1924'te Lenin ölür. Henüz yedi yaşındaki devrim bütün müdahalede açık, son derece hassas günlerini sürmekte... Kuvöze konmamış, yeni doğmuş bir bebek gibi... Yeni iktidarın adı Joseph Vissarionovich Dzhugashvili yani bilinen adıyla Stalin'dir. Stalin ülkesi adına gerçek bir yurtseverdir. Her gerçek yurtseverin, yurt sevgisini abarttığında düştüğü baskıcı, şoven-milliyetçi tuzağa düşmekte tarihi yanıltmaz o da.
1930. Stalin,''Kollektivizasyon Programı'' adında bir yasayı uygulamaya koyar. Bu yasa varlıklı köylüleri hedef alan bir baskı uygulamasını içerir. Oysaki varlıklı köylü diye bir şey yoktur ortalıkta. Asıl amaç; milliyetçi birlik ruhuyla oluşabilecek potansiyel bir muhalefetin oluşmasını engellemektir. Bu programla önce bu kategorideki köylülerin topraklarına ve hayvanlarına el konur. Karşı duran olsa bile, bu hiç bir zaman kombine bir isyana dönüşmesin diye, köylüler çalışma kamplarına sürülür. Sevk koşulları oldukça ağır ve sağlıksızdır. Birçok köylü bu sevk edilme sırasında açlıktan ya da soğuktan ölürler. Kamulaştırma mantığına ses çıkarmayan köylüler, içlerindeki kişisel becerilerine set çeken bu mantığa, bu dozu günden güne yükseltilen baskıya karşı homurdanmaya başlarlar. Trenlerden atılan binlerce ceset, Sibirya'nın kurtlarına yem olur. Ardından ''Mülksüzlük Yasası''nı çıkarır Stalin. Baskı, homurdanan yoldaki adama da tehdit oluşturmaya başlar. Sıradan köylü, devlete vermektense, hayvanlarını öldürmeyi tercih eder. Ardından ülke içinde yapılan yolculuklar izne bağlanır ve olası bir örgütlenmenin önü kesilir. Devlet ve halk tam bir çatışma noktasına gelmektedir yavaş yavaş. Stalin'in milliyetçiliği, rengini Rus ırkçılığına çevirir ve karşısındakilerin kendi vatandaşı olduğunu unutur yeni diktatör. Böylece devlet terörü, kıtlık silahıyla kendi insanın ölümüne neden olmaya başlar. Her ne kadar saldırmazlık anlaşması imzalansa bile 1942'de Nazilerin Sovyetler Birliği'ne saldırması, bunca uğraşıp yok ettiği milliyetçiliği tekrar gündeme getirir; ancak bu kez Stalin'in özel savaş taktiği olarak karşımıza çıkar bu durum. Öyle bir taktiktir ki bu, 2.Dünya Savaşı yerine ''İkinci Anayurt Kurtuluş Savaşı'' adıyla, kaybolan milliyetçilik, Stalin'in savaştan kazançla çıkmasına hizmet edecektir. Ancak bu bile uygulanan sert ve kuşku dolu sistemin yumuşamasına yetmeyecek, savaş biter bitmez, batılı mülteciler ya da batılılara esir düşmüş Sovyet askerlerinin iadesinden başlamak üzere, kıyım ve arı Rus ırkına batıcılık bulaşmasın diye kışkırtılan politika çok kan akıtacaktır.
İş bu kadarla bitse, mevcut sistemin korunması için, tarihte birçok kez yaşanan devlet ve halk çatışması örneği diyecek ve bir süre sonra birinin üstünlüğüyle yeni şeklini alacağını düşünebilirdik. Oysa halka yönelik baskı, terör ve kuşku silahının namlusu kısa bir süre sonra, devlet mekanizmasının içine çevrilecektir. 1934'te bu mikrop politbüro üyesi olan ve halk tarafından çok sevilen Kirov'un bilinmeyenlerce (!) öldürülmesiyle krize yol açacak; devlet mekanizması olan politbüroyu halkla karşı karşıya getirecektir. Artık devletin içinden gelen her muhalif ses kanla susturulmaktadır. Kamenev ve Zinovyev gibi iki devlet adamının idamından sonra, ülkenin beş mareşalinden biri olan, ordu üzerinde etkin Tukaçevsky'nin de idamı son damla olur ve Stalin'in diktatörlük ilanı olarak tarihe geçer. Suçlama hep aynıdır: “Mevcut rejimi yıkıp, yarı kapitalist bir sistem getirmek için devlet kurumlarında düşünsel sabotaj yapmak”... Yani devlete ihanet.
