımcısı ve kollayıcısıdır.

Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels, 17 Haziran 1935’te Hamburg’ta yaptığı bir mitingde bu görüşlerin aslında kurgulandığını ve iyi hesaplanmış birer kültür örgütlenmesi aracı olduğunu açığa vuruyordu. Goebbels diyordu ki; “Politika bizzat sanattır. Sanatı, soylu halk psikolojisi sanatıyla aynı görüyoruz…”

Tarihte kültür ve sanatı Naziler kadar ustaca kullanan başka bir politik güç görülmemiştir. Beethoven çalındıktan sonra konuşmasına başlayan Führer’den, hele Nazi retoriğinin bütün inceliklerinden de yararlandıktan sonra, kim etkilenmez?

Propaganda çalışmaları sırasında ilk kez Naziler filmi, radyoyu, radyo oyunlarını ve kendi yarattıkları ve adına “Thing oyunları” dedikleri bir gösteri türünü kullanmışlardır.

NAZİ TİYATROSU : THİNG OYUNLARI

Thing oyunlarının özü, geleneksel tiyatro formundaki seyirci-oyuncu ayrılığını ortadan kaldırmasıdır. Yine geleneksel sahne yapısının reddedilmesi estetik ve evrensel konu seçimi yerine de “parçalanmaz bir milliyetçi topluluk yaratmak” teması öne çıkarılır. En kaba haliyle Thing oyunları, Yunan tragedyalarından, İncil’den konularını alıp işleyen Ortaçağ Morality oyunlarından, barok sanatın küstah yücelik sendromundan ve Weimer Cumhuriyeti döneminde gelişen ekspresyonist anlayışa karşı duyulan nefretten beslenen oyunlardır. Dili saldırgan ve tekrarcıdır. Sloganisttir. Yani kapitalist reklam tekniğini kullanır. Oyunların verdiği mesajlar kısadır ve zamanla emirler haline dönüşmüştür. Naziler işte bu uyuşturulmuş kitlelerin karşısında temiz ve heyecanlı bir retorik kullanılarak toplumsal olayları kişileştirerek, dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırırlar. Her zaman pusuda olan dış güçler ve onun işbirlikçileri fırsat kollamaktadırlar Nazilere göre. Bu yüzden kitleler uyanık olmalıdır ve onların bütünlüğünü bozmaya çalışan hainlere karşı onların çıkarlarını gözeten Nazileri dinlemelidir. Şimdi düşünelim; toplumsal sorunlara karşı bilgili, duyarlı bir küçük hatta orta burjuvazi insanı, önyargılarının emriyle ya bu kışkırtan bu sese kapılacak ya da güvensizliğini ve aklını bir şekilde uyuşturarak bencillik batağına saplanıp kalacaktır, iki kere iki dört…Yaratılan suyu bulandırma taktiği önce kitleler arasında iletişimi ortadan kaldıracaktır. Çünkü toplumsal güven kalmayacaktır artık. Güvenin bittiği yerde ardı ardına önce inanç bitecek, sonra kişisel özgün muhalefeti örgütlü güce dönüştürecek anlayışta ısrar ortadan kalkacak ve düzeysizleşme kaçınılmaz olacaktır. Kitleler bu kez de güvensizlikle ve onun yardakçısı korkularla sindirilip, akıldan uzaklaştırılmış olacaktır. Bu bulanık akılların elinden toplumsal kurumları ve hakları çekip almak çok kolaydır artık.

