Prova

Abone Ol

Bir tiyatro gecesi, telaşın oyunculardan sahne işçilerine dek herkes için neredeyse tavan yaptığı zaman diliminde heyecanla beklenen tek şey perdenin bir an önce açılmasıdır. Aylardır süren prova sürecinde, bitmek bilmeyen saatler boyunca tekrarlanan ezberler az sonra sergilenecek oyundaki duygu ve düşüncelerin seyirciye layıkıyla aktarılması kaygısını taşır.

Prova öyle etkili bir çalışmadır ki, yeri gelir insan aslından daha fazla kaptırır kendini. Hele dimağa yapışmış temel düşünce en iyiyi bulmak oldukça, harcanan onca emek ve yoğun gayret başkalarına mükemmel gelebilecek olsa bile yönetmen gözünde bir türlü takdir görmez. İşin içine bir de hırs girmeye görsün. Kusursuzun arandığı o süreçte bedenin olduğu kadar dimağın da aşırı derecede yıpranması muhtemeldir. Yine de provasız olmaz.

Futboldaki karşılığı dilimize antrenman olarak yerleşmiş sözcüğün melodik yapısında betimlenen prova, yaşamımızın hemen her köşesine usulca karışmış bir tür deneydir. Antrenman hiç kuşkusuz, bir futbol takımının sahada diziliş anına dek hafta boyunca geçirdiği en önemli süreç olup futbolcuların teknik ve fiziksel performanslarını olduğundan daha yukarıya yükseltmeyi hedeflemenin yanı sıra, maç taktiğinin belleklere taşınması yönüyle de ayrı bir değer taşır. Pencerenin teknik adam tarafından bakıldığında görünen bu durum pencerenin diğer tarafından bakan oyuncu içinse daha farklı anlamlar içerir. Sahaya çıkacak oyuncu sayısı oyun kurallarında “on bir “ olarak tarif edilip antrenmanda yer alan oyuncu sayısı bunun en az iki buçuk katı olunca, ortaya çıkan rekabetin iyi ve kötü yanları takıma bir yandan ciddi manada katkı koyarken diğer yandan da hocaya kendini gösterme çabasının onucunda oluşan sakatlıklar takımı çökertecek derecede sıkıntı yaratabilir. Hatta bu konuda - sanki mecburiyet arz ediyormuş gibi- “kıran kırana” tabirinin yerinde olduğunu ispatlamaya çalışan eylemler neticesinde maçın dahi ikinci planda kalmasına sebep olan sonuçlar doğurur. Bu noktada isterseniz futbolu biraz kenara koyup düşünelim. Bizler de birey olarak pek çok konuda aynı yanlışa düşüyor ve mükemmeli bulmaya çalışırken elimizdekilerden de olmuyor muyuz? Yaşamlarımızı dengede tutmak için gerekenle yetinmek yerine hırslarımızın kurbanı olarak hem kendimizi hem de çevremizdekilerin yaşamlarını riske atmıyor muyuz? Nereye kadar yükseleceğimiz ya da başka deyişle başkalarının önüne ne kadar geçeceğimizin sınırlarını çizmeksizin, ne pahasına olursa olsun zirveyi yaşamak adına türlü yollara sapıp, sonra da bu yolda yıktıklarımızı umursamadan, salt sonuç odaklı sahte ve geçici mutlulukların kölesi olmuyor muyuz? Güzel güzel antrenmanı konuşurken kaşla göz arasında ne ara buraya geldik acaba diye yazının başına geri dönenleriniz olması ihtimaline binaen hemen arz edeyim ki hiç zahmet etmeyiniz efendim. Futbolda olduğu gibi yaşamın da her karesinin bir provası bir de aslı var. Ne kadar iyi prova yaparsanız, bu çalışmanızın bir kare sonranızda sunacağınız eserin değeri o denli artacaktır. Bu anlamda ister sahada ister olun ister başka yerde ve hikayenizi nasıl ve ne şekilde anlatırsanız anlatın, herkes sizi yaptıklarınız üzerinden değerlendirecektir. Hatta siz kimliğinizi istediğiniz kadar başka tarif edin, en nihayetinde ürettikleriniz ve daha önemlisi toplum gözünde yaşama karşı duruşunuz üzerinden kıymet bulacaksınız. Şimdi yine şu kopamadığımız futbola dönüp oradan bir örnekle sürdürelim yazımızı. Malumunuz hiç tasvip etmesem de yıllardır dilimize pelesenk ettiğimiz şekliyle “elin gavuru” futbolda güzel bir ürün vermek için gece gündüz çalışıp deniyor, ürettikçe üretiyor. Bizimse klasikleşmiş düz koşu-bir –iki istasyon çalışmasını takiben beşe iki ortada sıçan ve biraz şut çalışmasının dışında ürettiğimiz yeni bir şey bilen var mı aranızda?

Arsenal takımının son 1.5 yılda “sadece korner anındaki özel bir yerleşim sebebiyle” bazı takımlarımızın bir sezonda attığından fazla biçimde 36 gol bulması neyin göstergesi sizce? Bir taç antrenörü sayesinde gollük orta gücünde kaleye yönlendirilen taçları biz mi bulduk dersiniz? Bizim muhterem milyonluk takımlarımızın çok değerli hocaları başta olmak üzere diğer takımlarımızın teknik adamları bu konuda ne düşünüyorlar dersiniz? Durun, sağa sola sormanıza hiç gerek yok, ben derhal aktarayım efendim, şu yıllardır ezberimize takılmış yanıtlardan birini :”Maçı tamamen biz domine ettik, gole kadar oyuncularım verdiğim görevleri harfiyen yaptılar ancak duran toplardan talihsiz goller yedik, artık önümüzdeki maçlara bakacağız..” Vay alçak duran top vay! Yani her şeyi düzgün yapan bir takıma bu yapılır mı yani mirim, hiç mi insaf yok sizde. Bakınız beylerimiz her şeyi doğru yapmışlar ama siz öyle iki şahsiyetsiz duran top olarak maçı alıp adamların rakibinin cebine koyuvermişsiniz. Hak mıdır yani bu? Bir kısmınız gülüyor hissediyorum lakin günümüz dünyasının pek saygın görünümlü kurtlar sofrasında kimsenin maske takmasına gerek yok. Oyunu açık açık oynayacak, kazanmak için bilgi ve becerinin yanı sıra provayı mükemmelen yapacaksınız. Çalışacak, araştıracak, elde ettiklerinizi diğer verilerle kıyasa tabi tutacak, yazacağınız teze gerekirse antitezi bile siz yazıp sizi doğruya taşıyacak olan senteze varacaksınız. Bilesiniz ki çok zaman ister bu işler öyle ayaküstü nutuk çekmeye benzemez. Moda kıyafet ve saç biçimiyle -ki o bile taklit mübarek pes- yedek kulübesinin önünde Rodos heykeli gibi dikilmeye hiç benzemez. Zaman geçiyor efendim, hem de iyi bildiğiniz gibi asla geri döndürülemeyecek biçimde. Öyleyse boşu boşuna onu başa döndürmenin provalarını yapıp geçmişinizdeki hataları silmeye çabalamayın derim naçizane. Önünüzdeki maçlara bakın evet ama hiç değilse bundan sonrasını iyi prova etmek şartıyla.