ÖLÜMÜNÜN 8. YILINDA MUZAFFER İZGÜ’YE SAYGI-2 KALBİNDE ÇİÇEK, BAŞINDA BULUT OLAN 83 YAŞINDA BİR ÇOCUK; MUZAFFER İZGÜ

Abone Ol

26 Ağustos 2017 günü yitirdiğimiz Muzaffer İzgü’yü ‘çocuk’ dünyasının içinde arayacağım. Yazının ikinci bölümünde, onun hayatında beni çok etkileyen ve ne olursa olsun yüzünden çekip alamadıkları, milyonlara yaptıkları gibi ifadesiz taş parçası gibi bir ifadeyi getirip Muzaffer İzgü’nün yüzüne neden yapıştıramadıklarından, ondaki sonsuz çocuğu neden büyütemediklerinden söz edeceğim. Dilim döndüğü, aklım erdiğince...

Muzaffer ağabey, yoksul babasından almış olmalı gülerek direnme yeteneğini? Nefis bir yöntem bence... Umutlu ve yenilmez kılar insanı. Kendi deyişiyle söyleyecek olursak; “İnsanın yoksullukla alay etmesi, kendini o yoksulluktan bir an kurtarmasıdır.”Bir gün babası eve gelir, fileleri boştur çoğu zaman olduğu gibi... Evde ekmek yok, hiçbir şey yok. Ama birden başlar konuşmaya: “Ya mangalı daha yakmamışsınız, oğlum hadi yelpaze yap, yarım ekmeği yar, kaç tane pirzola koyayım oğlum...”Her zaman gerçekçi olan anne Havva Hanım, masaya yumruğunu vurup konuyu kapatıncaya kadar bu oyun sürer. Muzaffer ağabey, yıllar sonra bu anısını anlatırken sözün ucuna şunu da eklemeyi unutmaz: “Babamdan düş, annemden zekâ aldım.”Evlerinde çoğu zaman ekmek olmadığından söz eder Muzaffer İzgü birçok söyleşisinde ya da yazılarında... Bu konuda içimizi sızlatan bir de anısı vardır. Babası Ahmet Bey’in hastalandığı bir zaman, fırından borçla ekmek aldıklarından ve ekmek götürmenin nasıl bir mutluluk olduğundan ve bunun çocuk dünyasındaki algısını anlatır o hüzünlü sesiyle...

Fırından borca ekmek alırdık. Babam hastalanıp borçlar kabarınca fırıncı Ramazan amca bana iş verdi. Hamur tartacaksın, gece üç buçukta gel dedi. Günde yüzlerce ekmek çıkarırdım. Sabah olduğunda dört ekmek benim hakkımdı. Dört ekmek de önceki borçlarımızı silerdi. Eve ‘ekmek götürme’nin mutluluğunu yaşardım. Bunun gibi çok işte çalıştım. Elimde mısır kovası Adana sokaklarında mısır satardım. Sloganım bile vardı ‘Darı var darı, hamama girdi kocakarı, dişleri sarı sarı, var mı benden alacak bir darı.’ Bunu Zıkkımın Kökü’nde de yazdım.”

Hazır, ‘Zıkkımın Kökü’nden konu açılmışken söz, o dünyalar güzeli ve Türk Edebiyatının yüz akı romanın başına gelenlerden de söz etmeden geçmeyelim. Bu roman, Muzaffer İzgü’nün Adana’da, gecekondu mahallesinde geçen çocukluğunu ve yaşadığı dönemdeki işsizlik, sevdalanmak ya da diğer toplumsal ilişkileri/ çelişkileri apaçık ve gerek güldürü, gerekse dramatik inceliklerle bezeyip anlattığı kendi çocukluk ve ilkgençlik hikâyesidir. Cumhuriyet dönemi sonrası Adana’nın, aslında Anadolu’nun fukaralığını bir çocuğun gözünden anlatır. 2013 yılında, bu kitap 26. baskısını yapmışken ve 1992 yılında filme çekilmişken, aniden karanlık adamlar sahneye çıkar ve kitap sansüre takılır. Gerekçe, Muzaffer ağabeyin yazdığı öykülerden daha gülünçtür.