Thing oyunlarının asıl amacı, Nazilerin Alman tarihiyle kendileri arasında bir bağ kurma çabasında aranmalıdır. Haşmet ve ululuk beklentisi bir histeri halinde seyreden bu anlayış, elbette ki bir azameti, toplumu örgütleyen bir sanattan çok kendi arî ayrıcalığı için kullanacaktı. Thingplatz (veya Thingstatte) adı verilen toplanma meydanları, özel olarak tarihi öneme sahip bir alan üzerinde veya yakınında konumlandırılıyordu. Büyük konferanslar ya da toplantılar için tasarlanan bu amfi tiyatrolar, Nazilerin “toprak ve kan” ideolojisinden temel alıyor, sadece saf Alman kanı taşıyanların Alman toprakları üzerinde bulunabileceğini savunuyor ve bu bağlamda Alman halkının kendi tarihine olan bağlılığını canlandırmak ve kışkırtmak amacını taşıyordu.

Bir Thingplatz, genellikle taş gibi doğal objeleri içerir ve mümkün olan en doğal kurgu çerçevesinde tasarlanırdı. Antik Yunan tiyatrosu şablonunu temel alan meydanlar, geçmiş ve Nazizm arasındaki bağı vurgulamayı ve Nazi algısını meşrulaştırmayı hedefliyordu.

Naziler, toplumu kendi görüşlerine yaklaştırmak için sahneler yaratma amaçlarını daha çok mimarlıkla gerçekleştiriyorlar, toplumu haşmetli mimari öğeler kullanarak bir araya getiriyorlardı. Yapıların büyüklüğüyse, amaçların ve toplantı ya da gösteride söylenenlerin önemini “büyütmesi” içindi. Asla alçakgönüllü bir yapısı yoktu.

Goebbels’in tasarladığı ve asıl amacı coşturucu propaganda olan Thing oyunları, weihespiele (ağırbaşlılık) ve werkspiele (çalışmak) gibi erdemli görünen ayaklara yaslandığını iddia etse de, zaman içinde bu kalabalık buluşmaların heimatspiele “amatör coşkuyla tapınır gibi tiyatro yapma” riskine karşı tasarımcılarını rahatsız ettiğini görüyoruz.

Naziler, Thing oyunlarından elbette ki milliyetçi vurguyu etkin kılmak ve örgütlemek amaçlı yararlanmayı istediler. Özellikle Hans Johst’un öne çıktığı Nazi oyun yazarları daha çok bir “yeniden doğuş” imgesi üzerinde durdular. Militarist hırsları “Schlageter”,  “Ruhr İşgali” gibi askeri konuları yazmalarını getirdi doğal olarak. Oyunlarda ciddi olmak ve ülkesi için çalışmaktan daha yukarıda bir erdemin kabul edilemezliği anlatıldı.

Daha sonraları amaç olarak gerçekçi, yöntem olarak romantik ve biçim olarak barok küstahlığı içinde değerlendirilen Thing oyunları; savaşın çocuğu dışavurumcu “serserilik” rüzgârının karşısında (Hitler’in deyimiyle “delice ve ahlâksız hastalıklı sapma”) zor durumda kaldı. Thing buluşmaları her ne kadar milliyetçi vurguyu öne çıkarmak için, büyük maliyetlerle hazırlanan buluşmalar olsa da; aynı zamanda tehlikeli karşı görüşlerin oluşma ihtimalini de yanında getiren bir kitle hareketine de dönüşebilirdi. Nitekim gerek hazırlık maliyetlerinin yüksek oluşu ve gerekse istenen sonuçların alınamamış olmasına bir neden gerekiyordu. İşte bu neden, Thing oyunlarına Yahudilerin kültürel anlamda saldırdığı ve bu arî, bu özel yapıyı bozduğu iddiasıyla sanki “Şimdi bu virüs taşıyıcıları ortadan kaldıralım, sonra azametimiz gölgesiz olsun” gibi, tuhaf, bilimden uzak bir noktaya geldi. Ama Propaganda Bakanlığı bütçesinin neredeyse dörtte birini harcadıklarını ve buna rağmen bekledikleri başarıya ulaşamadıklarını söylemediler. Bu bilgiç buluşmalar, kitlede sadece haşmet ve korkuya yol açtı. Asla bir sanat örgütlenmesinin heyecan verici, çalışkanlığa davet edici sesi yoktu Thing oyunlarında… Zaman içinde profesyonel retorisyenlerin ya da oyuncu kadrosunun sanatın o özgürleştirici çizgisinden uzaklaştığını da hesaba katarsak; Thing oyunları hareketi yüksek maliyetine rağmen tarih sahnesinde çok kalamamıştır diyebiliriz.

