Ölümünün 8. Yılında Muzaffer İzgü’ye Saygı-1

Kalbinde çiçek, başında bulut olan 83 yaşında bir çocuk; Muzaffer İzgü

Abone Ol

Bu yazıda 26 Ağustos 2017 günü yitirdiğimiz Muzaffer İzgü’yü ‘çocuk’ dünyasının içinde arayacağım. Onun hayatında beni çok etkileyen ve ne olursa olsun yüzünden çekip alamadıkları, milyonlara yaptıkları gibi ifadesiz taş parçası gibi bir ifadeyi getirip Muzaffer İzgü’nün yüzüne neden yapıştıramadıklarından, ondaki sonsuz çocuğu neden büyütemediklerinden söz edeceğim. Dilim döndüğü, aklım erdiğince...

Bir kere, ilkokul birinci sınıfta, “komşu teyzeye” kargacık burgacık harflerle yazdığı, her aklıma geldiğinde gözümde bulutların peydahlandığı o muhteşem mektup anısı var örneğin... İnsan sevmeyenin asla anlayamayacağı, o yaşta bu ne ince bir duyarlılıktır diye günlerce düşündüğüm, o kalbi çiçekli çocukluk anısı... Ne zaman aklıma gelse bir ağlama gelir, sarıverir yüzümü. Şimdiki gibi...

“Yazmaya çok küçük yaşta başladım. Evimiz gecekonduydu. Komşumuz Münevver teyze, sokaktan her geçişinde postacıya, bana mektup var mı diye sorardı. Postacı amca her seferinde yok derdi. Annem, ‘Kimsesi yok ki Münevver’in, kimden gelsin mektubu!’ deyince yazmayı öğrenir öğrenmez ona bir mektup yazmaya karar verdim. İlkokul birinci sınıfın şubat ayında okuma yazmayı öğrendim. Kâğıda kaleme sarıldım ve yazmaya başladım: ‘Münevver Hanım, bahar geldi, papatyalar açtı, kediler miyavlıyor, köpekler havlıyor, kuşlar ötüyor, eşekler anırıyor ve hepsi ellerinden öpüyor.’ Cebimden altı kuruş pul parası verdim ve mektubumu Münevver teyzeye gönderdim. Mektubu aldıktan üç ay sonra vefat eden Münevver teyzenin koynundan çıkan o mektup benim ilk yazımdı.”

Sonra artık birçok kişinin bildiği bir ‘duvar gazetesi’ anısı vardır Muzaffer ağabeyin... Onun deyişiyle “gazeteye çıkan ilk yazısı”... Ne çocukça, ne samimi ve ne harikadır o anı... Bilmeyenler için minik bir hatırlatma olsun. Muzaffer İzgü, ilk üç yılı, Adana İnönü, dördüncü sınıfı Gazipaşa ve bu okulun depremden zarar görmesiyle beşinci sınıfı İstiklal İlkokulunda okur. İşte tam da bu günlerde eline kalemi geçiren Muzaffer ağabey, ha bire yazmaktadır. Ancak onu ‘keşfedemez’ ilk üç yıl onu okutan öğretmenleri. Dördüncü sınıf öğretmeni Yusuf Gülen, çocuk Muzaffer İzgü’ye göre, ‘edebiyattan anlayan’ adamdır.