Bursa’nın Osmangazi ilçesinde bulunan Ziya Gökalp İlkokulu Türkçe öğretmeni Saadet Kermen Hanım, 7. sınıf öğrencilerine bu kitabı önerir ve bu kitap üzerinden bir ölçme-değerlendirme yapacağını söyler. ‘Bir veli’nin şikâyeti üzerine kitabı incelemeye alan Osmangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Kaymakamlık oluruyla bir komisyon oluşturur. Ve bu komisyon, “Ergenlik çağındaki çocuğa uygun olmadığı” gerekçesiyle kitabı yasaklar. “Bahsi geçen okul öğrencisinin sınıf düzeyi dikkate alındığında, ergenlik döneminin ve cinsel gelişimin önplana çıktığı bu dönemde, her bireyin hazır bulunuşluk ve algılama düzeyi farklılık yarattığından 7. sınıf seviyesine uygun farklı bir kitap önerilmesinin daha yararlı olacağı kanısına varılmıştır.”Bu karar,4 Ocak 2013 tarihli bir yazıyla, 7 Ocak 2013 tarihinde ödev veren öğretmen Saadet Kermen’e tebliğ edilir. Birçok insan gibi, bizler de bu saçmalığın gelecekteki karanlık günlerin provası olduğunu tüm çevremize anlatmaya çalışsak da o günlerde; Gülsüm Cengiz’in basına verdiği demeç hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır:“Bence o ‘kitap değerlendirme komisyonu’ üyeleri, kitabın metninden çok Muzaffer İzgü’nün yapıtlarıyla ortaya koyduğu; yaşamdan, bilimden, halktan, emekçiden yana, yaşadığımız toplumdaki çelişki ve çarpıklıkları ortaya koyan aydın yazar tutumunu yasaklamışlardır... Yaşamları boyunca kaç kitap okuduklarını ve edebiyatla ilişkilerini sorgulayabileceğimiz il ve ilçelerdeki bu kurul üyeleri, bu cüreti kimden alıyor acaba? Suskun kalmayacağız; ülkemiz çocuklarının iyi edebiyatı okuma hakkı yerine; ölmeyi, öldürmeyi kutsayan, ayrımcı, hamasi kitaplara mahkûm edilmesine seyirci kalmayacağız.”

Muzaffer ağabey, elbette ki çok sinirlenir bu duruma ve bunun üstüne bakın nasıl bir açıklama yapar:

Zıkkımın Kökü, 1992 yılında, Memduh Ün tarafından filme alındı. Çok sayıda ödül aldı. Aldığı ödüllere bakın. Kültür Bakanlığı Ödülü, Adana Altın Koza’da 5 ödül, Hindistan’da Altın Fil, Tokyo’da Asya’nın en iyileri, İspanya’da en iyi yönetmen, Paris’te gençlik sinema ödülü. Ve bu filmi Kültür Bakanlığıyla birlikte yaptı Mine Film. Yani bu filmi öğrencilerimize göstermek istersek, Kültür Bakanlığından getirteceğiz. Ve şimdi çocuklara sakıncalı bulundu (...) Ben çocuklara düş kurdurmayı seviyorum. Düş kuran insan düşünüyor demektir. Düşünen insanın beyni çalışıyor demektir. Beyni çalışan insan soru sormaya başlar. Soru sordu mu, o kişi artık bireydir; sürünün koyunu değil. Ama onlar soran, sorgulayan insan istemiyor. Başını eğsin, ‘evet’ desin, hiçbir şeyi sormasın. Sorgulamadan nasıl yaşanır? Bir çocuk nasıl bilgi sahibi olur? Benim kitaplarım çocukları duygu yönünden eğitiyor. Okuldaki derslerle nasıl duygulanır bir çocuk? Matematikte beş kere beş yirmi beş eder, Seyhan ve Ceyhan nehri Akdeniz’e dökülür; bir çocuk bundan duygulanır mı? Olur mu? Bu dersler duyguyu aktarmaz ama gerekli mi çok gerekli! Bir çocuk bunları öğrenmeli ama duyguyu nereden alacak? Kitaplardan. Okul kitaplarında bulamazsınız o duyguyu. Çocuk duyguyu güzel sanatlardan alır, resimden, müzikten, edebiyattan. Güzel bir müzik dinler duygulanır, bir resim çizer duygulanır, bir kitap okur duygulanır. Duygu yönünden bir çocuğa en yakın olan edebiyattır. Bir süre önce televizyonda gördüm, bir çocuk kediyi kuyruğundan sallayarak attı. Eğer o genç beş kitap okumuş olsaydı, bunu yapmazdı (...) Ben, halkımın sanatçısıyım. Umutsuzluğa kapılmak yerine, herkesin yapabileceği şeyler var. Hiç umutsuz değilim, geçecek bunlar.İnsanımız bunun üzerine inatla gidecektir. Herkese düşen görevler var. Öğretmenlerimize, öğrencilerimize güveniyorum. Zaten güvenmezsem yaşayamam.”