Yıllar sonra yapılan politik analizler bütün bu olanların bir çeşit başarısızlıkla gelen güvensizliğe bir suçlu bulma isteğinden kaynaklandığını koyar ortaya. Birinci beş yıllık kalkınma planında Stalin'in sanayi atılımı sonuç vermemiş, hedefe ulaşamamayı da bir günah keçisine mal ederek, olası bir otorite boşluğunu kapatma yoluna gitmiştir Stalin. Oysaki bütün baskının asıl amacı; (daha sonraları bilim adamları ve sanatçılara da sıçrayacaktır bu baskı) Stalin'in komünist devlet düzenini, kendine rakip olabilecek, denetimi bozacak ya da gölgeleyecek bütün unsurlardan temizlemektir. Stalin'e göre tabanın ezilmesi, bir kuşak sonra güçlü ve arı bir komünist devlet birliği için çok önemlidir. Milliyetçiliğin değil ırkçılığın alkışlandığı yıllar sonra, çok hazin bin finalle anlaşılacak ve 1986'da parçalanmaya başlayan büyük Sovyetler, 1998 kışını geçirmek için para ve yiyeceklerinin olmadığını, başbakanların ağzından bütün dünyaya açıklamak zorunda kalacaktır.
Sovyetler Birliği tarihini meraklısına havale edip biz yine 1930'lara dönelim. Devrimden büyük coşkularla çıkılmış ve devrim lideri o dönem gerçeğiyle, öğretilerini ardında bırakarak ölmüştür. İlginç olan; Mayakovsky, Yesenin ya da Ostrovosky gibi sanatçı kimliklerin, olağanüstü gayretlerle başarılan devrimin; sanatçıyı başının üstünde tutacağına devrimden sonraki '' aydın açmazı, umduğunu bulamama psikolojisinin'', 1930'larda tam bir sanatçı kâbusuna dönüşmesidir. Lenin'in halkın içinden biri olmamasına rağmen, halkına kendisini kabul ettirmesi, Gürcistanlı bir köylü aileden gelen Stalin'de aynı samimiyeti göstermemiştir. Bilindiği gibi Lenin yıllarca Paris'te yaşamış, devrimin bütün ayrıntısını oradan yönetmiştir. Stalin de diğerleri gibi devrimden çok şey ummuştur. Ama o gereken bilgi ve örneklerin batılı patent taşımasına bile tahammülü olmayan, üstün ırk saçmalığına tutularak ülkesinin karanlığa doğru başlayan yolculuğunun rehberi olarak tarihe geçmiştir. Onun zamanında kurulan Gulag Toplama Kampı, 1986'lara kadar batıda olduğu kadar, ülkesinde de tehdit ve kuşku yaratmıştır.
1891 doğumlu bir Rus yazar olan Osip Emilyeviç Mandelştam bu süreçte üzerine düşeni, hem bir yurttaş hem de bir şair olarak fazlasıyla yerine getirmiş, devrimin tarihsel zorunluluğunu savunmuş bir kalem olarak, 1921'de yayınladığı ''Kamen (Taş) '' adlı kitabıyla tanınmıştır. Heyecanlı ve inanmış bir yazardır. 1918'de yayınladığı ''Ağaran Özgürlüğe Övgüler'', 1917 Devrimi'nin en güzel şiirlerini içerir. Ama sanatsal olan şiirleri 1921'deki ''Kamen''le gelecektir. 1922'deki ''Tristia'', ustalığının onaylandığı kitabı olurken, ''Zamanın Uğultusu'' 1925'in en önemli iki olayından biri olmuştur. Diğeri ise Yesenin'in beklenmedik intiharıdır. Sanatçılar tam bir düş kırıklığı içinde, bir yıl önce kaybettikleri büyük liderlerinin bunca erken gitmesine üzüldüğü gibi, üretimlerinde çağdaş ve özgür çizgiyi aramaktadırlar. Evrenseli arıyordu yeni devrimi genç kalemleri... İçinde bulundukları atılımlar onları heyecanlandırıyor olsa bile savaş yorgunu ve düş kırgınıydı onlar. 1930'da Mayakovsky de çekip gider. Hem de beş sene önce Yesenin'in gittiği yoldan. Kendini vurarak... Şaşırtıcı bir sarmal içinde kıvranmaktadır, yeni Sovyetlerin eski devrimci şairleri. Bu muydu uğruna can koydukları devrim? Kollektivizasyon programı uydurmacasının, yavaş yavaş canavarlaşan bir baskı rejimini dönüştüğünü sezinliyor; kalemlerini eleştirinin en keskin taşlarında biliyor olsalar bile, Gulag bütün karanlığıyla onları bekliyordu. Tam bir açmaz içinde birçoğu onurunu bir mermiyle takas ediyor ve aniden devriliyordu sağına bir çınarın devrilmesi gibi. Osip Emilyeviç Mandelştam gibi bazı yazarlarda sanatçı sorumluluğunun çığlıklarına dayanamıyor ve hapisleri göze alarak yazmasını sürdürüyordu.