Hitler’in kültür örgütlenmesi ne yazık ki bazı taraflı incelemeciler tarafından yanlış yorumlanmıştır. O insanlar “Faşizm, kültüre düşmandır” diyerek, bu ince zekânın kılık değiştirerek kendini yasallaştırdığını görememişlerdir. Tam da bu noktada Walter Bejamin’in tanımına katılmamak mümkün değil; “Faşizm yok olmaz, pusuya yatar”…

Çağdaş ve evrensel bir insan neyi arzular? Kendini nasıl tanımlar? Çağının gereklerini yerine getirmeyi, bir insanı diğerlerinden ayıran en önemli ayraç olarak belki de insan onurunu dokunulmaz saymasıyla çağdaş sıfatını hak ettiğini düşünür. Ya da birey olmayı taviz verilmez değerler biriktirmek ve bilimsel şüphecilikten kopmamak için bilgiye ve zekâya inanmanın toplumu güzelleştireceğine duyduğu hasret için yorulmaz bir mücadeleye tutuşur. İşte Naziler bu görüşün tehlikeli ve zehirli olduğunu örgütleyerek, büyük ve tek tip bir toplum için, önce herkesin yüreğine korkular saldılar.  Kitlelerin kendilerine sorgusuz ve tartışmasız güvenmesini isteyen tüm otoriteler, böyle düşünen bireyleri tehlikeli birer virüs sayarlar. Çünkü bu virüsler yığınlara inanmak ve güvenmek adına hastalık aşılarlar. Oysa ki inanmak ve güvenmek tehlikeli alışkanlıklardır. Derler ki; “Bizi aldatmak istemeyen birinin, bizim güvenimize de ihtiyacı yoktur.” (Kuşkusuz buradaki güven sorgusuz sualsiz bir güven halidir.)

Bir diğer nokta hep gözden kaçırılır bence. Faşizm halka düşman yüzünü, büyük bir incelikle gizler. Aktüel popülizmle kanlı yüzünü muhteşem derecede maskeleyebilmekte ustalaşmıştır. Bu kimi zaman sanatı satın almak, çoğu zaman kalitesizleştirmek olarak, içini boşaltıp, sanatsal oportünizme bulayarak karşımıza çıkar. Kişisel çıkarlar, kamusal yeteneğimizin üstünü örter. Soru sormak yerine, bir otoritenin dediğini tartışmasız yapmak kolaycılığı, karda uyumak kadar ölümcül bir keyfe dönüşür.

Naziler, halkın beğenilerini bahane ederek, sorgulayan, başka türlü sesler arayan başkaldırı niteliği taşıyan hiçbir sanat akımına hayat hakkı tanımamıştır. Oysa ki sanatın özü yaratıcı başkaldırı değil midir?

Hitler’in, Kavgam (Mein Kampf) adlı kitabında tanımladığı otorite ilkesi, sadece yönetmekle yetinmeyen, seçkin bir örgütlenmeyi zorunlu kılan bir iktidar öngörmektedir. Bu örgütlenme içinde, ilişkilerin güçlü olanları ayrılıyordu ve bunların içinde kusursuzların, özdeşleştikleri kuralları kitlelere zorla kabul ettirme yetkileri vardı. Bu teori, Kasım 1933’de Goebbels’in bir konuşmasında net biçimde ortaya konur: “Tamamladığımız devrim tam bir devrimdir. Siyasal yaşamın tüm alanlarını tepeden tırnağa sarmış ve değiştirmiştir. İnsanların kendi aralarındaki ilişkilerini, insanların devletle ilişkilerini ve varoluş sorunlarıyla ilgili ilişkileri tümüyle değiştirmiş veya yeniden biçimlendirmiştir…”

Yani faşist iktidar, kitlenin sadece sosyal farklılaşmasını değil, onun zihinsel birliği ve kitle ruhunu da temsil ettiğini öne sürerek, milletin tümünü kendi isteklerine uydurur.