“...Biz sevdalı gibi okurduk, sevdalıydık da. Okumak düş kurduruyordu. Yoksul evinde o düşler öyle güzeldi ki! Ben çıkar giderdim o evden düşlerin ardı sıra. Evde otururken o düşleri görürdüm, yatarken o düşleri görürdüm... Yazmaya dördüncü sınıfta karar verdim. Yusuf Gülen adlı bir öğretmenim vardı. İlk üç sınıfı başka başka öğretmenler okuttu. O öğretmenlerim beni hiç anlamamış. İkinci sınıftan beri yazıyordum ben hâlbuki. Ama Yusuf Gülen benim yazılarımın elinden tuttu. Onları okudu, değerlendirdi. ‘Daha iyisini yazabilirsin Muzaffer!’ dedi. Yusuf Gülen öğretmen bir gün bir kompozisyon yazmamızı istedi. Konu da vermedi, ne istersek... ‘Yaprak’ adlı yazıyı yazdım ben de. Öğretmenim bir sevdi bu yazıyı, sınıfta okuttu, alkışlattı. Yazımı duvar gazetesine koydu. Öğretmenden izin aldım, sınıfa girmedim. Orada duruyorum, duvar gazetesine bakıyorum, altındaki imza ‘Muzaffer İzgü.’ Baktım kimse okumuyor, müdürün elinden tuttum indirdim, yazımı okuttum. Sonra öğretmenler odasına gittim, öğretmenleri de çağırdım. ‘Bakın, bunu ben yazdım!’ dedim. En son eve gittim. Babacım da Adana sokaklarında ıspanak satıyor; seyyar arabasının üzerinde ıspanak yaprakları. ‘Baba, benim gazetede yazım çıktı.’ dedim. ‘Hangi gazete oğlum?’ diye sordu. ‘Duvar gazetesi baba!’ dedim. Babam durdu, anladı. Koşa koşa okula gittik. Babacım yazıyı okudu, güldü. Böyle bir buğuluyuz babamla. Sağ gözünde de iki damla yaş, hiç unutmuyorum, ‘Sen yazar mı olacaksın Muzaffer?’ dedi. Ben orada babama, ‘Evet!’ dedim. Babama verdiğim sözü tuttum.”

Babası Ahmet İzgü, askerlik yaptığım dönemde (1993-1994), milli güvenlik dersleri de verdiğim Adana Kız Lisesi’nde hizmetlidir Muzaffer ağabeyin. Yüreğir ilçesinde, Taşköprü’nün kıyıcığında eski bir lisedir Adana Kız Lisesi... Şimdi hâlâ okul mudur bilmem? Babası, yazar için hem eğlencedir hem de ileride yazacağı öyküleri için bir kaynak...

Çocukluğu yoksulluk içinde geçer İzgü’nün. Okurken çalışmak zorundadır. Karpuz hamallığı, pamuk toplayıcılığı, bulaşıkçılık, garsonluk, trenlerde gezgin satıcılık, sinemalarda gazoz satıcılığı yapar. Tam da bu günlerde, bir arkadaşı vardır Muzaffer İzgü’nün; Nedim... Kendi deyişiyle, ‘henüz kışın ortasında, şubat ayında evde odun, kömür bittiği için’, soğuk ve yağmurlu havalarda Nedimlere gidip derslerini yaparmış. ‘Geceleri hadi yine kolay, yatağa girip yatıyoruz’ ya gündüzleri, onlar ne olacak? Günün birinde, hayatının yönünü belirleyecek bir şey olur; Nedim, ablasının nişanlanacağını, bu yüzden o gün Muzaffer İzgü’nün evlerine gelemeyeceğini söyler. Ne var ki Nedim, ne yapacağını bilemeyen arkadaşının böylece ortada kalmasını da istemediğinden olacak, ona bir de aklı verir: “Sana bir yer söyleyeceğim, oraya git. Orada nar gibi kocaman bir soba yanıyor.”

İzgü, kitaplarla, Nedimlere gidemediği o gün, sıcak olduğu için gittiği Adana Halkevi Kütüphanesi’nde tanışır... İyi ki de tanışır.

“Hiç unutmuyorum, kapıdan içeri sırılsıklam girdim. Müdürü Zihni amca geldi, ceketimi çıkardı, sandalyeye geçirdi, onu da sobanın önüne koydu. ‘Yavrum, bu burada ısınsın, sen de ne istersen yap.’ dedi. Orada oturdum, ısındım, dersimi yaptım. Sonra baktım, çocuklar kitap alıyorlar. Onlardan birine sordum, ‘Parayla mı!’ diye. ‘Yok, ödünç veriyorlar.’ dedi. Çoğu yazar ilk okuduğu kitabı hatırlamaz. Benimki Define Adası’ydı. O güne kadar kitap nedir bildiğim yok benim. İkinci sınıftayım o zaman, sekiz yaşındayım. İnanır mısınız, o günden sonra benim yuvam oldu orası. İkinci sınıfla beşinci sınıf arasında en az 350-400 kitap okudum ben orada. Sonunda okuyacak kitap bitti. (...) Beni en çok etkileyen Jules Verne olmuştu. O günlerde çocuklar için yazan Türk yazar pek yoktu. Birkaç dergi vardı. Onlardan da aklımda kalan pek bir şey olmadı...”