1934'te Osip, Stalin'le ilgili bir şiiri bahane edilerek tutuklanır. Çerdin'e sürgün edilir. Çeşitli baskı ve eziyetten sonra öfkesini, düş kırıklığını, cam kırıkları üstünde yürümeye benzeterek o unutulmaz dizelerini yazar:
''...Yumuşak tabanların kırık cam üstünde yürümek için / Kırık cam üstünde yürümek ve aşmak için kanlı kumları...'' (''O İncecik Omuzların'' şiirinden alıntı)
Her ne kadar direk vuruş yapmasa bile, dizeleri Stalin'in onaylamadığı dizelerdir ve Osip denen bu şair tehlikelidir. Rus diktatör, 1935'te karısı Nadejda'yı da tutuklatıp Osip'le ikisini sürgüne gönderir. Bu kez sürgün yeri biraz daha uzaktır: Voronej’e sürülür şair... Sürgün yerinin uzaklığı geri dönüşün zorluğuyla eşdeğer olduğu için, terbiye edilmenin son şansıdır Voronej. Kâğıt, kalem, kitap, gazete yok. Tek öğün yemek ve günde on iki saat çalışma. Direnir Osip. Açlığa direnir, işkenceye direnir, ölmez. Ancak şiirsizliğe direnemez tek. Kâğıtsız kalmak ya da kaleminin tutuklanması bir şaire verilecek en büyük cezadır. Ama şair, şiirini yüreğinin içinde yaşadığı sürece, hiç ama hiç bir engel yoktur o şiirin yazılmasına. Ne demişti Peray Bysshe Shelley: ''İçinizdeki şiiri başka hiç bir yerde bulamazsınız.'' Osip de şiirini yazar her şeye rağmen. Her şeye rağmen kanat takar dizelerine ve sonsuzluğa salar şiirini. Hem de her biri çelik hançerler gibi, kanatan, alay eden kısacık sözcüklerle.
''Penceremin dışı karanlık / Benden sonra tufan / Daha sonra? / Horlayan şehir, vestiyerde bekleyen kalabalık / Maskeli balo, kurt köpeği yüzyıl / Unutma, kasketin koltuğumun altında, gözden uzak dur / Ve tanrı korusun seni.''(''Penceremin Dışı, Karanlık'' şiirinden alıntı)
Çağında, çoğuna tuhaf gelen bir sanat anlayışı vardır Mandelştam’ın; mitolojik ögeleri yeniden yorumlayıp, Antik Yunan'dan, İncil'den aldığı olay, öykü ya da kişilerle, çağına göndermeler yapan, daha çok alaylı ve lirik bir formada antimilitarist bir dille yazarken, varoluşsal sorunları ortaya koyan ve tarihin bireyi belirleyen en büyük güç olduğunu savunan bir anlayış... Daha sonraları bu anlayışa,''akmeizm akımı'' denecektir.
Osip Mandelştam ikinci kez sürgün yediği yerde, Voronej'de, şiirlerinin günümüze ulaşmasını sağlamak için, tarihte eşine az rastlanır bir yöntem uygular. Kâğıt kalem yok. Toplama kampında uygulanan işkenceler yüzünden yazmaya bile vakit yok, ne kâğıdı, ne kalemi? Her şey çok sıkı bir sansür ve denetimden geçmekte. Her şey böyle kötüyken, o insanın gözlerini yaşartan bir çabayla, gerçek şairlerin nasıl olması gerektiğine dair bir ders verir tarihe.