Sadece ‘Zıkkımın Kökü’ değil ki, TDK Ödülü kazanmış ‘Donumdaki Para’da yasaklanmamış mıydı Kenan Evren döneminde? Hem de 12 yıl... Muzaffer İzgü, o soğukkanlı tutumuyla ne demişti, hatırlayalım: “Nereye kadar yasaklayacaksınız? Muzaffer İzgü yazmaktan mı vazgeçecek?... Havanda su dövüyorlar, sanatı yasaklayamazsınız.”

154 kitabının 98’i çocuklar içindir Muzaffer ağabeyin... Bu, Türkiye tarihinde görülmüş şey değildir. Ancak bu olağanüstü yükseklikte bile Muzaffer ağabey; o soylu duruşundan ödün vermez, sövmez, fildişi kulelerine sığınıp halkından uzak maval okuyanlar gibi, yıllar içinde eline geçirdiği başarı oyuncaklarıyla aklını uyuşturmaz. Ne yapar peki? Yazmaya başladığı günlerdeki toplumsal duyarlılığını hiç kaybetmeden, çocuklardan yana olma halini sürdürür.

Okuyan bir toplum çocukla başlamalı. Çocuk okuru olmayan bir toplumun asla yetişkin okuru da olmaz... İnsanlar kitap okudukça birey olur. Ben topluma diyorum ki ‘Lütfen kitap okuyun. Televizyon dizilerinden, internetten biraz uzak durun.’ Zaman öyle bir kavramdır ki zamanı komşudan isteyemezsiniz, bakkal da satmaz, turşu gibi kuramazsın da. Zaman gitti mi gitti. Onun için zamanımızı iyi kullanalım. Oturun kitap okuyun ve düş kurun.”

Bu zavallı ve yetersiz yazıda ömrünce yazmış bir kalem ustası ne kadar anlatılabilir ki? Ya da düzelteyim, benim buna gücüm yeter mi? O Muzaffer İzgü’dür; bir kavga adamı, bir halk adamı, 83 yaşında, taa çocukluğunda eline geçirdiği en sevgili oyuncağını, kalemini bir an bile elinden bırakmamış, kalbinde çiçek, başında bulut olan bir çocuk... Ne zaman sorsalar, ‘bir daha dünyaya gelsem, yine öğretmen olmak isterim’ diyen biri... O gücünü çocuklardan alan bir akarsudur.Bu, iddiası olmayan yazıda, daha çok onun çocukluğu ve çocuk bakışındaki anılardan söz etmeye çabaladım, bilmem ki yapabildim mi bunu? Yazımı Muzaffer ağabeyin çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Gülmecenin asıl görevi olaya parmak basmaktır ve basılan parmak iyi bir yere basılmalıdır. Çünkü gülen insan iyi düşünür.”

*Melvin Jones Ödülü, 1973’te oluşturulan bir program olup adını Uluslararası Lions Kulüplerinin kurucusu Melvin Jones’tan almıştır. Kurum ya da herhangi bir kulübe verilen bir ödül değildir. Bireysel ve insani hizmet ettiğine inanılan kişilere verilen bu dostluk ödülü, vakfın en yüksek onur derecesidir ve cömertlik, şefkat ve başkalarına değer verme gibi insani özellikleri temsil eder.)

Bitti