Aslında o dönem köy çocuklarının tek umudu olan Köy Enstitüsüne gitmek istemektedir Muzaffer ağabey... Bunun için yakında olan köylerin birinin muhtarından bir belge alır. Babasına durumu anlatır ve belgeyi gösterip der ki “Baba, ben öğretmen oluyorum! Canımı kurtardım.” Baba Ahmet İzgü şaşırır. Fakat onlar köyde yaşamamaktadırlar. Gerçi köyden gelmişlerdir, bir köyde nüfus kütükleri vardır ama şimdi kenttedirler. Adana’nın merkezinde oturmaktadırlar, yakınlarında okullar da vardır üstelik. Baba Ahmet İzgü, köy muhtarından alınan belgeyi yırtar ve oğluna sert ama erdemli bir dille kızar: “Sen bir köy çocuğunun hakkını nasıl yersin?” İkinci Dünya Savaşı yıllarında, köyden kente göçmüş, nerede iş bulursa çalışan, yoksulluktan kıvranan böyle bir baba için ne desek ki şimdi?

Yoksulluk ne fena... Önce duygulara saldırır yoksulluk denen canavar; insanı kabalaştırır, dikkatini dağıtır ve eninde sonunda çürütür ona karşı direnilmediğinde... Muzaffer ağabey, bunu savacak kadar inatçı biridir. Bir hayat tutkunu; soğukkanlı ve gülümsemesinin en büyük direniş kaynağı olduğunun bilincinde bir koca dağ... Melvin Jones Dostluk Ödülünü* aldığı törende, doğumunu anlatırken kullandığı gülünç dil ya da yoksulluk sınavı verdiği çocukluğunu anlatırken bir gazeteciye ‘hayali pirzola’ hikâyesini anlattığında gülümsüyordu belki ama ben bu anlattıklarını okurken gülümsemediğimi çok iyi hatırlıyorum. Muzaffer ağabey mi çok güçlü, ben mi çok duygusalım, bilemedim şimdi? Yoksa o benim de çocukluğumu anlattığı için mi böyle düşünüyorum acaba?

“29 Ekim 1933’te Cumhuriyet Bayramı töreni Atatürk Parkında yapılıyor. Töreni izleyen annem, akşam da Saat Kulesi civarında fener alayının olacağını öğreniyor. Bana hamile, doğurdu doğuracak ama çaresi yok fener alayını görecek. Babam diyor ki ‘Bak karnın burnunda oraya gidip başımıza iş açma.’ Annem dinlemiyor tabii ve bir komşu kadınla birlikte törene gidiyorlar. Mahşeri kalabalığın arasına karışıyorlar. Yağ Camii civarından bando gözüküyor, tam o sırada da annemin sancılar başlıyor. Komşu kadın sağına bakıyor yoğun kalabalık, soluna bakıyor yoğun kalabalık, sancısı tutan annemi dışarı çıkaracak bir yer yok. Akıllılık ediyor, annemi bandonun arkasına takıp onunla birlikte eve doğru yürümeye başlıyorlar. Bando tabii ki marş çalıyor, tam da onuncu yıl… Mızıka takımı, ‘Çıktık açık alınla...’ dedikçe, ben de annemin karnından çıkmak için bağırıp duruyormuşum. Yani ben, Cumhuriyet’in onuncu yıl dönümünde, mızıka takımı ile birlikte doğuyorum. Var mı bundan daha büyük mutluluk?”

Devam edecek