Yemek kampanası vuruluyor. Parmaklarından akan kanı, yırtık pantolonuna silip, ayağındaki zincirleri sürükleye sürükleye yemeğe koşuyor Osip. Yüzünde çocukça bir ışıltı. ''Çok mu acıktın?'' diye takılıyor arkadaşları. O duymuyor bile onları. Burada bile umulmadık bir dirayet ve coşkuyla ve herkesin şaşkın bakışları arasında, bir kepçe yemeğini alıp, eşi Nadejda'nın yanına oturuyor. Yüzlerce sürgünün metal tabaklara daldırıldığı metal kaşıkların seslerinin çınladığı bu soğuk barakada, Mandelştam eşinin ellerini tutuyor ve heyecanla başlıyor şiirine:
''... Kimseye bir şey söyleme / Bütün gördüklerini unut / Kuşu, yaşlı kadını, kafesi ve bütün ötekileri (...) / Dinle, seslerine sarınmış kurbağalar (...) Dallara dönüşüyor tomurcuklar / ve bir süt ılgımı nadasa bırakılmış toprak.'' (“Kimseye Bir Şey Söyleme'' şiirinden alıntı)
''Tekrar et'' diyor Osip. Karısı şiiri tekrarlıyor. ''Bir daha tekrarla Nadejda'' diyor Osip. Karısı bir daha tekrarlıyor şiiri. ''Bir daha'' diyor Osip. Karısı bir daha tekrarlıyor. Şiiri, iş başı anlamına gelen, o sinir bozucu kampananın sesi kesiyor. Masalara vuruyor askerler coplarını. Osip, gözlerinde en az 1917 Devrimi'ne giderken inandığı aşk kadar parlak bir ışıltıyla bakıyor karısına. Karısı öpüyor onun çatlak dudaklarından ve bir kaşık yemek veriyor ağzına. ''Tamam'' diyor, “bunu da ezberime aldım.” Soğuk baraka ısınıveriyor sanki.
Sonra günlerce aynı şey. Osip, yüreğinin kalemiyle yazdıklarını hem kendisi ezberliyor hem karısı Nadejda'ya ezberletiyor. Ne olacağı belli mi? Aslında bunu sezmek çok da zor değil... Osip Mandelştam, 1938'de üçüncü kez sürülüyor başka bir toplama kampına. Bu kez karısı da yoktur yanında.
Sibirya soğuktur. Sibirya'ya giden trenlerin mekanik tıktıkları bile Sibirya'dan daha sıcaktır. Sibirya'nın güneşi bile beyaz bir buz parçasıdır, gökte anlamsızca durur. Güneş ışıkları sırtına saplanan birer buz mızrağıdır aslında. Bilinmez Sibirya'ya gidenlerin başına gelenler. Soğuğun yasası ölümdür. Şaka bilmez, bıyıklarını donduran bir ıslıktır ağzında, üfler de üfler. Sibirya'da kader de yoktur. Sibirya her şeyi, kaderleriyle yutan bir soğuk ağızdır. Sibirya'da insanın elleri buz, saçları ölüme esen soğuk bir ayazdır, herkes bilir bunu.
Bilinmez 1938'den sonra Sibirya’ya sürülen şair Osip Emilyeviç Mandelştam'ın kaderi... Karısı özgür kalır bir süre sonra. Ve karısının ezberine nakış gibi incecik işlediği şiirleri bu gün Mandelştam'ın soğuk Sibirya'nın soğuk ölümünü yendiğinin kanıtı olarak durur edebiyat tarihinde. Karısı ezberindeki şiirleri yıllarca saklar herkesten. Bir gün, Stalin öldüğünde 1953'te, bir kitaba döker kocasının tek hatırası olan dizelerini. Ve kocasının bilmediği kaderi için bir mum yakar Gulag'a doğru. Her dize, birer meşale gibi buzlarını eritir Gulag Toplama Kampı'na giden yolun. Ve eriyen buzlar çoğalıp, çoğalıp, çoğalıp önce Gulag'ı sonra bütün baskıcı zihniyetleri katıp önüne, sanatçının özgürlüğünde boğulmayı anlatır. Nehirlerin özgürlüğünde, tutuklanan, işkence edilen, öldürülen şairlerin sesi akar. Nehirler aralıksız akar. Şair üretir, dizeler diktatörün gözüne batar.