Bu kaptıkaçtı, gözümü boyadı günlerinde, sanat nerede durur peki? Sanat da devletin yapılarından biri olarak görüldüğünden bu yapının içinde eritilmeye zorlanır. Kimse faşist fikirlerin egemenliğinden kurtulamaz. Ama bu büyük bir sahtekârlıktır. Örneğin Goebbels 1933 yılında, Eisenstein’in “Potemkin Zırlısı” adlı filmine hayran kaldığını söylemekten çekinmez. Ona “güzel bir sanat eseri” derken, karnının içinden; “Güzel, artık, kişinin gözünün boyanması, aşılanması ve boyun eğdirilmesi için bir araçtır” demektedir aslında.

Nazilerin sanat ideolojisinde, sanatsal çalışmaların göreceli bağımsızlığı giderek yok olur. Karşı koymalar, devlet eliyle sistem ve büyük sosyoloji adına şiddetle ortadan kaldırılır. Sanki “Biz sizin hangi sanata ve ne kadar ihtiyacınız olduğunu daha iyi bilir ve onu size yaşatırız” der gibi… Yeni bir değerler bütünü konur ortaya… Ölümün mutlak değersizlik olarak kabul edildiği çağdaş toplumlarda yaşamı yüceltmenin erdemli yanı küstahça reddedilerek; ölüm yeniden şekillendirilip, bir amaç olarak kitlelere sunulur. Nazi ilkeleri, şiddeti, zayıfın yok edilmesini, insanın diğer insanı öldürmeyi öğrenme sorumluluğunu yüceltir. Nitekim Hitler 1929’da yaptığı bir konuşmada  şunları söyler: “Silahını düşmanın kalbine saplayamayan kişi, bir halkın kaderinin zorlu savaşını yönetmeyi hak edemez. Bilinen tek yasa gücün egemenliği, dolayısıyla kanlı bir kavga ve ölümün yasasıdır…”

Bu amaçla, aşağı değerde sayılan insanların getirdiği her şeyi silmek gerekiyordu, doğal olarak onların sanatı da aşağılıktı. Zira bu “yaratıklar” kültür yozlaşmasının tohumlarını, doğal olarak içlerinde taşıyorlardı. Nazilerin öngördüğü yeni uygarlık, ancak, zorunlu olarak, ölümle gerçekleştirilmeye uygun bir uygarlıktı.  (Meraklısına Not; Nazilerin silahlı kanadı SS’lerin siyah elbiseleri ve keplerinde taşıdıkları kuru kafa neftesi, değerlerin bu tersine çevrilişinin sembolüdür. Naziler insanlığın yüzyıllardır sürüp getirdiği gelişimi ortadan kaldırıp, kaba ve ölümcül güçlülüğe geri dönmek istiyorlardı. Ölüm üzerinden plan yapmaları, Treblinka, Auschwitz ve diğer toplama kamplarında görevlilerini buldu.)

1 Temmuz 1933 tarihli L’Illistration gazetesinde İréne Chavreuse; “Berlin’de hangi kitaplar yakıldı?” başlıklı yazısında bu tersine işleyen sistemin nasıl da insanlığı acıttığını çok iyi anlatır. Bayan gazeteci tanık olduğu 10 Mayıs 1933 kitap yakma çılgınlığını izlerken kendi kendine şunu sorar: “Yetişmiş kişiler, hatta Goebbels gibi yadsınamayacak bir genel kültürü ve edebiyat anlayışı olan kişiler, böylesine bir barbarlığa nasıl sürüklenebiliyorlar?”  

DEVAMI VAR