Onurlu sessizlik

Abone Ol

Bütün hayatı zorluklarla mücadele içinde geçmiş birine edebiyatın roman türü hakkında düşüncesini sorduğunuz vakit size “hayatım roman “ derse hiç şaşırmayınız. Haklıdır. Kimi küçük yaştan başlar ekmek teknesinin alevlerinde kavrulmaya, kimi zamanın beklemediği bir anında yakalandığı nice sıkıntıyla hisseder bu iki kelimelik tanımı. Siz bakmayın o insanların yüzlerindeki onurlu sessizlikle bezenmiş gururlu ifadelere. Onların arkasında yaşanmış nice acı vardır ki her anlatılışta yeniden ve yeniden yaşamamak için geçmişi dile getirmekten kaçınırlar, hem de büyük bir özenle. Günaydın efendim. Sabah sabah onca sıkıntının arasında niye böylesi iç karartan bir anlatımla yola koyulduğumumerak ettiğinizi hissettiğimden ötürü hiç vakit kaybetmeden meramımı ifade edeyim. Niyetim derdinize dert katmak değil, sadece kısa süreliğine duygularınıza seslenmek. Kalkın şimdi hep birlikte bir stadyuma gidelim. Burası herhangi bir amatör maçın oynandığıtribünsüz bir stadyum da olabilir içine 80 bin kişi alan modern bir futbol mabedi de, işin o kısmı bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren, yerde kıvranan bir futbolcu, sahada duyulan tiz bir düdük sesi ve ardından sahanın içine doğru nefes nefese koşan sağlık ekibinin insan sağlığına yönelik kaygıları. Ha bir de duyarsız, hatta vicdansız duruşuyla “ne yaptım ki” anlamında iki elini açarak cezadan kaçmaya çalışan bir başka oyuncu. O an duyulan somut acıyı tekrar tekrar tasvire gerek yok zira acı bedene işlendiği anda sonuçlarını vermektedir zaten. Ya sonrası? Sonrası biliniz ki günlerce ve gecelerce bitip tükenmeden tekrar tekrar yaşanacaktır. 

İKİ SOSİSLİ

Bazen yaralı ayağa değen bir buz parçası yahut varsa soğutucu bir sprey ile acının ertelendiği bir süreç, bazen de  “ambulans ambulans”  feryatları ile zamana karşı her saniyenin önemli olduğu bir koşuşturma. Bu duraklama anlarında tribündekiler için olay, çoktan iki yönlü bir yolculuğa başlamıştır bile. Birinciler sporcunun sağlığını önemseyip, en azından acıyı paylaşma yönünde gösterdikleri titiz bir sessizlik ile saygı kazananlar, diğerleri ise “hazır maç durdu, büfeden iki sosisli bir meşrubat alıp geleyim “ diyerek yaşamın her diliminde olduğu gibi kendi arzularını önceleyenler ki bu sonuncular kendilerini hiç gizlemezler. Dertleri de yoktur hani paylaşma gibi, tâ ki acı onların da dünyasına dahil olana dek. Sakatlık, futbolu meslek edinmiş bir oyuncunun en yalnız anların başlangıcıdır efendim. Yaşananın sıcaklığı yüzünden hemen fark etmese bile, “doğada hiç bir şey boşluk kaldırmaz, yeri muhakkak dolar” cümlesinin acı gerçeği birdenbire avuçlarına bırakması ile birlikte yalnızlık sarıverir dört yanını. Ve eş, dost, akraba olmasa kimselerin umurunda bile olmaz inanın. Halbuki daha iki dakika öncesine dek vazgeçilmez ası değil midir sevdalandığımız takımın? O değil midir uğruna şarkılar besteleyip güfteler yazdığımız, o değil midir birlikte resim çekilip imzaalmak için yarıştığımız insanüstü varlık? Fiziksel anlamda eskisi gibi esnek olamayan bir ayak bileği, her yere düşüşte nükseden bir omuz yahut dirsek ağrısı, herhangi bir basit faulde bile yeniden acıyan diz derken usul usul yeni yolculuğuna başlar sakat futbolcu. Kimi baştankara vurup terk eder bu ışıltılı dünyayı, kimi de günlük ekmeğini çıkarmak için kıspet omuzda, kasaba kasaba dolaşıp güreş arayan pehlivanlar gibi oradan oraya savrulur ligler arasında. Nadiren de olsa bazı oyuncuların azim ve dirayetleri ile birleşen kulübün kadirşinaslığı, içlerinden bir kısmına ikinci baharı yaşatabilirse de, özü itibariyle çok uzun sürmeyen bir meslek hayatı için genellikle hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bazen lig farkı gözetmeyen kupa maçlarında karşılaşılır eski takım arkadaşlarıyla. Hal hatır sormalar, birbirinin yaşamından merak edilenlere dair kısa kesitler dinlemeleri takiben geçmişteki bir iki güzel anıyı gülümseyerek hatırlayan yüzlerin küçük bir el işareti ile vedalaşmaları vardır doksan dakikanın sonunda. O an, yaşadığı sakatlıkla dünyası kökten değişmiş futbolcunun eskiden beri konumlarını koruyabilmiş olanlara gıpta eden bir kaç gözyaşından başka bir şeyi kalmamıştır elinde. Sessizliğine sığınarak yürür soyunma odasına doğru. Bir başka gün, hakemin düdüğü yeni bir maçı başlattığında, bu kez kendisi gibi daha var olmadan kaybolmuş, sayıları binlerle ifade edilecek diğerleri gibi o da acımazsız bir tekmenin yaşamına yönelttiği burukluğu dışa vurmayı bir kenara koyup, yeniden yerini alır yeşil çimlerin üzerinde. Tek dileği kalmıştır artık, o da oyun süresince en yakın dostu haline gelmiş “tecrübe” ile paslaşarak elinden geldiğince iyi oynamak ve ruhunu iyileştirecek o büyülü cümleyi duymak tribünlerden. O cümle ki, kaçıncı ligde oynarsa oynasın, sahaya her çıkışında futbolcu yüreğinin yelkenine çocuksu bir heyecanı yeniden doldurabilen ve kaç yenilgi yaşamış olursa olsun, umudun teknesinde her şeye yeniden başlayabilenlerin iyi tanıdığı bir cümledir : “Buraya buraya, büyük kaptan buraya…”